
“Terörsüz Türkiye”nin bölgesel yansımaları ve İran Savaşı
İran savaşının Çözüm Sürecine etkisini yorumlayan Kudret Bülbül: “Türkler, Kürtler ve Arapların birbirlerine yakın durduğu bir bölge ve dünya, küresel emperyalist/Siyonist parçalama ve yok etme politikalarını durduracak tek çözüm ve yegâne yöntemdir."
“Terörsüz Türkiye”nin bölgesel yansımaları ve İran Savaşı
Kudret Bülbül / Star Açık Görüş
ABD ve İsrail'in, hiçbir uluslararası ilke, değer, kurala dayanmayan ve bu nedenle gayri meşru İran'a saldırısı kuşkusuz pek çok farklı boyutlarıyla analiz edilebilir. Bu haksız saldırı, süreci ve sonuçları itibarıyla İran ile ABD-İsrail ilişkilerini çok fazlasıyla aşacak ve pek çok farklı alanı tehdit edecek niteliktedir. Bu savaş aynı zamanda farklı süreçlerden yakından etkilenen ve etkilenecek bir savaştır. Bu bağlamda bu makalede "Terörsüz Türkiye" süreci perspektifinden bu savaşa dair bir analiz yapılacaktır (İran'ın Suriye gibi ülkelerde yürüttüğü saldırgan strateji de kuşkusuz hiçbir şekilde meşru görülemez).
Ete kemiğe bürünen Terörsüz Türkiye süreci
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliği, MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin açıklama ve girişimleriyle başlayan Terörsüz Türkiye süreci bugün daha çok ete kemiğe bürünmüş durumdadır. Öcalan'ın Türkiye'deki ve bölgedeki unsurlarıyla silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütü feshetme çağrısı, bu çağrı sonrasında Kuzey Irak'ta bir kısım örgüt mensubunun silahlarını bırakması, TBMM çatısı altında Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kurulması, bu Komisyondaki görüşmeler ve komisyonun raporunu hazırlaması, Terörsüz Türkiye sürecinin bir devamı olarak görülebilecek şekilde Suriye'de SDG'nin kendisini feshetmesi ve belirli oranda Suriye sistemine entegre edilmesi süreçteki çok önemli mihenk taşlarından bazılarıdır.
Türkiye'nin kendine özgü çözüm yolları
PKK terörünün bitirilmesinde kuşkusuz uluslararası çatışma bölgeleri ve tecrübeleri hakkında da bilgi sahibi olmak değerlidir. Bununla birlikte Türkiye'ye ve bölgemize özgü koşullar görmezden gelinerek, bize benzemeyen örneklerden hareketle çözüm yolları aramak, halihazırdaki durumu daha da kötüleştirmekten öte bir işlev görmeyebilir. Çözüm sürecinden bugüne Türkiye'nin kat ettiği bir mesafe varsa, bu durumun en önemli nedenlerinden biri, belki de en önemlisi Türkiye'nin bu soruna dair kendine özgü çözüm yollarını araştırması, denemesi ve bulmasıdır. Komisyon Raporunda ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un konuşmalarında dikkat çekildiği gibi, bu süreci bir Türkiye Modeli olarak görmek ve kendimize özgü bir çatışma çözümü süreci olarak değerlendirmek son derece sağlıklı bir yaklaşımdır.
Oluşan İklim..
Terörsüz Türkiye süreciyle Türkiye'de ve Suriye'de Örgütün silahları bırakması ve tasfiye sürecine girilmesi, siyasal-toplumsal sisteme entegrasyon aşamasına geçilmesi, daha fazla ayrışma, ölüm ve gözyaşının değil, daha fazla hayat, umut ve geleceğin konuşulması son derece değerlidir. Bütün bu süreçler ve umutlar PKK ve SDG'nin küresel emperyalistler tarafından birer kullanışlı aparat ya da onlar adına savaş yürütecek vekaletçiler olarak görülmesini zorlaştıran süreçlerdir. Yürüyen bu süreçler ve geleceğe dair yükselen umutlar, terör gruplarının Türkiye'de, Suriye'de ve İran'da ABD ve İsrail çıkarları doğrultusunda kullanılabilme potansiyelini azaltıcı faktörlerdir. Artan bölgesel istikrar, bölgeyi kaosa sürüklemek isteyen bütün aktörler için caydırıcı niteliktedir.
Bataklığının kurutulmasında etkili iki unsur
Terörsüz Türkiye süreci ve bu süreç çerçevesinde şekillenen Suriye'deki gelişmelerle birlikte, belirli amaçlara ulaşmak için teröre başvurmak, kitlelere heyecan verici bir yol olmaktan gittikçe çıkmaktadır. Türkiye ve bölgesinde, Türkler, Kürtler ve Araplar arasında gittikçe daha fazla artan oranda, barış, huzur, kardeşlik, ortak bir gelecek vizyonu/aidiyeti rüzgarları ya da ılık iklimleri esmektedir. Bu noktaya gelinmesinde kuşkusuz Türkiye'nin terörle mücadeledeki başarısı önemlidir. Bir eski genel kurmay başkanımızın belirttiği gibi Türkiye PKK'yı üç defa bitirmiştir. Bununla birlikte Türkiye'den ve komşu ülkelerden umutsuzluk, yokluk ve yoksunluk içerisindeki teröre müzahir kitlelere ulaşmak ve onları ideolojik algoritmalarla teröre yönlendirmek çok zor olmasa gerekir. Bu bağlamda terörün meşruiyet zeminin kaybetmesinde ve terör bataklığının kurutulmasında iki unsur son derece önemlidir. İlki 2000'li yıllar sonrasında "sessiz devrim" olarak da görülen, terörden bağımsız olarak,Türkiye'nin kendi insanı için daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük yolunda attığı adımlar ile kalkınma hamleleridir. İkincisi ise PKK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan'ın terör yönteminin artık miadını doldurduğu açıklaması ve örgütün lağvedilme kararıdır. Çünkü örgüt mensupları ve sempatizanları üzerinde örgütün artık geleceğinin olmadığına dair bir inancı, neredeyse hayatlarını adadıkları örgüt liderinin dışında birilerinin oluşturabilmesi imkânsız gibidir. Böyle bir açıklamanın örgüt lideri sağken yapılabiliyor olması örgütün tasfiyesi ve bağlıları üzerinde teröre başvurmanın meşruiyetini kaybetmesi açısından ayrıca değerlidir.
Terörsüz Türkiye Süreci olmasaydı..
Eski başbakanlardan Süleyman Demirel, neyin olabilirliğini göstermek açısından neyin olamazlığını, mümkün olanı farketmek açısından imkansızı göstermeyi bir yöntem olarak kullanırdı. Benzer şekilde terörsüz Türkiye sürecinin değerini ve kat edilen mesafeyi daha iyi görmek açısından böyle bir sürecin olmadığı bir durumu değerlendirmek daha anlamlı olabilir.
Terörsüz Türkiye süreci gibi bir sürecin yaşanmadığı bir durumda kuşkusuz daha fazla kargaşa, umutsuzluk, kaos ve belirsizliğin yaşandığı bir Türkiye ve Suriye söz konusu olacaktı. Bölgesel istikrarsızlık artacaktı. Böylesi bir kaos ve belirsizlik ortamı, bölgemizi parçala, böl, yönet siyasetiyle yöneterek amacına ulaşmak isteyen küresel emperyalizmin/Siyonizmin işine fazlasıyla yarayacaktı. Geleceğe dair bir umut ve belirsizlik içerisindeki terör örgütleri ve sempatizanları ABD ve İsrail'in yönlendirmelerine, onlar adına vekalet savaşları yürütmeye daha teşne davranabileceklerdi. Artık öyle olmayacağını söyleyebilmek zor. Ama ABD Başkanı Trump'ın bölgedeki meşru(yerel otoriteler) ve gayrimeşru (terörize gruplar) liderleri tek tek aramasına rağmen şimdilik bile olsa, beklediği desteği bulamamasında bölgenin istikrara kavuşmasına dair atılan adımların ve taşınan umutların da kuşkusuz etkisi vardır. Nitekim benzer bir teklif çözüm süreci döneminde yapıldığında, PKK'ya Türkiye ile yürüttüğü çözüm sürecini bitirme karşılığında kendisine Suriye'de otonom bölge vadedildiğinde çok hızlı karşılık bulmuş ve çözüm süreci sona ermişti. Benzer bir teklifin bugün İran topraklarında yapılmasında aynı hızla karşılık bulmamasında, bölgemizdeki çatışmanın olgunlaşması kadar bugüne kadar atılan demokrasi ve özgürlük adımlarının ve Öcalan'ın çağrısının da etkisi yadsınamaz.
Süreç ve savaş
Yukarıda işaret edilen noktadan devam edilirse, Terörsüz Türkiye sürecinin yürürlükte olmadığı, bölgemize daha fazla kaos ve istikrarsızlığın hâkim olduğu bir durum, herhalde, kendi emperyalist amaçları için böyle ortamları yaratmak isteyen emperyalist ülkelerin işine yarayacaktı.
Bölgemizdeki terör grupları ve sempatizanları İran'daki savaşta kendi gelecekleri açısından çok daha aktif olabilme çabasına girebileceklerdi.
Uluslararası kaynaklarda, İran'a yönelik ABD ve İsrail saldırılarının durdurulması konusunda Türkiye, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerin birlikte çalıştıkları, başka ülkelerle birlikte ABD ve İsrail'e baskı yaptıkları dile getirilmektedir. Terörsüz Türkiye sürecinin olmadığı, bölgesel kaosun daha fazla olduğu bir durumda bölge ülkelerinin ABD ve İsrail üzerine baskı yapabilme potansiyelleri daha zayıf olacaktı.
Keza yine uluslararası kaynaklar, İran'ın kendilerine saldırması nedeniyle Körfez ülkelerinin İran'a karşı bir saldırıda bulunmamalarına yönelik Türkiye'nin yoğun girişimlerde bulunduğunu ifade etmektedirler. Türkiye'de ve Suriye'de elde edilen mesafeler ve görece istikrar durumu söz konusu olmasaydı herhalde Türkiye'nin bu ve benzeri girişimleri daha zayıf kalabilirdi.
İsrail yayılmacılığının panzehiri...
Yakın zamanlarda sıklıkla şahit olunduğu şekilde, İsrail'in her türlü saldırganlığı, barbarlığı, soykırımı "İsrail'in güvenliği" kavramsallaştırması ile meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa doğru kavramsallaştırma ya da sorunun kaynağı, İsrail'in güvenliği değil, 'İsrail'in saldırganlığı' ya da 'yayılmacılığı'dır. Bu durumu İsrail'in kurulmasından sonra, İsrail'in kendi işgal coğrafyası ya da vadedilmiş topraklar olarak gördüğü ülkelerde uyguladığı 3İ stratejisinde yakından gözlemlemek mümkündür: İstikrarsızlaştırma, İnsansızlaştırma, İslamsızlaştırma. Bölgemizdeki her türlü istikrarsızlaştırıcı gelişme İsrail'e dair bu üç kavramla yakından ilgilidir. Bu bağlamda Türkiye'deki 28 Şubat süreci ve yine bir 28 Şubat günü başlayan İran'a yönelik saldırı, arkasındaki aktörler açısından birbirleri ile ilişkilidir. Gazze'de ve İran'da mazlumlara yönelik barbarca saldırıları dışında İsrail'in pek bir mesafe kat edemediği düşünülerek İsrail'in bu kadar güçlü olmadığı ifade edilebilir. Doğrudur. Mazlumlara yönelik katliamları dışında rahatlıkla söylenebilir ki İsrail'in gücü yoktur, gücün İsrail'i vardır. Bu "güc"ün analizi ise bir başka makale konusudur.
İsrail ve arkasındaki güçlerin temel hedefleri bölgesel istikrarsızlıkları artırarak, bölgedeki farklı mezhepleri, etnikleri, milletleri birbirlerine düşürerek yayılma/işgal coğrafyasını daha yumuşak ve ilerlenebilir hale getirmek ise bu stratejinin panzerini bulmak çok zor da değildir: Bu da daha fazla dayanışma, işbirliği ve bölgesel istikrardır.
Terörsüz Türkiye süreci bağlamında gelinen noktada yenilgi yenilgi küçülen, atılan demokratikleşme ve özgürlük adımları yanı sıra, yapılan çağrı ve girişimlerle artan birlikte yaşama ve kardeşlik iklimiyle gittikçe zayıflayan bir terör süreci ile karşı karşıyayız.
Bölge milletleri olarak Türkler, Kürtler ve Arapların birbirlerine daha yakın durduğu bir bölge ve dünya, küresel emperyalist/Siyonist parçalama ve yok etme politikalarını durduracak tek çözüm ve yegâne yöntemdir. Terörsüz Türkiye sürecinin amacında olduğu gibi, Türkler, Kürtler ve Arapların birbirleri ile daha fazla dayanıştığı bir dünyada bu süreçten sadece Türkiye fayda görecek değildir. Suriye, İran, Lübnan, Ürdün, Yemen, Irak gibi ülkelere saldırmak daha da zorlaşacaktır.







HABERE YORUM KAT