1. YAZARLAR

  2. CUNDULLAH AVCI

  3. Zamanın matematiği, imanın ağırlığı ve asabiyetle yüzleşme
CUNDULLAH AVCI

CUNDULLAH AVCI

Yazarın Tüm Yazıları >

Zamanın matematiği, imanın ağırlığı ve asabiyetle yüzleşme

22 Ocak 2026 Perşembe 21:48A+A-

Zaman nedir? Duvarımızdaki saatin mekanik tik-takları mı, yoksa göğsümüzün altında genişleyip daralan, bazen nefes aldıran bazen de boğan o tarifsiz his mi? Modern seküler akıl, zamanı parçalara böldü; onu ölçülebilir, alınıp satılabilir bir "sayısal dilim"e indirgedi. Oysa hakikat, takvim yapraklarının veya saniye ibresinin ötesindedir.

İbn Rüşd, zamanı Aristotelesçi bir çizgide "hareketin sayısı" olarak tanımlarken, bu tanımın kilit noktasına "idrak eden nefsi" koyar. İbn Rüşd’e göre zaman, hareketin bir ölçüsüdür ancak bu ölçüm, onu algılayacak bir zihin (nefis) ile tamamlanır. Eğer ölçen bir ruh, hisseden bir kalp yoksa, hareketin salt sayısı anlamsız bir döngüden ibarettir.

Bu noktadan sonra mesele şudur: Zamanın kendisi mi değişir, yoksa bize görünen yüzü mü? Değişen sayısal dilim değil, insanın "iç saati" ve o saati kuran iman ayarıdır. Aşkın içinde zaman koşar; ayrılıkta zaman sürünür. Hüzün dakikaları büyütür; öfke anı gerer ve keskinleştirir. Sevinç ise o sayısal ağırlığı eritip akışa dönüştürür. Böylece zaman, yalnızca sayısal bir çizgi değil; ruh hâline göre biçimlenen bir varoluş tecrübesi hâline gelir.

Aşkın içindeyken zaman neden koşar? Çünkü ruh, kemâl bulduğu bir andadır. Peki, bombardıman altında zaman neden sürünür, neden geçmek bilmez? Hüzün, dakikaları birer asır gibi büyütür. Kızgınlık ve çaresizlik, anı bir yay gibi gerer ve keskinleştirir.

Modern çağ, zamanı bir ölçü olmaktan çıkarıp bir put hâline getirdi. “Zaman yönetimi” adı altında insan, zamanı yaşamak yerine zamanı tüketmeye başladı. Günler bir performans tablosuna dönüştü. İnsan, kendi hayatını bile bir “hedefler listesi” gibi okumaya zorlandı. Bu putlaşmanın sonucu şudur: Zamanı çoğaltıyoruz, ama hayatı çoğaltamıyoruz.

Ve daha da önemlisi: Bu değişim, sadece bireysel duygularla mı sınırlıdır; yoksa insanın çağla, zulümle, inançla kurduğu ilişki de zamanı dönüştürür mü? Bugün Suriye veya Filistin sokaklarında zaman, Batı'daki gibi lineer akmaz; o, nefsin ızdırabı ve direnişiyle yeniden yazılan bir tarihtir. Zalim için zaman, mühletin tükenişiyken; mazlum için zaman, sabrın ve direncin bilendiği sonsuz bir genişliktir.

Bugün Filistin’i, Suriye’yi, Doğu Türkistan’ı, Arakan’ı izleyen bir kalbin zamanı ile sıradan bir gündelik telaşın zamanı aynı olabilir mi? Bir saatin altmış dakikası fizikte sabittir ama ruhta asla. Gazze’de enkaz altındaki bir çocuk için geçen bir dakika ile ekran başında onu izleyen bizler için geçen bir dakika aynı "zaman" dilimi değildir. Gazze’de bir babanın evladını kucağında taşıdığı o kısacık mesafe, sayısal olarak saniyelerle ölçülse de, hissedilen ağırlık bakımından bin yıllık bir kahra denktir.

Filistin ve Suriye, bize şunu öğretiyor: Zaman sadece ölçülen bir süre değildir; zulmün, sabrın ve imanın içinde yoğunlaşan bir tecrübedir. İşte tam bu noktada, "imanın psikolojik ağırlığı" devreye girer. İman, yalnızca metafizik bir kabul değildir; aynı zamanda psikolojik bir dayanma biçimidir. İman, insanın iç dünyasında bir “anlam iskeleti” kurar. Acıyı inkâr etmez; ama acıyı boşlukta bırakmaz. Kaybı yok saymaz; fakat kaybın içine bir istikamet yerleştirir.

İmanın psikolojik ağırlığı iki yönlüdür: Sorumluluk doğurur. Çünkü iman, insanı yalnız kendi hayatına kapatmaz; başkasının acısını da kendi kalbinin meselesi yapar. Bir Müslüman için Filistin, “uzakta bir coğrafya” olmaktan çıkıp “yakında bir yara” hâline gelebilir. Bu da zamanın içe çökmesine sebep olur; çünkü sorumluluk taşıyan kalp, hafif yaşamaz. Dayanma gücü verir. Çünkü iman, acının içine anlam koyar. Umutsuzluğu bir kader hâline getirmez. Sabır, pasif bir bekleyiş değil; içte diri kalmanın adıdır. Sabır, zamana boyun eğmek değil; zamanın içinde insan kalabilmektir.

İmanın ağırlığı, psikolojide bazen “yük” gibi görünür; ama hakikatte bu ağırlık, insanı dağılmaktan koruyan bir merkezdir. Modern insanın en büyük yorgunluğu, anlam kaybıdır. Anlam kaybı olan yerde zaman uzar ama bereketi azalır. İmanın olduğu yerde ise zaman kısalabilir, ama derinleşir.

İman, zamanın o dayanılmaz ağırlığına karşı bir kaldıraçtır. Normal şartlarda insanı ezip geçecek olan o "genişleyen hüzün zamanı", iman ve tevekkül ile "bereketli bir direniş zamanına" evrilir. Allah’a duyulan güven, sayısal ağırlığı eritip akışa dönüştüren yegâne güçtür. İmanın olduğu yerde zaman kısalabilir, ama derinleşir. İman, zamanı hızlandırmaz; fakat zamanın içindeki dağınıklığı toplar.

Tam da bu zaviyeden bakıldığında; bugün zamanın ruhunu kemiren, onu "imanın genişliğinden" koparıp "ulusun darlığına" hapseden en büyük put, kavmiyetçilik illetidir. İman, coğrafyaları aşan bir "kalp zamanı" kurarken; ulusal reflekslerle veya devlet aklıyla kardeşinin acısına mesafeli durmak, hakikatte o anlam iskeletini kırmaktır. Zira asabiyet, zamanı "biz ve onlar" diye bölerken; İslam, zamanı "hak ve batıl" diye ayırır.

Bugün Müslüman zihnin en büyük sınavı, modern ulus devletlerin çizdiği sınırları, kalbinin sınırları zannetmesidir. Oysa Veda Hutbesi’nde yankılanan ses, zamanın ötesinden bugüne ulaşıp bize şunu haykırır: Üstünlük kanda veya aidiyette değil, zamanın içinde adaleti ve merhameti ne kadar kuşandığındadır.

Burada, coğrafyamızın içinden geçtiği tarihsel tecrübeye dair acı bir yüzleşme de kaçınılmazdır. İslam, kavimlerin cahiliye damarlarını kurutmak, onları "kardeşlik" potasında yeniden inşa etmeye çalışır. Ancak tarihsel serüvenimize insafla bakıldığında görünen şudur: Türklerin İslam ile şereflenmesine rağmen, bazılarının bilinçaltlarındaki o eski "hükümranlık" ve "üstünlük" damarı yani o gizli asabiyet tam manasıyla sönümlenememiştir. "Devlet" ve "beka" kaygısı, çoğu zaman "ümmet" ve "adalet" terazisinin önüne geçerek o ırkçı refleksi zaman zaman diri tutabilmektedir. Buna mukabil Kürtler, İslam ile tanıştıkları andan itibaren kavmiyet davasını ayaklar altına almış; kendi kimliklerini, dillerini ve örflerini "İslam milleti" kavramı içinde eriterek, ırkçılık damarını İslam’ın potasında neredeyse tamamen yok etmişlerdir. Selahaddin’in torunları için İslam’dan başka dava olmamış; İslam, onların tek ve hakiki vatanı olmuştur.

Dolayısıyla bugün acıyı ırka göre tasnif etmek, mazlumu etnik kimliğine göre ayırmak; zamanı parçalayan o seküler aklın, kalbi de parçalamasına izin vermektir. Türk’ün de Kürt’ün de Arap’ın da imtihanı, "kan bağı" putunu kırıp "iman bağına" tutunmaktır. İman, bir Kürt için Gazze’yi, bir Türk için Doğu Türkistan’ı, bir Arap için Saraybosna’yı "kendi evi" bilmektir. Sınırları pasaportlar değil, acılar çizer. Zamanın içinde Müslüman kalmak; devletin soğuk rasyonalitesine değil, Kuran’ın sıcak evrenselliğine sığınmaktır. Kim ki kavmiyetini dininin önüne geçirirse, o kişi zamanı sadece tüketmekle kalmaz, aynı zamanda ona ihanet etmiş olur.

Zamanın felsefesi, sonunda ahlâka dayanır. Çünkü her an, bir tercihtir. İbn Rüşd çizgisinde akıl, sadece teorik bir araç değildir; doğruyu kavrama ve doğruya göre yaşama imkânıdır. Bu yüzden zaman, salt bir akış değil; insanın kendini inşa ettiği bir alandır.

Bugün Filistin’i izlerken “normalleşmek”, yalnız bir psikolojik savunma mı, yoksa bir ahlâk kırılması mı? Suriye’nin acısına “alışmak”, yalnız bir duygusal yorgunluk mu, yoksa vicdanın körelmesi mi?

Zamanın en çıplak hâli bekleyiştir. Bekleyişte insan, kontrolün elinden alındığını görür. Sabır, tam da bu noktada ortaya çıkar: Sabır, zamanın uzamasına katlanmak değil; uzayan zamanın içinde imanı kaybetmemektir. Ve iman, bekleyişin içine “boşluk” değil, “istikamet” koyar. Mümin, zamanın altında ezilen değil; sabırla zamanı yontan, acıdan bir onur kalesi inşa eden kişidir.

Zaman, yerinde durur gibi görünür; insan ise kendinden eksilerek ilerler. Bu yüzden her an, yalnızca bir an değildir; bir emanettir. Emanetin ağırlığını taşıyamayan kalp dağılır. Emaneti anlamla taşıyan kalp ise zamanın içinde kaybolmaz.

Nihayetinde, zaman ne derse desin, asıl “an” içimizdeki nabızdır. Ve o nabız, bugün Kudüs’ün, İdlib’in, Doğu Türkistan’ın ritmiyle atmadıkça; zaman bizim için sadece ömürden düşen kuru bir yapraktan ibaret kalacaktır.

Öyleyse mesele, zamanı yönetmek değil; zamanın içinde Müslüman kalabilmektir.

YAZIYA YORUM KAT