Rıdvan Kaya ile gündem üzerine...

Rıdvan Kaya ile gündem üzerine...

İlk Cemre, Rıdvan Kaya ile AK Parti’ye açılan kapatma davası ve Ergenekon soruşturması ışığında Türkiye rejimini konuştu.

Özgür-Der Diyarbakır Şubesi çevresinde etkinlik yapan gençlerin çıkardığı İlk Cemre dergisi, son sayısında dergimiz Haksöz yazarı ve Özgür-Der yöneticisi Rıdvan Kaya ile bir röportaj gerçekleştirdi. Röportajı iktibas ediyoruz:

"ASKERLER HESAP VERMELERİ GEREKEN HİÇBİR KONUDA ASLA KONUŞMAZLAR!"

Türkiye seksenli yıllardan bu yana belki de en hareketli dönemini yaşıyor. Bir yandan cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ordu ve yargının siyasete müdahale etmesi, cumhuriyet mitingleri ve AK Parti'nin seçmenin yüzde kırk yedisinin oyunu alarak iktidar koltuğuna yeniden oturması. Diğer yandan yeni iktidar döneminde sivil anayasa tartışmaları ve başörtüsü düzenlemesi ile girilen süreçte yeni bir müdahale dalgası… Şimdilerde ise Ergenekon örgütü ve kapatma davası ile yeni bir sürece girildi. Bakıldığında aslında bu yaşananların başından beri Türkiye halkına yabancı olmayan uygulamalar olduğu görülecektir. Sistem her zaman belli bir imtiyazlı zümre tarafından yönetilmiş, iktidar el değiştiğinde ve ipleri elinden kaçırma korkusu hâsıl olduğunda ise bu zümre tarafından siyasete balans ayarı yapılmıştır.

Türkiye'nin anayasasında altı çizilen "demokratik, sosyal hukuk devleti" tanımlamasına ironik bir gönderme yaparak soralım: Türkiye sizce nasıl bir yönetsel yapıya sahip?

Sözü edilen tablo temel bir çelişkiden kaynaklanıyor. Kuruluş felsefesine bağlı olarak sistemin bir türlü halkla barışık bir konuma gelememesi; toplumu dönüştürme, kendi belirlediği doğrultuda şekillendirme çabalarının başarısız kalmasından kaynaklanan bir durum bu. Başarısızlık tahammülsüzlük olgusuna yol açmakta.

Bu otoriter tahammülsüzlük her kesimden muhaliflere, daha doğrusu resmi ideolojiye her şeyiyle biat/itaat ilişkisi içinde olmayan herkese karşı yoğun, açık ve kuralsız bir baskı biçimine bürünmekte. Bilhassa iktidar aygıtının kısmen de olsa "elden" çıktığının varsayıldığı süreçlerde bu tahammülsüzlük, dayatma mantığı daha da güçleniyor.

Tek parti diktatörlüğü döneminde ülkeyi bütünüyle keyfi usuller ihdas ederek yönetme alışkanlığı ile davranan egemenlerin konjonktürel zorlamalarla mecburen, kerhen geçilen çok partili dönemi bir türlü benimseyemedikleri, içselleştiremedikleri açık bir husustur. Yaklaşık 60 yıllık döneme tam 4 darbe ve sayısız müdahale sığdırılması bu hazımsızlık halinin somut göstergesidir. Söz ettiğiniz gelişmeler sonuç itibariyle, propaganda amacıyla söylenen demokratik devlet, halk egemenliği, meclisin üstünlüğü vb. söylemlerin ne kadar boş olduğunu ve sistemin en temelde oligarşik nitelikli militarist bir diktatörlük olduğunu bir kere daha ortaya koyan somut gelişmeler olarak görülmelidir.

Bahsettiğiniz oligarşik sistemi biraz açabilir misiniz?

Sistemin oligarşik niteliğini tahlil etmek için çok uzun deliller sıralamaya, ayrıntılı tahlillere gitmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Şöyle ki, son aylarda yaşanan tartışmalar ve bilhassa da başörtüsü yasağının kaldırılmasına yönelik taleplerin egemenler nezdinde karşılanma biçimi bu olguyu açıkça ortaya koymaktadır.

Rektörüyle, savcısıyla, siyasetçisiyle, aydınıyla resmi ideolojik dogmaları ve dayatmaları savunan kesimler açıkça halkın iradesinin, talebinin, oyunun kendileri açısından bir değer, bir anlam ifade etmediğini beyan ediyorlar. Ne diyorlar? "Siz % 90 oyla da gelseniz, bir şey yapamazsınız, laik devlet kurallarını değiştiremezsiniz!" buyuruyorlar. Bu ifade ne anlama geliyor? "Siz bize tabisiniz, biz sizin nasıl yaşayacağınızı, nasıl yönetileceğinizi belirleyeceğiz!" demiş olmuyorlar mı? İşte bu mantık kelimenin tam manasıyla oligarşik zihniyetin dışavurumudur. 

Bu zihniyet bilhassa asker-sivil bürokrasi çevrelerinde oldukça güçlüdür. Sermaye çevreleriyle de güçlü bağlantılar ve çıkar birliktelikleri içinde olan bu kesim kendince kutsallaştırdığı bir yasallık anlayışını esas alarak diktatörlüğüne hukuki kılıf geçirmektedir. Hatta bununla da yetinmemekte ve gerektiğinde silah zoruyla da olsa egemenliğini sürdürmekten kaçınmamaktadır. Doğrudan ya da dolaylı askeri müdahaleler bu zihniyetin keskin kılıcı işlevi görmekte ve toplum üzerinde güçlü bir baskı unsuru olarak toplumu, siyaseti, toplumsal taleplerin güçlü bir biçimde ifade edilmesini baskı altına almaktadır.

Askeri darbeden post-modern darbeye oradan e-muhtıraya ve derken yargı müdahalesine giden bir süreç var. Son dönemlerde asker gelişmelere sessiz kalıyor; özellikle de Ergenekon konusunda. Askerin sessizliği neye yorulmalı?

Ergenekon konusunda askerin susması doğal çünkü zaten Türkiye'de askerler hesap vermeleri gereken hiçbir konuda asla konuşmuyorlar. Onlar kendilerini sadece hesap soran konumunda görüyorlar. Maalesef gerek siyasi sistem, gerekse de toplumsal yapı bu tipik militarist işleyişi sonlandıracak, ona geri adım attıracak cesaret ve bilinç düzeyinde değil. Asker Susurluk olayında da benzeri bir tavır takınmış, kirli savaşın uzantısı olarak faş olan bu kanunsuzlukların hesabını vermesi gerekirken, faturanın dönemin hükümetine kesilmesi anlamına gelen siyasi bir operasyon içine girerek kendisini tartışma dışına çıkarmıştı. Bu konuda siyasilerin acziyeti de bu süreci kolaylaştırmıştı.

O dönemi hatırlayacak olursak Jandarma Komutanı Teoman Koman Meclis Komisyonuna gelip bilgi verme davetini reddetmişti. Giresun Jandarma Komutanı Veli Küçük, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ile ilişkisi açığa çıkmasına rağmen değil yargılanmak sorgulanamamıştı bile. Sonra ne oldu? Biri 28 Şubat'ın önde gelen aktörleri arasında yer aldı. Diğeri bu süreçte illegal faaliyetlerini sürdürdü, ta ki Ergenekon çete yapılanması içinde açığa çıkana dek! Benzeri bir usulsüzlüğü, hukuksuzluğu Şemdinli olayında da gördük, yaşadık. Burada hesap soramayanların da tüm bu yaşananlardan sorumlu olduğunun altını çizmek isterim.

Şunu da eklemek isterim ki, askerlerin son dönemlerde siyasi konularda az konuşmaları bence çok basit bir nedene dayanıyor. 27 Nisan sürecinde çok konuştular ve kendi cenahlarına zarar verdiler, başarısız oldular. Şimdi ister istemez daha ağır takılıyorlar! Kaldı ki, riskli ortamlarda figüran kullanmak gibi bir imkân olduğu da unutulmamalı. İşte yargı despotizmi darbecilerin amaçlarını "hukukî" kılıf altında yerine getiriyor ne de olsa! Bir de konuşup risk almalarına ne hacet!

28 Şubat'tan sonra oligarşinin sivil taban arayışı hızlandı. Emekli generallerin öncülüğünde dernek ve vakıflar kuruldu. Ulusalcı yapılanmalarda hızlı bir yükseliş var ve ayrıca bir de koordine olmaya çalışıyorlar. Oligarşi bir toplumsal tabana sahip mi?

Sözü edilen zihniyetin Türkiye'de her dönem için belli bir toplumsal tabana sahip olduğu bir gerçek. Sonuçta en koyu diktatörlükler bile ama az, ama çok belli bir toplumsal tabana dayanırlar. Hatta işgalciler bile işgal ettikleri ülkelerin halkları arasında kendilerine bir taban bulabilmektedirler.

Türkiye'de nihai anlamda istedikleri topyekûn toplumsal dönüşümü gerçekleştirememiş olmalarına rağmen sistemin ırkçı, batıcı, laik dönüştürme programının belli oranda bir sonuç verdiğini kabul etmemiz gerekiyor. On yıllara dayanan resmi ideolojik doğrultuda indoktrinasyon programı, okuluyla, medyasıyla, kışlasıyla sürdürülen kapsamlı eğitim faaliyetleri neticesinde ne yazık ki, toplumun azımsanamayacak bir kesimi sistemin gönüllü muhafızlığı rolünü benimsemiş konumdadır. Yoğun propaganda kampanyalarıyla bu kesimler hayat tarzlarına müdahale edileceği, ülkenin bölüneceği, satılacağı vb. söylemlerle etkilenebilmektedirler. Sonuçta bu kesimlerin harekete geçirilmesi Kemalist egemen sınıfa belki sandıkta seçim kazandırmamakta ama olası bir darbeye meşruiyet zemini olarak kullanılabilmektedir.  

AK Partiye açılan kapatma davasını bu bağlamda nasıl değerlendirmek gerekir? AK Parti ile DTP'ye açılan kapatma davaları arasında sizce niteliksel bir fark var mıdır?

AK Parti halkın yarısının desteğini, üstelik daha kısa bir süre önce yapılmış seçimlerde almış bir parti. Mevcut mevzuata göre dahi somut bir suç işlemiş değil. Sorun laik Kemalist otoriter düzenin İslam'a ve Müslümanlara tahammülsüzlüğünden kaynaklanıyor. Başörtüsü görünce kırmızı görmüş boğa misali çıldıran bir ruh halinin yansımasını görmek mümkün iddianamede. Keşke AK Parti bu suçlamaları hak eden bir parti olsaydı, İslami kimliği açıkça benimsemiş ve onun mücadelesini veren bir siyasi hareket olsaydı! Ne yazık ki değil, üstelik İslami kimliği başından itibaren net bir biçimde reddeden, dışlayan bir çizgide. Buna rağmen sistemin gadrine uğramaktan kurutulamıyor. Bu da sistemin İslam'dan ve Müslümanlardan ne kadar nefret ettiğinin bir göstergesi.

DTP hakkında açılan kapatma davası da temelde sistemin resmi ideolojiye muhalif gördüğü anlayışlara, hareketlere tahammülsüzlüğünü ortaya koyuyor. Sistemin İslamî kimlikle birlikte iki temel yasak alanından biri olan Kürt kimliğini öne çıkartan bu partinin sürekli baskı ve yasaklarla sindirilmeye çalışıldığını biliyoruz. Bunlarla istediği sonucu alamayan sistemin son darbe olarak kapatma davasına başvurması şaşırtıcı değil.

İki partinin de resmi ideolojik bağnazlığa kurban edilmek noktasında aynı kaderi paylaştığı söylenebilir. Evrensel hukuk kuralları ve insan hakları açısından muhalif fikirlerin ifade edilmesi ve örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi noktasında iki partinin karşılaştığı durum benzeşmekte. Bu durumda her iki partiye yönelik davalar da bizim için kınanması ve karşı durulması gereken zulümlerdir. Bizler elbette muhalif kimlikli Müslümanlar olarak söz konusu yasal mevzuatı bütünüyle zulüm kabul etmekteyiz. AK Parti'nin odağı olmakla suçlandığı fikir ve eylemler ile DTP'ninkiler aynı olmamakla birlikte son kertede ikisi için de söz konusu davaları kabul edilemez bulmaktayız. Bu arada özellikle iki partinin Kürt bölgelerinden aldığı oy toplamının neredeyse yüzde doksan olduğu dikkate alındığında bölge halkı bakımından zulmün boyutu daha da anlaşılacaktır.

Ancak siyasi perspektiften bakıldığında ben iki açıdan AK Parti hakkında açılan kapatma davasını daha vahim ve daha büyük bir hukuksuzluk olarak görüyorum.

Şöyle ki, genelde bugüne kadar kapatılan partilere baktığımızda bunların toplumun belli kesimlerini, azınlığını temsil eden partiler olduğunu görüyoruz. Oysa AK Parti ülkenin yarısının oyunu almış bir parti ve halen de bir alternatifi gözükmüyor. Bu konumdaki bir partiyi kapatmaya kalkmakla aslında egemenler açıkça halkı hiçe saydıklarını ortaya koyuyor, oligarşik niteliklerini ilan ediyorlar. Bu açıklıkta bir meydan okumanın son derece vahim olduğunu düşünüyorum. Nitekim gerek içeriden, gerekse de dışarıdan yükselen şaşkınlık beyanları ve tepkiler de bu duruma işaret etmekte.

Öte yandan bir Müslüman olarak elbette her kesimin hak talebini meşru ölçüler çerçevesinde olmak kaydıyla savunmakla birlikte, doğrudan İslami kimlikle irtibatlandırılarak mahkûm edilmek istenen fikirlere, şahıslara ya da örgütlere daha sıcak yaklaşılmasının doğal olduğuna inanıyorum. Bu noktada her ne kadar İslami kimlikli bir hareket olmasa da AK Parti'nin, başörtüsü yasağı adı verilen zulmü kaldırmaya yönelik çabalarından ötürü cezalandırılmak istenmesinin bizim açımızdan belirleyici olduğu açıktır.

Oligarşinin AK Parti üzerinden yürüttüğü halk ve hak düşmanlığı geniş toplum kesimlerinin AK Partiye sahip çıkmasına ve desteklemesine yol açıyor. Bu arada İslami kesim de oligarşiye karşı çıkma ile AK Partici, demokrasici, AB'ci olmayı karıştırmış görünüyor. Bu konuda İslamî kesim için ciddiye alınması gereken bir tehlikeden bahsedebilir miyiz?

AK Parti hakkında açılan kapatma davasına karşı çıkarken aslında AK Parti'yi değil, İslamî kimliğimizi ve taleplerimizi savunduğumuz bilinmelidir. Yalnız burada hassas olunması gereken nokta şudur ki, siyasi olaylara müdahil olmak ve kimlik ve taleplerimizi savunma babında ortaya koyduğumuz fikir ve eylemlerin bizi temel çizgimizden öteye savurma, uzaklaştırma riskine karşı da uyanık olmak zorundayız. Ne yazık ki, İslamî duyarlılık sahibi kimi fertler ve çevreler bu ayrımı net bir biçimde yapmadıklarından süreç içinde sistem içinde bir partiye eklemlenebilmekte, bu da uzun vadede düzeni, sistemi içselleştirmeleri sonucunu doğurabilmektedir. Burada yapılması gereken şey siyasi alana müdahil olurken kimliğimizi, ilkelerimizi öne çıkartmak; düzenin zalim karakterini ve işleyişini teşhir ederken de mutlaka nihai çözümün, gerçek çözümün İslamî temelde topyekûn bir değişimle mümkün olabileceği gerçeğini sürekli vurgulamaktır.

Müslümanların oligarşik tahakküm sorununu aşmaya yönelik çabalarını yeterli görüyor musunuz?

Yaşadığımız ülkede Müslümanlar olarak temel zaafımız güçlü, net ve sahih bir İslamî mücadele geleneğine sahip olamayışımızdan kaynaklanıyor. Bu yüzden olması gerektiği oranda zulmü teşhir etmek, tavır almak, geniş kitleleri mücadeleye sevketmek konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Buna karşın Rabbimize hamd olsun ki, sistemin tüm baskı ve sindirme çabalarına karşın İslami sorumluluklarına sahip çıkan Müslümanlar var ve bunların sayısı az değil. Belki sorun birbirleriyle irtibatlarını, birlikteliklerini sağlamakta; yani organizasyon boyutunda. Niyazımız Rabbimizin bizleri inşallah süreç içinde bu ve benzeri sorunlarımızı hep birlikte aşıp Allah'ın dinine gerektiği gibi şahitlik etme sorumluluğunu ve onurunu taşıyacak Müminlerden kılmasıdır.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

İLK CEMRE DERGİSİ, Sayı: 5, Haziran 2008

Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir