
Savaşın görünmeyen dersleri ve suskunluk siyaseti
Nihal Bengisu Karaca, İran-ABD-İsrail savaşının taraflara önemli gerçekleri dayattığını ancak bu gerçeklerin siyasi ve ideolojik nedenlerle açıkça itiraf edilmediğini ifade ediyor.
Nihal Bengisu Karaca / Habertürk
Herkes bir ders aldı ama henüz kimse itiraf etmiyor
Savaş henüz bitmedi. Ama bazı dersler savaşın sonunu beklemez; sahada görünür, resmi açıklamaların arasındaki boşluklarda kendini ele verir. İran-ABD-İsrail çatışmasına bakınca ortada bu türden yedi ders var. Yedisi de henüz yüksek sesle teslim edilmiş değil. Ama orada duruyorlar.
BİRİNCİ DERS: İRAN VENEZUELA DEĞİL
Trump savaşın ilk günlerinde İranlılara seslendi: “Kaderinizin kontrolünü elinize alın.” Truth Social’da “KURUMLARINIZI ELE GEÇİRİN, YARDIM YOLDA” diye yazdı. Venezuela’da Maduro’yu devre dışı bırakan formülü örnek gösterdi.
Ama olmadı.
Hegseth ve Rubio savaş hedeflerini sıralarken rejim değişikliğini hiç anmıyordu. Aynı Trump 1 Mart’ta “yeni liderlik konuşmak istiyor, ben de konuşmayı kabul ettim” dedi. Hamaney’in oğlu Mücteba yeni Rehber oldu; Trump bunu “kabul edilemez” bulduğunu söyledi ama rejimle ilgili vurgular silinip gitti.
İran’ın Venezuela olmadığını, İran’daki refah yokluğunun rejimin güçsüzlüğü anlamına gelmediğini öğrendiler. Sadece açıkça söylemiyorlar.
İKİNCİ DERS: DİASPORA BAŞKA, İÇERİDEKİ MUHALEFET BAŞKA
Trump önce İran’daki protestoları savaşa gerekçe gösterdi. Los Angeles, Münih, Toronto’da yüzlerce kişi sokaklara çıktı. Rıza Pehlevi Washington’da basın toplantısı düzenledi. Görüntüler çarpıcı da olsa çıkan ses afedersiniz ‘cringe’ idi. Nitekim İran içinde beklenen devrim ayaklanması da gelmedi. Bombalanmakta olan bir ülkede insanların sokaklara çıkarak rejimi yıkmayacağı ortadaydı; askeri müdahale talep edenlerin büyük çoğunluğu İran içinden değil diasporadan geliyordu. Diaspora muhalefetinin bir diğer problemi iç bölünmüşlüğüydü: Monarşist hareketin ön plana geçmesi cumhuriyetçileri ve solcuları dışladı. Savaş başlayınca diaspora kendi içinde de parçalandı; askeri müdahaleyi destekleyenler haliyle “Siyonist” olarak algılandılar, karşı çıkanlar “rejim yanlısı” olarak hedef alındı.
Foreign Affairs’e konuşan analist Sanam Vakil bu tabloyu net koydu: İran muhalefeti parçalı, bölünmüş ve rejime gerçek anlamda tehdit oluşturmaktan uzak. ABD bunu biliyordu aslında, ama diasporanın gürültüsüne kapıldı. Cringe olan yalnızca diaspora değildi, aynı zamanda buna inanan Trump ekibiydi.
ÜÇÜNCÜ DERS: İBRAHİM ANLAŞMALARI’NIN SÖZDE NORMALLEŞMESİ
Arap Kamuoyu Endeksi’ne göre ankete katılanların yüzde 87’si İsrail’i tanımaya karşı. Suudi Arabistan’da İsrail ile ilişkileri destekleyenlerin oranı Gazze savaşı sırasında yüzde 20’ye düştü, nüfusun yüzde 96’sı ise Arap ülkelerinin İsrail’le bağlarını kesmesini istedi. İbrahim Anlaşmaları tabanın desteğiyle değil, üst düzey diplomatik hesaplarla yapıldı. Körfez monarşileri İsrail ile sessiz bir güvenlik iş birliği yürütürken kamuoyları büyük ölçüde tutumunu korudu.
İran savaşıyla birlikte Körfez ülkeleri İsrail’in istek ve kaprisleri doğrultusunda işleyen bir “normalleşmenin” kendilerine ne kazandırdığını somut olarak gördü: Bahreyn’deki üs vuruldu, Katar’daki radar istasyonu vuruldu, saldırılar dokuz ülkeye yayıldı. İsrail’le normalleşmenin bedeli, İran’ın hedef listesinde üst sıralara çıkmak oldu. Körfez ülkeleri bu savaşa hiç girmek istemiyordu; ama içine çekildiler ve İsrail’e karşı kamuoyu öfkesinin de muhatabı oldular.
DÖRDÜNCÜ DERS: MOSSAD’IN SIZMASI REJİMİN KENDİ ESERİ
İran’ın bu savaştaki en büyük açmazlarından biri askeri ve nükleer sırlarının bu denli derin biçimde sızdırılmış olmasıydı. Hamaney dahil onlarca üst düzey ismin öldürülmesi, nükleer tesislerin hassas hedeflenmesi, neredeyse bütün savunma altyapısının deşifre olması — bunlar tesadüf değil. İsrail’in saldırıları İran’ın askeri liderliğini ve nükleer bilim insanlarını hedef alarak başladı.
Peki bu kadar derin sızma nasıl mümkün oldu? Cevap rejimin kurduğu mutsuzluk imparatorluğunda. 2025’te idam sayıları önceki yıla kıyasla iki katına çıktı. Onlarca yıl boyunca muhalefeti tasfiye eden, alternatif siyasi kanalların tamamını kapatan, ekonomik çöküşü örtbas etmek için baskıyı artıran bir yönetim, hainlik için zemin temin etti. Çünkü korkmanın bir sınırı var.
BEŞİNCİ DERS: KİMSE ARTIK İSRAİL’İN YARASINI UMURSAMIYOR
İsrail’in bu savaştaki tuhaf konumu şu: Saldıranın kendisi olmasına rağmen hep mağdur pozisyonu almaya kalkışıyor. Roketler Tel Aviv’e düşünce dünya kamuoyunun sempatiyle bakmasını bekledi. Bakmadı. Gazze’de 18 ay boyunca uygulanan orantısız güç kullanımı, uluslararası hukuku her fırsatta çiğneyen tutum ve BM kararlarına açık meydan okuma — bunların toplamı İsrail’in “mağdur” söylemini dünya gözünde artık işlevsiz kılmıştı.
İsrail çığlık bile atsa kimse duymak istemiyor. Bunu İsrail biliyor. Sadece açıkça itiraf etmiyor.
ALTINCI DERS: ŞANTAJ ZİNCİRİNİN UCUNDA ÇOCUKLAR ÖLÜYOR
Bu savaşın arka planında bir soru daha var. İsrail’in yanında savaşa giren Trump’ın özel motivasyonu. “Epstein koalisyonunun savaşı” ifadesi sosyal medyayı domine etti. Çocuklara yönelik sistematik istismarın ve bunun yarattığı şantaj zincirinin hangi devlet mekanizmalarını ele geçirdiğine dair tanıklıklar birikti. Sebep sonuç zincirinin bir ucunda çocuklara tecavüz edenlerin içine düştüğü şantaj ağı, diğer ucunda Tahran’da bombalanan okulda hayatını kaybeden çocuklar var. Sistem masumiyetin katli üzerinde yükseliyor ve buna trajik demek bile hafif kalıyor.
YEDİNCİ DERS: HANİ RADİKAL DİNCİ BİZDİK?
Ve son ders, ABD’nin hâlâ liberal seküler bir demokrasi olduğunu zannedenlere gelsin.
İrrasyonel, radikal, cihatçı, tarikatçı ifadeleri ortadoğu ‘karanlığını’ ifade etmeye özgülenmiş arkaik kalıplardı.
Sadece İslam ülkeleri için değil sık sık Türkiye için de bu ifade kalıpları kullanılırdı.
Hatta daha yakınlarda eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, Büyük Amerikan Yahudi Örgütleri Konferansı’nda şunu söyledi: “Türkiye yeni İran’dır. Erdoğan sofistike, tehlikeli ve İsrail’i kuşatmaya çalışıyor.” Gerekçesi belliydi: Türkiye ve Katar’ın bölgede İslamcı hareketleri desteklediğini, “İran’ın yarattığına benzer bir Müslüman Kardeşler canavarını beslediklerini” söyledi. Üstelik Türkiye’nin nükleer Pakistan’ı da içine alan düşmanca bir Sünni eksen kurduğunu, İsrail’i “yeni bir boğma halkasıyla” sardığını iddia etti.
Bunları söylerken elinde tuttuğunu düşündüğü tek koz Erdoğan’ın "eski İslamcı" kimliğiydi.
Sonra 5 Mart günü Oval Ofis’ten bir görüntü geldi. İran operasyonunun tam ortasında yirmi evangelist lider kutsal turuncunun etrafında halka oluşturup ellerini omzuna koydu ve “ilahi zafer” için dua etti.
Bu Pentekostal ritüelin adı “laying on of hands.”
Samuel Rodriguez Trump için şunu söyledi: “Seni atadı, seni tayin etti, seni meshetti,tam da bu zaman için.”
Ralph Reed ise X’e yazdı: “İran’ı vurmak için Tanrı’ya şükrediyorum. Allah zaferi ve özgürlüğü nasip etsin.”
Cihatlarını mübarek kılması için Tanrı’ya yakarıp kutsal turuncuya biat tazeleyenler onlar. Ama her nasılsa “radikal dinci” diye gösterdikleri hep Ortadoğu’daki aktörler, hatta zaman zaman Türkiye’yi yönetenler.




HABERE YORUM KAT