Riyad, Tel Aviv’i arıyor: Petrol gücünden saray paniğine

Riyad, Tel Aviv’i arıyor: Petrol gücünden saray paniğine

Ve dayanıklılık, rakiplerinin basamayacağı bir para birimi haline geldi. İşte bu yüzden Suudi Arabistan’ın İsrail istihbaratına yaptığı bildirilen çağrı önemlidir. Bu sadece bir savaş zamanı anlaşması değildir. Bölgesel düzenin bir röntgeni niteliğindedir.

Prof. Junaid S. Ahmad’ın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Bazen bütün bir siyasi düzen, tek bir telefon görüşmesiyle kendini ele verir.

İki Kutsal Cami’nin koruyucusu, Arap liderliğinin kendi kendini atadığı dayanağı ve şimdiye kadar üretilmiş en pahalı silahlardan bazılarını satın alan Suudi Arabistan’ın, Yemen’deki Ensarullah’a karşı ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) aracılığıyla İsrail istihbaratından yardım istediği bildiriliyor. Jerusalem Post gazetesi, CENTCOM’un arabuluculuğunda yürütülen görüşmelerin, Riyad’ın Husi güçlerinin konuşlandırmalarını ve gelecekteki operasyonlarını anlamasına yardımcı olabilecek istihbaratla ilgili olduğunu aktarıyor.

Bu tabloda neredeyse ahlaksızca bir yan var.

On yıllar boyunca Suudi devleti, modern tarihin en karmaşık stratejik bağımlılık sistemlerinden birini inşa ederken, egemenlik mitini besledi. Washington güvenlik altyapısını sağladı. Batılı yükleniciler silahları tedarik etti. Yabancı teknisyenler makineleri çalışır durumda tuttu. Amerikan üsleri bölgesel düzeni sağlamlaştırdı. Petrol gelirleri bu gösteriyi finanse etti.

Riyad, gücün nasıl görünmesi gerektiğine dair neredeyse her şeyi satın aldı.

Görünüşe göre gücü satın almayı unutmuş.

Suudi hava gücü, Amerikan ve İngiliz saldırıları ile İsrail saldırıları tarafından yıllardır hırpalanan bir Yemen hareketinin, askeri harcamaları kendi harcamalarını gölgede bırakan bir krallığa hâlâ stratejik zararlar verebilmesi, bu ihmali gizlemeyi zorlaştırıyor. Ensarullah’ın ideolojisi veya ülke içindeki yönetimi hakkında ne düşünülürse düşünülsün, bu hareketin dayanıklılığı onu, Riyad’ın bir zamanlar bombalayarak boyun eğdirebileceğini düşündüğü bir hareketten, Suudi Arabistan’ın hesaplarını şekillendirebilen bir güce dönüştürmüştür.

Aradaki zıtlık acımasızdır: Bir taraf saraylara, Patriot füze bataryalarına, danışmanlara ve tedarik sözleşmelerine sahipken; diğer taraf füzelere, insansız hava araçlarına, coğrafi avantaja, disipline ve dayanma konusunda kanıtlanmış bir iradeye sahiptir.

Bu iki paketten sadece biri otomatik olarak stratejik özerklik sağlar.

Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu zor durum, insansız hava aracı saldırılarının ülkenin Doğu-Batı petrol boru hattına zarar vermesi, sevkiyatların azaltılmasına yol açması ve Yanbu’daki yüklemelerin askıya alınmasıyla daha da belirgin hale geldi. Krallığı Körfez’in kırılganlığından korumak için tasarlanan bu arter, birdenbire başka bir kırılganlık noktası haline geldi. Avrupalı müşteriler yedek petrol varilleri bulmak için çabalarken, Riyad milyarlarca değerindeki altyapının yine de birileri tarafından vurulabilecek bir altyapı olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

İşte bu noktada “Şii Hilali” klişesi, analitik açıdan aydınlatıcı bir nitelik kazanıyor.

Washington, Tel Aviv ve bölgesel ortakları, geleneksel olarak İran’ın müttefik ağını ortadan kaldırılması gereken bir sapma olarak sunmuşlardır: Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki silahlı gruplar, Yemen’deki Ensarullah ve destekçilerinin “Direniş Ekseni” olarak adlandırdığı oluşumun etrafında toplanan diğer güçler. Oysa bu ağın dayanıklılığı, Körfez güvenlik modelinin tartışmaktan kaçınmayı tercih edeceği bir gerçeği ortaya çıkarmıştır.

İran, baskılara dayanabilecek ilişkiler kurarak nüfuzunu artırdı.

Körfez monarşileri ise faturalar yoluyla nüfuz kazandılar.

Bir model çok daha yoksul, çok daha kaba ve sıklıkla zorlayıcıdır. Diğeri ise devlet varlık fonlarına, gökdelenlere ve mükemmel imaj departmanlarına sahiptir. Ancak bölgesel güç, bir rakibin davranışını değiştirme, misillemeyi göğüsleme ve faaliyetlerini sürdürme yeteneğiyle ölçüldüğünde, sözde ilkel modelin, parlak olan modelden çok daha zor etkisiz hale getirildiği defalarca kanıtlanmıştır.

İşte tam da bu nedenle Riyad’ın İsrail istihbaratına yönelmesi siyasi açıdan bu kadar açıklayıcıdır.

İsrail, bu yapıya tarafsız bir teknik danışman olarak katılmıyor. Bu ülke, bölgesel stratejisi Amerikan üstünlüğüyle derinden iç içe geçmiş ve kitlesel katliam kampanyalarıyla Arap ve Müslüman dünyasında olağanüstü bir siyasi öfkeye yol açmış bir askeri güçtür. Yine de Arap güvenlik kurumlarının bazı kesimleri, operasyonel olarak İsrail ile giderek daha fazla iç içe geçiyor. İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Ürdün ve Mısır’dan askeri yetkililer, bölgesel güvenlik işbirliğini ve İran ile çatışmayı görüşmek üzere kısa süre önce CENTCOM’un himayesinde Almanya’da bir araya geldi.

Eski sahneye gelince…

Yıllar boyunca Körfez hükümdarları, İsrail’i retorik olarak kınama koreografisini mükemmelleştirirken, bir yandan da İsrail’in askeri üstünlüğünü garanti eden Amerikan güvenlik mimarisinin içine kendilerini giderek daha derin bir şekilde yerleştirdiler. Filistin konuşmaları sağladı; Washington komuta yapısını sağladı; Batı’nın silah depoları ise donanımı sağladı.

Artık bu koreografi bile gereksiz hale geliyor.

Asıl suçlama, bu bağımlılığı yaratan emperyal sisteme yöneliktir. Batı Asya’daki Amerikan gücü, uydu devletler, askeri üsler, silahlanma bağımlılığı ve güvenlik garantilerinin aynı stratejik amacı çok daha zarif bir şekilde yerine getirebildiği durumlarda, nadiren resmi kolonilere ihtiyaç duymuştur. Modern imparatorluğun dehası, bağımlıya bir bayrak, bir marş ve bir devlet varlık fonuna sahip olma izni verilmesinde yatmaktadır.

İzin verilmeyen şey ise gerçek stratejik bağımsızlıktır.

Suudi monarşisi bu çelişkiyi mükemmel bir şekilde somutlaştırmaktadır. Neredeyse hayal edilemeyecek kadar büyük bir servete sahip olmasına rağmen, bu servetin meşruiyet, coğrafi derinlik, siyasi uyum ya da özerk caydırıcılık yaratamayacağını defalarca keşfetmektedir. Yöneticileri, filo dolusu uçak ve tabur dolusu danışman satın alabilirler, ancak hiçbiri asıl sorunu çözemez: Güvenliği için dış bir hegemonya gücüne bağımlı olan bir devlet, sarayı ne kadar görkemli olursa olsun bağımlı kalmaya devam eder.

Bu arada, Washington, İsrail ve Riyad’ın yıllardır izole etmeye çalıştığı direniş ekseni, yıkımın defalarca boyun eğdirmeyi başaramaması nedeniyle ayakta kalmaya devam ediyor. Bu, bu eksen içindeki her aktörü erdemli kılmaz. Ancak bu merkezi stratejik gerçeği göz ardı etmeyi imkânsız kılar.

Onlar dayandılar.

Ve dayanıklılık, rakiplerinin basamayacağı bir para birimi haline geldi. İşte bu yüzden Suudi Arabistan’ın İsrail istihbaratına yaptığı bildirilen çağrı önemlidir. Bu sadece bir savaş zamanı anlaşması değildir. Bölgesel düzenin bir röntgeni niteliğindedir.

Sarayların parası var. Washington’un mimarisi var. İsrail’in istihbaratı var.

Ve yıllarca “harcanabilir bir baş belası” olarak görmezden geldikleri bu insanlar, bir şekilde hiçbir silah sözleşmesinin sağlayamayacağı tek şeyi elde ettiler:

Sarayın yardım istemek zorunda kalmasını sağlayacak gücü.

* Prof. Junaid S. Ahmad, Hukuk, Din ve Küresel Siyaset dersleri vermektedir ve Pakistan’ın İslamabad kentinde bulunan İslam ve Dekolonizasyon Araştırma Merkezi’nin (CSID) direktörüdür. Kendisi, Adil Bir Dünya için Uluslararası Hareket, Nekbe’den Kurtuluş Hareketi ve İnsanlığı ve Dünya Gezegenini Kurtarma Hareketi’nin üyesidir.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir