1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Silahsızlandırma tartışması ve Filistin direnişinin arka planı
Silahsızlandırma tartışması ve Filistin direnişinin arka planı

Silahsızlandırma tartışması ve Filistin direnişinin arka planı

Mehmet Rakipoğlu, Hamas’ın silahsızlandırılması tartışmasını işgal, direniş ve Filistin’in siyasal hakları ekseninde analiz ederek, tartışmaların yanlış bir denklem üzerine kurulduğunu ifade ediyor.

11 Mart 2026 Çarşamba 14:34A+A-

Mehmet Rakipoğlu/Fokusplus

İşgal, Direniş ve Hamas’ın Silahsızlanması: Gazze’de Yanlış Kurulan Denklem

Gazze soykırımı sonrasında uluslararası politika tartışmalarının merkezine yerleşen temel konulardan biri, Hamas’ın silahsızlandırılması meselesidir. Özellikle ABD ve İsrail çevrelerinde, Gazze’nin yeniden inşası ve “savaş sonrası düzenin kurulması” için Hamas’ın askeri kapasitesinin ortadan kaldırılması gerektiği yönünde güçlü bir söylem üretilmektedir. Bu yaklaşım, Donald Trump yönetiminin önerdiği uluslararası istikrar gücü planından özel askeri şirketlerin Gazze’de konuşlandırılmasına kadar uzanan geniş bir politika yelpazesinde dile getirilmektedir. Aynı şekilde bazı analistler Hamas’ın, Lübnan’daki Hizbullah modelini taklit ederek silahlı varlığını sürdürmeye çalışacağını ileri sürmektedir. Ancak bu tartışmaların önemli bir kısmı, Filistin meselesinin tarihsel ve yapısal boyutlarını göz ardı eden varsayımlara dayanmaktadır. Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci projesinin yarattığı temel siyasi sorunu çözmeyeceği gibi, aksine Filistin toplumunun kolektif varoluş mücadelesini zayıflatmayı hedefleyen bir strateji olarak ortaya çıkmaktadır. Filistin meselesi yalnızca bir silahlı örgüt sorunu değildir; aksine işgal, toprak gaspı ve demografik mühendislik üzerine kurulu bir siyasal düzenin ürünüdür. Bu nedenle Hamas’ın silahsızlandırılması çağrıları çoğu zaman sorunun kök nedenlerini değil, sonuçlarını hedef alan bir yaklaşımın parçasıdır. 

Siyonist kolonyalizm ve direnişin tarihsel zeminleri 

Filistin davasını anlamanın ilk koşulu, İsrail’in ortaya çıkış sürecinin tarihsel bağlamını dikkate almaktır. Siyonist hareket, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Filistin topraklarında bir yerleşimci kolonizasyon projesi olarak gelişmiştir. 1948’de İsrail’in bir ‘devlet’ olarak Filistin topraklarında kurulmasıyla birlikte yüz binlerce Filistinlinin zorla yerinden edilmesi ve yüzlerce köyün yok edilmesi, modern Filistin tarihinin temel kırılma noktası olmuştur. Bu süreç yalnızca bir savaşın sonucu değil, yerli nüfusun sistematik biçimde tasfiye edilmesini hedefleyen bir demografik dönüşüm stratejisinin parçasıydı. Bu bağlamda Filistin direnişi, yalnızca belirli örgütlerin tercih ettiği bir yöntem değil, geniş bir toplumsal deneyimin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. 

Oslo Görüşmeleri

Filistinliler uzun yıllar boyunca farklı yollarla barış ve diplomasi arayışlarını denemiştir. 1993 Oslo Anlaşmaları bu arayışların en kapsamlı örneği olarak kabul edilir. Ancak Oslo süreci, beklenen bağımsız Filistin devletini yaratmak yerine, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin hızla genişlediği ve işgalin daha kurumsal bir biçim aldığı bir döneme dönüşmüştür. Yerleşimci kolonizasyonun hız kesmeden devam etmesi, Filistin toplumunda barış süreçlerine yönelik ciddi bir güven krizinin oluşmasına yol açmıştır. Bu tarihsel deneyim, Filistin direnişinin yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi bir mantığa dayandığını göstermektedir. Birçok Filistinli için silahlı direniş, diplomatik girişimlerin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak görülmektedir. İşgal altındaki bir toplum açısından savunma kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması, siyasi müzakere gücünün de ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Bu nedenle Hamas’ın silahsızlandırılması çağrıları Filistin toplumunun geniş kesimlerinde ulusal haklardan vazgeçme talebi olarak algılanmaktadır. 

Bölgesel güvenlik ve İsrail’in askeri üstünlüğü meselesi 

Hamas’ın silahsızlandırılması tartışması çoğu zaman yalnızca Gazze bağlamında ele alınsa da aslında daha geniş bir bölgesel stratejinin parçasıdır. ABD ve İsrail tarafından savunulan bu yaklaşım, Ortadoğu’da İsrail’in askeri üstünlüğünü kalıcı hale getirmeyi amaçlayan bir güvenlik mimarisi kurma girişimi olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede Hamas ve Hizbullah gibi aktörlerin silahsızlandırılması yalnızca bir güvenlik politikası değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirme girişimidir. 

İsrail’in askeri kapasitesi, bölgedeki birçok devletin toplam askeri gücünü aşan bir seviyededir. Gelişmiş hava kuvvetleri, yüksek teknolojiye dayalı istihbarat altyapısı ve nükleer silah kapasitesi sayesinde İsrail, Ortadoğu’nun en güçlü askeri aktörlerinden biri haline gelmiştir. Buna rağmen İsrail güvenlik doktrini, bölgedeki rakip aktörlerin askeri kapasitesini tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen “mutlak üstünlük” anlayışına dayanmaktadır. 

Bu strateji yalnızca Filistin sahasıyla sınırlı değildir. Son yıllarda İran, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi farklı coğrafyalara yansıyan İsrail terörü ve saldırganlığı, Siyonist rejimin bölgesel caydırıcılık stratejisinin geniş kapsamını göstermektedir. Bu bağlamda Hamas’ın silahsızlandırılması çağrıları, yalnızca Gazze’deki bir örgütün askeri kapasitesini ortadan kaldırmayı değil, aynı zamanda İsrail’in bölgesel askeri üstünlüğünü tartışmasız hale getirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejik vizyonun parçası olarak değerlendirilebilir. Ancak bu yaklaşım, bölgesel güvenliği güçlendirmek yerine yeni gerilim alanları yaratma potansiyeline sahiptir. Bir tarafta nükleer silah kapasitesine sahip güçlü bir devletin askeri üstünlüğünü koruduğu, diğer tarafta ise işgal altındaki toplumların tamamen silahsızlandırıldığı bir güvenlik düzeni, sürdürülebilir bir barış üretmekten ziyade yapısal bir güç dengesizliği yaratmaktadır. Bu nedenle bölgesel istikrarın sağlanması için yalnızca direniş hareketlerinin değil, aynı zamanda devletlerin askeri davranışlarının da sorgulanması gerekmektedir. 

İşgal altında silahlı direnişin hukuksal ve siyasal boyutları 

Filistin davasında silahlı direniş tartışmasının bir diğer önemli boyutu uluslararası hukuk çerçevesidir. Uluslararası hukuk literatüründe, işgal altındaki toplumların kendi kaderini tayin hakkı uzun süredir kabul edilen bir ilkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1982 yılında aldığı 37/43 sayılı karar başta olmak üzere birçok çeşitli karar, sömürge yönetimine veya yabancı işgale karşı verilen mücadelelerin meşruiyetini vurgulamıştır. Bu bağlamda Filistin direnişi yalnızca askeri bir strateji olarak değil, aynı zamanda siyasi bir hak iddiası olarak da görülmektedir. İşgal koşulları altında yaşayan toplumların kendi varlıklarını savunma hakkı, uluslararası hukukta tartışılan temel konulardan biridir. Elbette bu durum, sivillerin hedef alınmasını meşrulaştıran bir yaklaşım anlamına gelmemektedir. Ancak işgal altındaki bir toplumun savunma kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılmasını talep etmek de uluslararası hukuk ilkeleriyle çelişen bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. 

Filistin siyasetinin iç dinamikleri de bu tartışmanın önemli bir parçasıdır. 2006 yılında yapılan son parlamento seçimlerinde Hamas’ın kazandığı zafer, hareketin Filistin siyasal sistemi içindeki meşruiyetini ortaya koymuştur. O tarihten bu yana Filistin’de kapsamlı bir ulusal seçim yapılmamış olması, Filistin siyasi temsilinin ciddi bir kriz yaşamasına neden olmuştur. Bu durum, Hamas’ın silahsızlandırılmasını savunan uluslararası aktörlerin aynı zamanda Filistin’de demokratik bir siyasi süreç oluşturulması konusunda yeterli baskı yapmadığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Filistin toplumunda direniş yalnızca bir örgütle sınırlı değildir. Gazze’deki soykırımının yarattığı yıkım ve insani kriz, birçok Filistinli için direnişin farklı biçimlerde yeniden üretildiği bir toplumsal deneyim yaratmıştır. Bu nedenle Hamas’ın örgütsel yapısının değişmesi ya da askeri kapasitesinin zayıflaması bile direniş fikrinin ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir. Direniş, Filistin siyasal kültüründe çok katmanlı bir toplumsal olgu olarak varlığını sürdürmektedir. 

Sonuç olarak Hamas’ın silahsızlandırılması tartışması, Filistin meselesinin karmaşık tarihsel ve siyasi boyutlarını basitleştiren bir yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Sorunun yalnızca bir örgütün askeri kapasitesine indirgenmesi, işgal, yerleşimci kolonizasyon ve demografik mühendislik gibi daha geniş yapısal faktörleri göz ardı etmektedir. Filistin’deki İsrail sorununun çözümü, yalnızca güvenlik merkezli politikalarla değil, aynı zamanda siyasi hakların tanındığı ve işgal koşullarının ortadan kaldırıldığı kapsamlı bir çözüm çerçevesi gerektirmektedir. Aksi takdirde Hamas’ın silahsızlandırılması gibi girişimler, kalıcı bir barış üretmek yerine İsrail lehine olan mevcut güç dengesizliklerini daha da derinleştiren bir strateji olarak kalacaktır. Bu nedenle Gazze’deki tartışmanın temel sorusu, yalnızca Hamas’ın silah bırakıp bırakmayacağı değil, aynı zamanda işgal ve eşitsizlik üzerine kurulu mevcut düzenin nasıl dönüştürülebileceğidir. Filistin toplumunun siyasal geleceği, dış aktörlerin güvenlik öncelikleriyle değil, Filistinlilerin kendi siyasi iradeleri ve kolektif hak talepleri doğrultusunda şekillenecektir

HABERE YORUM KAT