
Trump’ın tehdidi İran’ın ötesine geçtiğinde: ‘Taş devrine doğru sürüklenen dünya’
Donald Trump, tehditkâr açıklamalarından birinde gerekirse “İran’ı Taş Devrine geri döndürebileceğini” söylediğinde, pek çok kişi bu sözü yalnızca belirli bir ülkeye yönelik askeri bir tehdit olarak yorumladı.
Peter Rodgers’ın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Oysa bu açıklamanın asıl anlamı, askeri mesajında değil, onun temelini oluşturan siyasi mantıkta yatmaktadır. Asıl mesele, ABD’nin başka bir ülkeyi yerle bir etme kapasitesine sahip olup olmadığı değil; daha ziyade, bu tür bir tehdidi mümkün kılan – hatta normal gösteren – uluslararası düzene ilişkin bakış açısıdır. Son yıllarda ABD dış politikasının izlediği yolu incelendiğinde, “bir ülkeyi Taş Devrine geri döndürme” tehdidinin daha derin bir dönüşümü yansıttığı giderek daha açık hale geliyor: İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana devletler arası ilişkileri düzenleyen kuralların kademeli olarak aşınması. Bu açıdan bakıldığında, şu anda yaşanmakta olan olay sadece İran’a yönelik bir tehdit değil, tüm uluslararası sisteme yönelik bir meydan okumadır; kuralları çökerse, dünyayı hâlâ ham gücün hukukun yerini aldığı koşullara geri itebilecek bir sistem.
Bu dönüşümün önemini kavramak için, modern küresel düzende uluslararası kuralların ve kurumların üstlendiği rolü ele almak gerekir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük güçler, hukuki ve kurumsal çerçevelerden yoksun, denetimsiz bir rekabetin dünyayı kaçınılmaz olarak yıkıcı savaş döngülerine sürükleyeceği sonucuna vardılar. Bu tarihsel deneyimin sonucu, güç kullanımını sınırlamak ve devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için mekanizmalar oluşturmak üzere tasarlanmış bir uluslararası kuruluşlar, antlaşmalar ve normlar ağı kurulması oldu. Bu çerçeve içinde, büyük güçler bile eylemleri için bir tür hukuki veya kurumsal gerekçe sunmak zorunda kaldılar. Bu nedenle, geçtiğimiz on yıllarda ABD dış politikası — sık sık şiddetli eleştirilere maruz kalsa da — genel olarak davranışlarını hukuki veya kurumsal bir anlatı içinde çerçevelemeye çalıştı.
Ancak son yıllarda —özellikle Trump’ın başkanlığı döneminde— bu mantık önemli ölçüde zayıfladı. Ortaya çıkan şey, çok taraflı mekanizmalara ve uluslararası hukuk kurallarına yönelik açık bir umursamazlıktır.
Uluslararası anlaşmalardan çekilme, çok taraflı kuruluşları zayıflatma, müttefikleri tehdit etme ve kurumsal işbirliğinden ziyade çıkar odaklı ikili ilişkilere öncelik verme, Washington’un küresel düzene bakışındaki bir değişimi işaret etmektedir.
Bu yeni çerçevede dış politika artık ortak kurallarla değil, göreceli güç ve siyasi iradeyle tanımlanmaktadır.
ABD’deki bazı gözlemcilere göre bu değişim, bir tür “sert gerçekçilik”e dönüş gibi görünebilir. Ancak küresel düzeyde sonuçları çok daha derindir. Dünyanın en güçlü ülkesi, başka bir ülkeyi Taş Devrine geri döndürebileceğini açıkça ilan ettiğinde, uluslararası sisteme çok daha geniş kapsamlı bir mesaj gönderir: güç kullanımını sınırlamak için tasarlanan kurallar artık bağlayıcı değildir. Böyle bir sinyal, diğer güçlerin davranışlarını hızla yeniden şekillendirebilir. Eğer hukuk, güce yol açarsa, diğer aktörlerin uluslararası kurumlara olan güvenlerini terk edip bunun yerine askeri gücü ve sert caydırıcılığı öncelikli hale getirmeleri doğaldır.
Bu koşullar altında, büyük güçler arasındaki rekabet yeni bir aşamaya giriyor; bu aşamada işbirliğinin yerini güvensizlik alıyor. Ülkeler artık güvenlik taahhütlerine, çok taraflı anlaşmalara ve hatta uluslararası hukukun temel kurallarına bile güvenmeyecek. Sonuç olarak, küresel siyasette belirsizlik ortamı giderek artıyor; bu ortamda herhangi bir bölgesel kriz hızla daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşebilir.
Bu, tam da İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin önlemeye çalıştığı durumdur. Yirminci yüzyılın ilk yarısındaki deneyimler, ortak kuralların olmadığı bir dünyada büyük güçlerin nüfuzlarını güç kullanarak genişlettiğini ve küçük devletlerin hayatta kalmak için yoğun bir silahlanma yarışına girdiğini göstermiştir. Böyle bir dünyada, kolektif güvenlik yerini evrensel güvensizliğe bırakır.
Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın İran’a yönelik tehdidi çok daha geniş bir bağlamda ele alınmalıdır. Mesele, tehdidin kendisinin ne kadar gerçekçi ya da ciddi olabileceği değildir. Asıl önemli olan soru, bu tür bir söylemin küresel düzenin geleceği için ne anlama geldiğidir.
Dünyanın en güçlü ülkelerinden birinin lideri, başka bir devletin altyapısını tamamen yok etmekten söz ettiğinde, uluslararası siyasetin yeniden ham gücün nihai karar mercii olduğu bir aşamaya döndüğü algısını pekiştirir.
Başka bir deyişle, “Taş Devri” teknolojik değil de siyasi açıdan anlaşılırsa, bombaların şehirleri yok etmesinden çok önce, norm ve kuralların aşınmasıyla dünyanın bu döneme geri dönebileceği iddia edilebilir. Uluslararası siyasetin Taş Devri, devletlerin davranışlarını düzenleyen ortak bir hukukun olmadığı ve kararları yönlendiren tek kriterin güç olduğu bir durumdur. Böyle bir sistemde, büyük ve küçük ülkeler arasındaki ayrım anlamını yitirir; tüm devletler, hayatta kalmak için öncelikle güce güvenmek zorunda kalır.
Bu gelişme, Amerika’nın kendi müttefikleri için de ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Washington’un Avrupa ve Asya’daki ittifak ağı, uzun süredir ABD’nin güvenlik taahhütlerine duyulan güvene dayanmaktadır.
Eğer Amerikan dış politikasının, istikrarlı kurallar ve uzun vadeli taahhütlerden ziyade, giderek daha çok kişisel ve anlık kararlarla şekillendiği algısı yerleşirse, müttefiklerin alternatif seçenekler aramaya başlaması kaçınılmazdır.
Bu eğilim, Avrupa’da “stratejik özerklik” üzerine giderek yoğunlaşan tartışmalarda ve birçok Asya ülkesinin bağımsız askeri kapasitelerini güçlendirme çabalarında şimdiden görülmektedir.
Daha derin bir düzeyde, bu dönüşüm Amerikan yumuşak gücünün kademeli olarak eridiğinin işaretidir. Washington’un küresel etkisinin büyük bir kısmı tarihsel olarak yalnızca askeri güçten değil, uluslararası kuralları ve kurumları şekillendirme yeteneğinden kaynaklanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri bu kuralları kendisi baltalamaya başladığında, kendi gücünün en önemli kaynaklarından birini fiilen zayıflatmış olur.
Bu nedenle, İran’ı Taş Devri’ne geri döndürme tehdidi daha geniş bir perspektiften değerlendirilmelidir. Bu, sadece tek bir ülkeyle ilgili değil, küresel düzenin kendisinin geleceğiyle ilgilidir. Uluslararası sistemdeki en güçlü aktör, artık ortak kurallara ihtiyaç duymadığı sonucuna varırsa, dünya hızla kurumsal kısıtlamalar olmaksızın büyük güçler arasında rekabetin yaşandığı bir aşamaya girebilir.
Sonuçta, asıl çelişki şurada yatıyor olabilir: Bir zamanlar kendisini İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin mimarı olarak gösteren ülke, şimdi gücünün temel direği olan bu düzeni zayıflatıyor gibi görünüyor. Bu gidişat devam ederse, “birini Taş Devrine geri göndermek” tehdidi, belirli bir ülkeye yönelik siyasi bir slogan olmaktan çıkıp, hukukun güce, işbirliğinin ise sınırsız rekabete yenik düştüğü bir dünya gibi küresel koşulları doğru bir şekilde tanımlayan bir ifade haline gelecektir.
Bu nedenle asıl soru, İran’ın bu tür tehditlere karşı koyup koyamayacağı değildir. Daha önemli olan soru, uluslararası toplumun güç siyasetinin geri dönüşünü önlemek için son yetmiş yılda oluşturulan kuralları savunup savunamayacağıdır. Eğer cevap olumsuz çıkarsa, bugün tanık olduğumuz şey sadece bir ülkeye yönelik bir tehdit değil, tüm dünyanın insanlığın bir zamanlar geride bırakmak için mücadele ettiği döneme kademeli olarak geri dönüşü olacaktır.




HABERE YORUM KAT