1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Teolojiden stratejiye: ABD-İsrail ittifakında Mesihçi söylem ve İran karşıtlığı
Teolojiden stratejiye: ABD-İsrail ittifakında Mesihçi söylem ve İran karşıtlığı

Teolojiden stratejiye: ABD-İsrail ittifakında Mesihçi söylem ve İran karşıtlığı

ABD’deki Evanjelik söylem ile İsrail’deki dini-milliyetçi yaklaşım birbirini tamamlayan yapı oluşturduğu görülmektedir. Savaşın, askeri çatışma olarak değil, "kutsal tarih" ve "ilahi mücadele" söyleminde anlamlandırıldığını söylemek mümkündür.

09 Nisan 2026 Perşembe 12:23A+A-

Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Selim Han Yeniacun, İsrail’in savaşlarını teopolitik bir çerçevede nasıl konumlandırdığını ve ABD’deki bazı çevrelerin bu söylemleri nasıl meşrulaştırdığını AA Analiz için kaleme aldı.

***

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava saldırılarıyla başlayan savaş, 7 Nisan'da ilan edilen iki haftalık ateşkes ile geçici bir ara döneme girmiş görünse de bugün itibarıyla kırılganlığını korumaktadır. Ateşkes, Hürmüz Boğazı’ndan geçişin yeniden açılması ve 10 Nisan için planlanan görüşmelere bağlı bir yapıda devam edecek olsa da Lübnan cephesinde İsrail'in işgal politikalarının halihazırda devam etmesi bu süreci etkileyecek olan en önemli faktörlerdir.

İsrail’in bu saldırılara devam etmesi, kırılgan ateşkes süreci içerisinde ele alındığında İsrail’in tarihsel mitlerden yararlanarak işgal politikalarını ve bölgesel savaşı iç kamuoyu nezdinde nasıl meşru hale getirdiği sorusunu da gündeme getirmektedir. Bu bağlamda, kökleri 6000 yıl önceye uzanan Talmudik/Rabbinik geleneğin teopolitik yorumlamalarının güncel siyasete etkisinin ne kadar güçlü olduğu ortaya çıkmaktadır.

6000 yıllık teopolitik tasavvur neyi ifade ediyor?

İsrail siyasetinin günümüzde ayrılmaz bir bileşeni olan "binlerce yıllık tarih" ve "kadim bağ" vurgusu, çoğu zaman siyasal meşruiyet üretmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Bu anlatıya Yahudi eskatolojisindeki "altı bin yıl" anlayışı da eklemlenmiştir. Rabbinik geleneğe göre dünyanın altı bin yıl süreceği, ardından mesiyanik (mesihin geldiği) bir döneme girileceği kabul edilmiştir. 2025–2026 yıllarına denk gelen İbrani takvimi 5786 da bu çerçevede "tarihin kritik eşiği" olarak yorumlanmıştır. Böylece bu söylem sadece tarihsel bir referans olmaktan çıkmış, ideolojik ve siyasal bir anlam kazanmıştır. Bu tür bir zaman anlayışı, siyaseti yalnızca çıkar ve güvenlik hesapları üzerinden değil, "kutsal bir zorunluluk" üzerinden tanımlayan bir dile dönüşmüştür. Toprak, egemenlik ve savaş, artık yalnızca stratejik meseleler olarak değil, ilahi bir vaadin parçası olarak sunulmuştur. Bu durum, ateşkes, müzakere ya da geçici çözümler gibi pragmatik seçeneklerin "zayıflık" ya da "ihanet" olarak görülmesine yol açmıştır.

İsrail’de özellikle aşırı sağ çevreler bu dili daha açık şekilde kullanmakta ve mevcut hükümet ortaklıklarında bu söylemin hükümetin esas politikalarını belirlemelerine yol açmaktadırlar. Böylelikle kutsal metinlere yapılan referanslar, güvenlik politikalarıyla birleştirilmiş ve savaş söylemi ideolojik olarak sertleştirilmiştir. Bu yaklaşım sadece Filistin meselesinde değil, İran’a karşı yürütülen savaşta da kendini göstermiştir. İran, yalnızca jeopolitik bir rakip olarak değil, aynı zamanda “varoluşsal ve hatta teolojik bir tehdit” olarak sunulmuştur.

İran’a yönelik söylemlerde "şer ekseni", "medeniyet karşıtı güç" ve "nihai tehdit" gibi ifadeler öne çıkmıştır. Bu dil, çatışmayı klasik devletler arası rekabetin ötesine taşımış, iyi-kötü ikiliği üzerinden kurulan daha ideolojik bir çerçeveye oturtmuştur. Böylece İran’a karşı yürütülen askeri operasyonlar da yalnızca güvenlik gerekçesiyle değil, aynı zamanda "tarihi ve kutsal bir mücadele" olarak meşrulaştırılmıştır.

ABD’de Evanjelizm, Hristiyan-Siyonizm ve bölgesel savaşın meşruiyeti

Yahudi tarihinden siyasete aktarılan "kutsal tarih" ve "ilahi vaat" söylemi, yalnızca İsrail iç siyasetinde kalmamış aynı zamanda ABD’deki Evanjelik ve Hristiyan-Siyonist çevreler aracılığıyla küresel bir meşruiyet çerçevesine dönüştürülmüştür. Bu durum, İsrail’in jeopolitik tasavvurunun dış destek ayağını oluşturmuş ve başta İsrail’in son yıllardaki bölgesel saldırılarını, Gazze soykırımını, Batı Şeria işgalini ve günümüzde ise özellikle İran’a karşı yürütülen savaşın söylemsel zeminini güçlendirmek için kullanılmıştır. ABD’nin İsrail politikası her zaman stratejik ittifakla iç siyasetin birleşiminden oluşmuştur. Ancak özellikle beyaz Evanjelik Protestanların İsrail’e verdiği güçlü destek, Cumhuriyetçi siyaset üzerinde belirleyici bir etki yaratmıştır.

Bu çerçevede Donald Trump döneminde bu dil daha görünür hale gelmiştir. Trump, özellikle İran savaşının ilerleyen aşamalarında, çatışmayı yalnızca jeopolitik bir mesele olarak değil, "iyi ile kötü arasındaki mücadele" şeklinde tanımlamıştır. Trump’ın bazı konuşmalarında "Tanrı’nın ABD’nin yanında olduğu" yönünde ifadeler kullandığı görülmüştür. İran’a yönelik sert söylemlerinde ise bu ülkeyi "medeniyet karşıtı" ve "kötülüğün merkezi" olarak tanımlamış, hatta İran’ın askeri olarak "taş devrine döndürülebileceğini" ifade etmiştir. Bu söylem, savaşın klasik güvenlik mantığının ötesine taşındığını göstermiştir.

Evanjelik liderler ve kanaat önderleri de bu söylemi desteklemiştir. İran ile savaş, sık sık "ruhsal mücadele" olarak tanımlanmış; bu durum, askeri operasyonların dini bir anlam yüklenerek meşrulaştırılmaya çalışıldığını göstermiştir. Böylece İran yalnızca stratejik bir rakip değil, aynı zamanda "teolojik bir düşman" olarak sunulmak istenmiştir. Bu söylemler, aynı zamanda da İsrail’in mevcut jeopolitik yaklaşımıyla doğrudan örtüşmektedir. İsrail’de özellikle aşırı sağ çevreler, güvenlik politikalarını kutsal metin referanslarıyla birlikte sunmuşlardır. Bu durum, Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki askeri operasyonların yalnızca güvenlik gerekçesiyle değil, daha geniş bir tarihsel ve dini çerçeveyle ilişkilendirildiğini göstermiştir.

Temple Institute gibi kurumların öncülüğünde gündeme gelen "kızıl düve" ritüeli, bu teolojik çerçevenin sembolik boyutunu oluşturmuştur. 2025'te Kudüs’te bu ritüele dair yapılan hazırlıklar, bazı çevreler tarafından Üçüncü Tapınak’ın inşası ve "son zamanlar" anlatısının bir parçası olarak yorumlanmıştır. Bu bağlamda Tapınak Dağı üzerindeki statü tartışmaları da daha hassas hale gelmiştir. Özellikle İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bu alana yönelik ziyaretleri ve açıklamaları, dini sembollerin doğrudan siyasallaştığını göstermiştir. Arz-ı Mev’ud anlayışı da yine bu çerçevede yeniden yorumlanmıştır. Bu kavram, Tanrı’nın Hz. İbrahim ve soyuna vaat ettiği toprakları ifade ettiği öne sürülerek ve İsrail’de bazı çevreler tarafından Batı Şeria’yı da kapsayan geniş bir coğrafya olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, yerleşim politikalarını ve ilhak tartışmalarını güçlendirmiştir.

Buradan hareketle ABD’deki Evanjelik söylem ile İsrail’deki dini-milliyetçi yaklaşım birbirini tamamlayan bir yapı oluşturduğu görülmektedir. İran’a karşı yürütülen savaşın da bu çerçevede yalnızca askeri bir çatışma olarak değil, "kutsal tarih" ve "ilahi mücadele" söylemi içinde anlamlandırıldığını söylemek mümkündür. Bu durum, çatışmanın çözümünü zorlaştıran ve onu daha ideolojik hale getiren temel unsur olarak çatışma dinamiğini canlı tutmaktadır.

[Dr. Selim Han Yeniacun, Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesidir.]

HABERE YORUM KAT