
Toprak Günü anma etkinliği: Barbarah’da olanlar Cebaliya’da da yaşandı
Tıpkı büyükbabamın 1948’de topraklarından zorla çıkarılması gibi, biz de 2025’te topraklarımızdan zorla çıkarıldık. O kendi evine dönmeyi umduğu gibi, biz de evimize dönme umuduyla yaşıyoruz.
Ohood Nassar’ın WANN’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
30 Mart — Filistin Toprak Günü — benim için hiçbir zaman sadece bir ulusal bayram değildir. Bu günün ardında bir tarih yatmaktadır.
Çocukken, o günün gelmesini sabırsızlıkla beklerdim; dedem Zyada Nassar’ın yanına oturup, onun anılarını kurcalarken beni de kendisiyle birlikte, henüz 10 yaşına bile basmamış bir çocukken yerinden edildiği memleketi Barbara köyüne götürmesini dinlerdim.
O zamanlar çok küçük olmasına rağmen, sanki hâlâ orada yaşıyormuş gibi o yerin her ayrıntısını anlatabilirdi. Ailesinin geniş tarım arazilerinden ve o tarlaların ortasında yer alan küçük evlerinden bahsederdi. Her zaman şöyle derdi: “Evimiz çok küçüktü ve sıcaktı, kelimelerle anlatılamayacak kadar sıcaktı.”
Büyükbabam bir çiftçiydi ve bundan büyük gurur duyuyordu. Ektiği her şeyi yetiştirmekte ustaydı. Arazilerini hayat ve kokuyla dolduran portakal, zeytin, limon ve guava ağaçlarından bahsederdi — toprağın ne kadar cömert olduğunu anlatırdı. Ve acı-tatlı bir gülümsemeyle sık sık şöyle derdi: “Hayatımda içtiğim en iyi çay bizim arazimizdeydi.”
Annesi, yani büyük büyükannem, ağaçların altında topladıkları dalları kullanarak odun ateşinde çay hazırlardı. Orada çay içer, açık ateşte pişirilmiş sade ama zengin yemekler yerlerdi. Günlerinin çoğunu arazide geçirirler, orada çalışır ve hayatın ayrıntılarıyla yaşarlardı. Gece çöktüğünde ise hepsini kucaklayan küçük evlerine dönerlerdi.
O anları sanki hâlâ gözlerinin önündeymiş gibi anlattı. Sesinde, hiç kaybolmayan derin bir özlem ve sessiz bir keder vardı.
Çünkü o hayat uzun sürmedi.
Onun için büyük dönüm noktası, 1948’de Filistin’de savaşın patlak vermesiyle geldi. Bana her şeyin aniden, hiçbir uyarı olmadan gerçekleştiğini anlattı. Savaşın geleceğini hiç tahmin etmemişlerdi, ama işte oradaydı. Birdenbire yollar, komşu köylerden kaçan insanlarla doldu — ağlıyor, çığlık atıyor, ellerinden ne geliyorsa onu taşıyorlardı.
Dedem ve kardeşleri neler olduğunu sordular. Köylerin saldırıya uğradığı ve her an katliamların yaşanabileceği söylendi.
Ailesinin başka seçeneği yoktu. Anne babası hemen ayrılmaya karar verdi. Yanlarına sadece birkaç parça giysi aldılar, ancak ayrılmadan önce, yakında geri döneceklerine inanarak, sanki geçici bir veda edercesine toprağı iyice suladılar. Ertesi gün geri döneceklerini düşünerek evlerinin kapılarını kilitlediler.
Ancak o “ertesi gün” hiç gelmedi.
Bir köyden diğerine sürgün yolculukları başladı, ta ki sonunda Gazze’ye yerleşene kadar. Hiçbir şeyleri olmadan geldiler. Sahip oldukları her şey Barbarah’da kalmıştı: toprakları, evleri, anıları, devam etmesine izin verilmeyen hayatları.
Gazze’nin batısındaki El-Şati bölgesine yerleştiler ve sıfırdan yeni bir hayata başladılar. Ancak geçen yıllara rağmen dedem geri dönme hayallerinden asla vazgeçmedi. Sık sık, keşke hiç ayrılmasaydım, ne olursa olsun kalsaydım derdi.
Büyüdüğünde ve evlenmeye karar verdiğinde, artık ulaşamadığı köyüne daha yakın olmak için Beyt Lahia'da yaşamayı seçti. İçinde sarsılmaz bir inanç taşıyordu: geri dönüşün mümkün olduğu ve o toprakların asla unutulmayacağı. Limon ve guava ağaçları dikti, onlara özenle baktı. Guava ağaçları fazla meyve vermese de, verdiği meyveleri özenle saklayıp bizimle paylaşırdı. Onun verdiği guavalar, pazardan aldıklarımızdan her zaman çok daha lezzetliydi. Onlarda onun zamanını, emeğini ve sevgisini tadabiliyordum.
Bize her zaman şöyle derdi: “Ne olursa olsun, evlerinizi asla terk etmeyin.”
Sonra, Ekim 2023’te savaş patlak verdiğinde, dedemin sözlerinin gerçek bir sınavıyla karşı karşıya kaldık. Savaş çok acımasızdı. Üstümüzden geçen saldırı uçaklarının sesleri hiç dinmiyordu ve her yönden bombardıman altındaydık. Yakındaki evler hedef alınıyordu ve korku hiç bitmiyordu.
Yine de ayrılmayı reddettik
Tıpkı büyükbabamın bir zamanlar kendi evine tutunduğu gibi, biz de evimize tutunduk. Her patlamada onun sözlerini hatırladık ve ayrılmanın onu sonsuza dek kaybetmek anlamına gelebileceğini hissettik.
Ancak sadece üç gün sonra, yanımızdaki eve hedef alınacağı uyarısı geldi ve başka seçeneğimiz kalmadı. Kaçmak zorunda kaldık. Evimiz bir “kırmızı bölge”ye girmişti — kimsenin orada kalmasına ya da geri dönmesine izin verilmiyordu. O anda, büyükbabamın on yıllar önce hissetmiş olabileceği duyguların bir kısmını ben de hissettim. Keşke hiç ayrılmasaydık, tehlikeye rağmen kalsaydık diyorum şimdi.
Evimize 2025'in başlarına kadar ulaşamadık; o zaman geçici bir ateşkes ilan edildi ve ordu geri çekildi. Umut ve korkuyla dolu kalplerimizle aceleyle geri döndük. Evimizi kısmen yıkılmış halde bulduk. Zemin katını onardık ve tekrar orada yaşamaya başladık. Mart 2025'te ateşkes bozulduktan sonra bile, tekrar ayrılmayı reddettik. Tehlikeler etrafımızı sarmıştı, ama evimizi kaybetme düşüncesi çok fazla acı vericiydi.
Sonra, 2025 yılının Mayıs ayı ortasında, uyarı yine geldi — ani ve kesin bir şekilde. Bir kez daha tahliye edilmek zorunda kaldık.
Evimizi terk ettik ve anahtarı yanımıza aldık.
Ev yıkılmış olsa da, hâlâ o anahtara tutunuyoruz. Büyükbabamın bir zamanlar yaptığı gibi onu yanımızda taşıyoruz — solmayan bir hakkın ve ölmeyen bir hayalin sembolü olarak.
Dedem 2019 yılında vefat etti; bir gün geri döneceğine inanarak, evinin anahtarını hâlâ elinde tutuyordu.
Ve bugün, kendimi aynı hikâyeyi yaşarken buluyorum.
Ancak aradaki fark şudur: Eskiden dedemin hikâyesini dinlediğim bir gün olan Toprak Günü, artık kendimi taşıdığım gün haline geldi.
Hayalim artık sadece Barbarah'a dönmek değil; Gazze'de terk etmek zorunda kaldığımız evimize dönmek oldu.
Büyükbabamın umuduyla yaşıyorum. Onun bir zamanlar hissettiği özlemi ben de hissediyorum. Bir gün, çocukluğumun geçtiği evin kalıntılarının yanında olmakla mutluluğu bulacağıma eminim — hâlâ anılarımı, hayallerimi ve en derin dileklerimi barındıran o yerde.
* Ohood Nassar, Gazze’nin kuzeyinden gelen bir çevirmen ve içerik yazarıdır; İslam Üniversitesi mezunudur.
Yazma serüvenine 2024 yılında, soykırım sırasında başladı ve yazıları aracılığıyla Filistinlilerin çektiği acıları dünyaya aktardı. Yazıları Electronic Intifada, Prism, The New Arab, Filistin Araştırmaları Enstitüsü ve Al Jazeera’da yayınlandı.
Savaşa rağmen önemli başarılara imza atmaya devam etti: Gazze'nin kuzeyinde bir eğitim çadırı kurdu, ancak bu çadır Mayıs ortasında bombalandı; Eğitim Fakültesi'nden üstün başarıyla mezun oldu ve eğitim çadırları üzerine yazdığı akademik makalesi dünya çapında birincilik kazandı. Şu anda 14 yaşındaki öğrencilere hikâye yazma ve deneyimlerini belgeleme konusunda eğitim veriyor.








HABERE YORUM KAT