1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Siyonist İsrail-ABD’nin İran saldırısı bağlamında Körfez’in vizyonu ve geleceği
Siyonist İsrail-ABD’nin İran saldırısı bağlamında Körfez’in vizyonu ve geleceği

Siyonist İsrail-ABD’nin İran saldırısı bağlamında Körfez’in vizyonu ve geleceği

Doç. Dr. Necmettin Acar, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları sonrası artan jeopolitik riskin Körfez ülkelerinin vizyon projeleri ve ekonomik dönüşüm hedefleri üzerindeki etkilerini değerlendirdi.

05 Mart 2026 Perşembe 14:32A+A-

Körfez’in Vizyon Projelerinin Sonu mu?

Necmettin Acar / Fokus+


 

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı yeni saldırı dalgası, yalnızca askeri dengeleri değil, bölgesel ekonominin kırılgan fay hatlarını da harekete geçirecek sonuçlar üretme potansiyeli taşıyor. Orta Doğu’nun uzun süredir kontrollü bir gerilim zemininde ilerleyen güvenlik mimarisi, artık doğrudan çatışma riskinin gölgesinde şekilleniyor. Bu yeni tablo, özellikle son on yılda iddialı kalkınma hamleleri başlatan Körfez ülkeleri açısından hayati sonuçlar doğurabilecek bir sürecin kapısını aralıyor. 

Çatışmanın askeri maliyeti şüphesiz çok yüksek. Ancak daha az görünür ama en az onun kadar belirleyici olan ekonomik maliyet, Körfez ülkeleri için çok daha stratejik bir öneme sahip. Çünkü Körfez’in son kırk yılda inşa ettiği refah ve kalkınma modeli, büyük ölçüde jeopolitik istikrar, düşük güvenlik riski ve öngörülebilirlik üzerine kuruluydu. İran’ın son günlerde tüm bölgeye yaydığı misillemeler tam da bu üç unsur ciddi biçimde aşındırıyor. 

Jeopolitik istikrarın getirdiği refah 

Körfez ülkeleri, uzun yıllar boyunca yüksek petrol fiyatlarının sağladığı olağanüstü gelir avantajı ve görece düşük nüfus baskısı sayesinde büyük tasarruflar biriktirdi. Bu mali birikim, yalnızca refah devleti uygulamalarını finanse etmekle kalmadı, aynı zamanda küresel ölçekte etkili egemen varlık fonlarının ortaya çıkmasına da zemin hazırladı. Suudi Arabistan Kamu Yatırım Fonu (PIF), Abu Dabi Yatırım Otoritesi (ADIA) ve Katar Yatırım Otoritesi gibi kurumlar, sahip oldukları sermaye gücüyle dünya piyasalarında stratejik yatırımlar yapan finansal aktörlere dönüştü. Ancak Körfez’i küresel sermaye açısından cazip kılan unsur yalnızca bu finansal kapasite değildi. Asıl belirleyici faktör, bölgenin uzun süre boyunca düşük jeopolitik risk algısına sahip olmasıydı. ABD’nin fiili güvenlik şemsiyesi altında bulunan Körfez monarşileri, 1990’lardan itibaren ciddi bir siyasi istikrarsızlık yaşamadan ekonomik dönüşüm süreçlerini yönetebildi ve bu sayede “güvenli liman” imajı kazandı. 

Bu istikrar ortamının en somut yansıması Dubai modelinde görüldü. Petrol gelirlerinin sınırlı olduğu bir ekonomik yapıdan küresel entegrasyona dayalı bir kalkınma stratejisine yönelen Dubai, serbest ticaret bölgeleri, düşük vergi oranları, yabancı mülkiyetine izin veren düzenlemeler ve güçlü lojistik altyapı yatırımlarıyla bölgesel bir ticaret ve finans merkezi haline geldi. Cebel Ali Serbest Bölgesi ve Dubai Uluslararası Finans Merkezi (International Financial Centre/DIFC) gibi kurumsal yapılar, uluslararası sermayeye hukuki güvence sunarken, limanlar, havalimanları ve Emirates gibi küresel markalar Dubai’yi Doğu ile Batı arasında stratejik bir kavşak noktasına dönüştürdü.  

Ancak bu ekonomik ve kurumsal yeniliklerin sürdürülebilir başarısı, esas olarak düşük seyreden jeopolitik risklere dayanıyordu. Yatırımcı güveni, yalnızca teşviklerle değil, güvenlik ve öngörülebilirlikle pekişti. Bu nedenle Dubai’nin başarısı, Körfez genelinde “küresel merkez olma” vizyonuna ilham verirken aynı zamanda açık bir gerçeği de ortaya koydu: Jeopolitik istikrar sarsıldığında, en güçlü ekonomik model dahi yatırımcı güvenini korumakta zorlanır. 

Körfez’in vizyon projeleri: Petrol sonrası döneme hazırlık 

Son on yılda Körfez ülkeleri, Dubai’nin öncülük ettiği ekonomik çeşitlendirme modelini kendi özgün koşullarına uyarlayarak çok daha büyük ölçekli ve iddialı kalkınma programlarına dönüştürdü. Bu sürecin en çarpıcı örneği, Suudi Arabistan’ın 2016 yılında ilan ettiği “Vizyon 2030” programıydı. Program kapsamında çölün ortasına inşa edilmesi planlanan NEOM mega kenti, yapay zekâ, yenilenebilir enerji ve ileri teknolojinin entegre edildiği, geleceğin yaşam modelini temsil eden bir laboratuvar olarak tasarlandı. Buna ek olarak Kızıldeniz kıyısındaki lüks turizm projeleri, savunma sanayii yatırımları ve eğlence sektörünün liberalleştirilmesi, ekonomiyi petrolin gölgesinden çıkarma stratejisinin somut adımları oldu. Birleşik Arap Emirlikleri ise mevcut finans ve turizm altyapısını yapay zekâ, uzay teknolojileri ve ileri üretim yatırımlarıyla derinleştirerek küresel teknoloji merkezine dönüşme hedefini güçlendirdi. Katar, 2022 Dünya Kupası’nın yarattığı altyapı birikimini bölgesel lojistik ve finans merkezi vizyonuyla harmanlayarak sürdürülebilir bir kalkınma modeline taşıdı. Bahreyn ve Umman da finansal hizmetler ile liman altyapılarını modernize ederek bu dönüşüm dalgasına dahil oldu. Tüm bu projelerin ortak paydası, küresel yabancı yatırımı çekme hedefiydi. Bu hedefin gerçekleşebilmesi ise her şeyden önce düşük jeopolitik risk algısının korunmasına bağlıydı. 

Yeni gerilim: Jeopolitik risk priminin yükselişi 

İsrail-ABD eksenli İran saldırıları ve Tahran’ın tüm bölgeye yayabildiği misillemeleri, Körfez’de uzun yıllar boyunca inşa edilen güvenlik algısını kökten sarsabilecek bir süreci tetiklemiş durumda. İran’ın balistik füze ve insansız hava aracı kapasitesi, özellikle enerji altyapıları, limanlar, rafineriler ve stratejik tesisler açısından doğrudan ve somut bir tehdit anlamına geliyor. 2019’da Suudi Aramco tesislerine yönelik saldırı, bölgenin savunma kırılganlığını açık biçimde ortaya koymuştu. Bugün ise gerilim daha geniş çaplı ve sistemik bir risk boyutuna ulaşmış görünüyor. Bu durum yalnızca askeri bir mesele değil, aynı zamanda ekonomik istikrarın temelini oluşturan risk algısının dönüşümü anlamına geliyor. 

Jeopolitik risk primi yükseldiğinde bunun etkisi finansal piyasalardan reel sektöre kadar geniş bir alana yayılır. Artan risk algısı, devletlerin ve şirketlerin borçlanma maliyetlerini yukarı çeker, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerini etkileyebilir, sigorta ve lojistik maliyetlerini artırarak ticaret akışını pahalılaştırır. Daha da önemlisi, uzun vadeli ve yüksek sermayeli yatırımlar ertelenir ya da daha güvenli coğrafyalara kaydırılır. Körfez’in vizyon projeleri tam da bu tür uzun vadeli taahhütlere dayanıyor: Mega turizm şehirleri, yapay adalar, teknoloji merkezleri ve dev altyapı yatırımları. Tüm bu projeler ancak istikrarlı ve öngörülebilir bir güvenlik ortamında sürdürülebilir. Risk primlerindeki kalıcı artış, bu projelerin finansman modelini zorlayabilir, kamu bütçeleri üzerindeki baskıyı artırabilir ve özel sektör ortaklıklarını zayıflatabilir. 

Körfez ülkelerinin kırılganlığını artıran bir diğer unsur ise savunma kapasitelerinin sınırlı caydırıcılığıdır. Yüksek askeri harcamalara rağmen, asimetrik tehditler karşısında mutlak bir güvenlik sağlanamaması, yatırımcı güvenini doğrudan etkiliyor. Buna ek olarak ABD’nin güvenlik garantilerinin kapsamı ve öncelikleri konusunda artan belirsizlik, stratejik hesapları daha da karmaşık hale getiriyor. Washington’ın, özellikle son günlerde İran tarafından İsrail’e yöneltilen füze ve insansız hava araçlarını engellemekte sergilediği yüksek başarı ve askeri kararlılık, Körfez başkentlerinde yankı uyandıran bir kıyaslamayı da beraberinde getirdi. ABD’nin İsrail’in güvenliği söz konusu olduğunda gösterdiği bu mutlak koruma refleksinin, Körfez ülkelerinin stratejik altyapılarına yönelik benzer tehditler karşısında aynı hassasiyet ve etkinlikte devreye girmemesi, bölgedeki uzun vadeli güvenlik mimarisine dair ciddi soru işaretlerini tetikliyor. Eğer güvenlik şemsiyesinin mutlaklığı tartışmalı hale gelirse, milyarlarca dolarlık projelerin geleceği de doğal olarak sorgulanacaktır. 

Kısa vadede artan gerilim petrol fiyatlarını yükselterek Körfez ülkelerine ek gelir sağlayabilir. Ancak bu geçici rahatlama, yapısal dönüşüm hedefleri açısından yeterli değildir. Zira vizyon projelerinin temel amacı zaten petrol bağımlılığını azaltmaktır. Dahası, enerji altyapısının hedef haline gelmesi veya Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kesinti, yalnızca küresel piyasaları değil, Körfez ekonomilerinin nakit akışını da sekteye uğratabilir. Yüksek petrol fiyatı bir nefes olabilir, fakat kalıcı risk artışı, uzun vadeli yatırım stratejilerini zayıflatır. 

Bu tablo, vizyon projelerinin tamamen sona ereceği anlamına gelmese de üç temel risk öne çıkıyor: yabancı yatırımın yavaşlaması, finansman maliyetlerinin artması ve kamu kaynaklarının savunma harcamalarına kayması. Özellikle turizm ve gayrimenkul projeleri, güvenlik algısına son derece duyarlıdır. Bölgenin çatışma sahası olarak algılanması, “istikrarlı küresel merkez” imajını zedeleyecektir. Sonuç olarak Körfez’in son kırk yıldaki kalkınma ivmesi, büyük ölçüde düşük jeopolitik risk ortamına dayanıyordu. Eğer artan risk primleri kalıcı hale gelirse, bölgenin ekonomik dönüşüm projeleri hız kaybedebilir, kapsam daraltabilir veya ertelenebilir. Ekonomik kalkınmanın asli şartı sermaye, sermayenin asli şartı ise güvendir. Güven sarsıldığında en iddialı vizyonlar dahi ciddi bir sınavla karşı karşıya kalır. 

 

 

HABERE YORUM KAT