
Ramazan Yazçiçek ile “İtaat” Üzerine...
“Kur’an’ın toplamından anlaşılan mana, Allah’a itaat, Allah’ın emir ve yasaklarına isteyerek ve hoşnut olarak teslim olmak, muhalefet etmemek yaşamı bir bütün olarak onun hoşnutluğuna göre düzenlemektir.” Nida dergisinden Mehmet Dal, Ramazan Yazçiçek ile
Ramazan Yazçiçek, Milel ve Nihal, Tezkire, Fikir Dünyası, Haksöz, İktibas ve Nida gibi akademik ve sosyal bilim dergilerinde araştırmaları yayımlanan, ağırlıklı olarak Modernizm, Gelenekçilik ve Dünyevileşme bağlamında konferansları olan bir araştırmacı-yazar. Yazçiçek'in son olarak Ekin Yayınlarında "Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı" isimli bir kitabı yayımlanmıştı. Yazçiçek'in yeni çalışmalarıda yayıma hazırlanmaktadır.
Röportaj metni:
Hocam sizinle olan sohbetimizde insan yaşamını kuşatıp, toplumsal hayatın vazgeçilmez bir unsuru olan bir mevzuyu konuşmak istiyoruz. İtaat… Malum bir insanın hayat kalitesi bu anlayış çerçevesinde şekilleniyor. Bir kişinin itaati kime ve neyeyse o tarz bir hayat telakkisi ve tarzına sahip oluyor…
İlk olarak 'İtaat'i kavramsal boyutuyla ele alalım diyorum. Nedir itaat, itaat dendiğinde veya dediğimizde ne kastederiz? Genelde tüm sistemler özelde de İslam için 'itaat'ın mahiyeti nedir?
Bismillahirrahmanirrahim,
İtaat, kelime manası itibariyle, bir şeye, bir kimseye veya makama boyun eğerek emrine uymaya razı olmak; korunan bir şeyin gereğini yerine getirme hali, başkasının üstünlüğünü, emrine girmeyi kabul etmek; gönülden bağlanmak, verilen emre uymak manalarına gelen Arapça bir terimdir. İtaatin karşıtı bilineceği gibi itaatsizliktir. Bu, emre uymama, keyfine göre davranma, uyum talebinde bulunana muhalefet etme, başka şeye, bir kişiye veya makama tabi olmaya razı olmamadır.
İtaat ve itaatsizlik insan yaşamında kayda değer kavramlardandır. Bu kavramların aldığı rol, fıtri bir durumdur. İtaat, İslami olsun farklı düzen veya yaklaşımlar açısından olsun hakikaten temel bir kavram; anahtar bir terimdir dedik. Nihayetinde itaat, bireyin kendi yaşamındaki tertip ve düzen için gerekli olduğu gibi hemen her bir sistem ve yaklaşımın sürekliliği, tertip ve düzeni açısından da zorunludur.
İslam açısından ise söze gerek bırakmayacak şekilde Kur'anî bir emirdir. Burada da itaat, bireyin kendi iç muhasebesi, huzuru açısından, hem toplumsal ilişkilere dönük insicam açısından hem de düzenin sürekliliği açısından uyulması istenilen bir durumdur. Cenabı Hakk, Kur'an-ı Kerim'de itaate dair emir ve uyarılarda bulunmaktadır bizim için gereklilik öncelikle bundan ötürüdür.
Peki, hocam buradan ilk dönemlere vahyin geldiği döneme gidersek o dönemde ashab ve müşrikler bu itaat kavramını nasıl anlıyorlardı?
İtaat kavramı ile ilgili düşünmüş olduğum öncelikli nokta şu; esas itibariyle itaat, bir sebepten öte sonuca işaret etmektedir. Sebep, bir hadiseye yaklaşırken gerekli olan saiklerdir, gerekçelerin tahakkukudur. Sonuç ise tahakkuk eden duruma göre bir duruş almadır, bir tavır almadır; bir anlamda tezahürdür. Müşriklerde olsun müminlerde olsun bunu çok net olarak görmek mümkündür.
Müşrikler belli şeylere -şey diyorum buradaki ifade her bir mahlûku, yaratılmış olanı kapsaması itibariyledir- itaat ile yönelme içindeydiler. Rasulullah (a.s) ile gelen vahiyle birlikte Müslümanlar da bir yöneliş ve itaat içine girdiler. Ancak Müslümanların itaati artık şeylerden bir şeye değil sadece Allah'a idi. Buradaki temel saikin şu olduğu kanaatindeyim: İslam neyi getirdi, Rasulullah (a.s) aracılığıyla bize ne tebliğ edildi? Allah'tan başka hiçbir şeye kulluk etmemek; yani kulluğun yalnızca Allah'a has kılınmış olması. Burada müşriklerin inanç yapısına baktığımızda onların da itaati Allah'tan başka şeylereydi. Yani bu neydi? Allah'ın isimlerinde sıfatlarında fiillerinde tevhid edilmesi gereken noktaları müşrikler Allah'tan başka şeylere veriyorlardı. Bu bazen bir cibt, tağut olabildiği gibi nesnel veya daha farklı, ölü veya diri, insanlardan veya peygamberlerden, cinlerden veya meleklerden, taştan, ağaçtan da olabiliyordu. Yani Allah'a ait yetki ve sıfatların Allah'tan başka şeylere verilmiş olması müşriklerin itaat mercisini de beraberinde oluşturmuştur. Rasulullah (a.s)'ın tebliğiyle birlikte itaat noktası, Allah'tan başka edinilen ilahların reddi ile şekillendi. Müslümanlar açısından itaat, sadece Allah'a has kılındı. Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda bir itaat inancı oluştu. Dağınık yönelişler, bir tertip ve düzene yani diğer adıyla tevhide dönüştü. Müşriklerdeki ve müminlerdeki itaatin sebep ve sonucu tevhid noktasında bir ayırt ediciliğe kavuştu.
Yani müşriklerin o zamanki Allah inancı, Allah yarattı ve geri çekildi ve onun hayattaki tezahürlerinin bir kenara atılması, o sıfatların başka cisimlere, putlara ve insanlara verilmesi şeklindeydi. Burada bunların peygambere itaatsizlikleri sadece sözel olarak yapılan bir itaatsizlik değil. Ki onlar peygambere itaat ettikleri zaman bütün hayat tarzlarının değişeceğinin farkındaydılar. Buradan itaatin sadece sözel bir ifade değil de hayata yansıyan yönünün olduğu ortaya çıkıyor.
Söylediğim gibi itaate ulaşmanın tabii ki burada öncesi vardır. Yani itaati ben bir sebepten öte bir sonuç olarak, bir tezahür olarak görüyorum. Bu, itaat edilecek merciin itaat edecek nezdinde gördüğü kabul ile doğru orantılıdır. Her şeyden önce itaat bir meşruiyeti zorunlu kılar. Yani itaat eden açısından itaat edilecek olanın meşruiyeti olmalıdır, burası önemlidir. Örneğin itaat kavramı ahd, akd ve misak kavramlarıyla da ilişkilidir. Bir şeyin gereğini yerine getirmek üzere ahd ettiğinize itaat edersiniz, akd kelimesi de akideden türetilmiştir. Akide bağlanmaktır, bağlanılan şey demektir. Kişi bağlandığına itaat eder. Misak da bağlanılan, söz verilen, mutlak yerine getirilmesi gereken anlaşma demektir. Bu kavramların öncesinde, kiminle niçin akdedileceği, misak yapılacağı vardır. Müslüman açısından bu imandır. Dolayısıyla önce itaatin gerekçesi olur; ardından bu uyma taahhüdü hayata geçirilir. İtaat bu kabullerin bir neticesidir.
Ve bir de şu şekilde yaklaşalım… Müşrikler, Allah'a ait yetki ve sıfatların gereğini ortak koşmuş olduklarına veriyorlardı. Burada, 'nasıl', 'niçin' ve bir de 'kime' sorularını sorarak itaat kavramını daha bir anlamaya çalışabiliriz. 'Ney'e dediğimizde müşrikler, "Allah'tan başka her şeye"; 'niçin' dediğimizde müşrikler, "Allah'a ait yetki ve sıfatların gereğini Allah'tan başkalarından bekledikleri için" ve 'nasıl' sorusuna ise atalar yolu üzerine; kendilerini üzerinde bulmuş oldukları cahiliye dini üzere cevaplarını alırız. Bunun karşısında Müslümanlar açısından ise neye itaat dediğimizde ancak Allah'a, niçin itaat dediğimizde yaratanın Allah olduğu, yaşatanın Allah olduğu, yani uluhiyetinde de rububiyetinde de tevhid edinmesi gerekenin ancak O olduğu için, hükümranlığında ortağı olmadığından ötürü itaat ederiz. Bu bizim "niçin" sorumuzun karşılığını vermektedir. "Nasıl" sorusuna gelince ise burada müşrikler atalar yolunu izlerken, atalarını buldukları yol üzere bir cevap verirken, müminlerin vereceği cevap "Allah'ın istediği gibi" olacaktır. Kur'an-ı Kerim Allah'a itaatin veya itaat kavramının anlam çerçevesinin nasıllığını bize zaten vermektedir.
Burada "işittik ve itaat ettik…" söylemine değinmek istiyorum. Bunu nasıl anlamalıyız? Bu ifadeden hareketle İslam'da itaatin önkoşulu nedir? Biraz bahsettiniz ama… İtaat ile körü körünelik arasındaki fark nedir?
Kur'an'da itaate dair birçok ayeti kerimenin olduğu malumdur. Yani her şeyden önce İslam bize itaati gerekli kılıyor ama bu itaatin kime ve nasıllığını da açıkta bırakmayarak sınırlarını belirliyor. "İşittik ve itaat ettik…" neyi işittik? Vahyi; neyi işittik? Peygamberden bize gelen tebliği, daveti… Peki, neye itaat ettik; bu vahyin sahibine. Yani esas itibariyle talep çok açık ve nettir. Sonraki üretilmiş değerlerle, kendi indi kanaatlerimizle, süreç içerisinde oluşan bir anlamda geleneksel din anlayışı, atalar yoluyla biz mesajı bulandırmadığımız veya bulandırılmış mesajlara meyil edip çanak tutmadığımız takdirde işitilenin vahiy, uyulanın ise o vahyin sahibi Allahu Teala olduğunu zaten biliriz.
Yani bizden istenen itaat öncesinde bir anlama kavrama ve bir bilgi olduğunu görüyoruz.
Evet, tabi itaat öncesinde oluşan bir neye, niçin, nasıl sorularına baktığımızda bir bilinç olayının tahakkuk ettiğini görüyoruz. Zira itaat bir bilinç üzerine kaimdir. Bilincin olmadığı, gerekçelerin oluşmadığı durumda tabiî ki itaat gibi bir ameliyeye dönüşen durum bir anlam kazanmayacaktır. Oysaki her 'nasıl'ın bir 'niçin'e ihtiyacı vardır ki buradaki 'niçin'lerimizin cevabı bizim nasılımız olan itaatin de zemini olacaktır.
Buradan günümüze gelirsek cemaat diye nitelenen yapılanmaların bireyden istedikleri itaat anlayışını sorgulayabilir miyiz? İlk olarak hâkim anlayış üzerinde konuşursak; 'şeyhine niçin diyen iflah olmaz', 'gassalın önündeki meyyit gibi olmak' veya 'kendini mevcut yapıya teslim etmek' anlayışının itaat karşısındaki konumu nedir?
Evet, bence konuyla ilgili gelinmesi gereken önemli bir nokta da burasıdır. Günümüzde geleneksel din anlayışıyla bir anlamda tahrife uğramış, özü itibariyle, Kur'an'ı Kerim olarak korunmuş olduğu halde insanlar nezdinde mesaj itibariyle sulandırılarak içerikleri ifsada maruz kalmış olan durum, din algısı, din anlayışı maalesef bu durumu ortaya koyuyor. Onun için yoğunlaşılması gereken noktanın bu olduğu kanaatindeyim. Malumunuz "hâkim anlayış demek"; 'doğru / hakikat anlayış' demek değildir. Fakat gel gör ki hâlihazırda hâkim anlayış budur. Bu da bizim, içinde bulunduğumuz toplumun din anlayışını tanımlamak ve burada kendimizin tekrar kitap ile yani Kur'an ile yenilenmemiz, tekrar Kur'an ile arınmamız konusunda nedenli hassasiyet gerektiğini gösteren bir durumdur. Hâkim anlayışın burada 'gassalın önündeki meyyit gibi' itaati talep etmesi, bence şu anda itaat kavramının akide ile doğrudan ilişkilendirilmesi durumunu gündeme getirir. Zira gassal/ yıkayıcı olarak adeta yetki ve sıfatları Allah'tan gasp eden her bir unsur gibidir karşımızda. Yani nasıl ki meyyitin gassala muhalefetsiz, müdahalesiz teslim olması gibi, eğer bir insan da gassal nev'i herhangi bir şeye, insana, makama, kuruma, sisteme muhalefetsiz bir teslimiyeti, itaati kendisi için öngörüyorsa, bir anlamda kendisini Mekke müşrik toplumunun insanı gibi konumlandırmış oluyor. Oysaki Müslüman bir insan meyyitin gassal karşısındaki durumunu ancak her şeyin sahibi, her şeyin bilgisine vakıf olan, her şeyin melekûtu kendisinde olan ulûhiyetinde, rububiyetinde eşi dengi olmayan Allah karşısında yapabilir. Dolayısıyla muhalefet etmemek, müdahale etmemek, tepkisiz olmak, doğruluğundan tereddüt etmeksizin teslimiyet ancak Allah'a mahsus bir itaatin tanımı içerisinde yer alır. "Niçin" sorusunu da, sorgulamak açısından ancak Allah'a yöneltemeyiz. Günümüzdeki din anlayışında da bu durumu dikkate almak zorundayız. Kendini mevcut yapıya teslim etmek şeklinde olsun veya gassala bir meyyitin tepkisizliği şeklinde olsun tevhid akidesini zayi edici boyuta taşıdığımız takdirde böyle bir durumda, riske düşmüş oluruz.
Bu tür yapılanmalarda insanların böyle yanlış yerlere kaymasında kaynağın, birincil kaynağın, ihmal edilmesi veya gölgede kalmasının rolü de önemli.
Tabi, ihmal etmiş olmak belki biraz usulî bir durum gibi, zaafiyet gibi duruyor. Esas itibariyle bugün bozulmaların, ifsatların temelinde yatan sorun doğru bir Allah inancının olmayışıdır. Yani doğru bir Allah inancı olmayınca ardından yanlış bir peygamber tasavvuru, yanlış bir itaat tasavvuru, yanlış bir dar/ülke tanımı tasavvuru ve sonraki yanlış tasavvurları getirir. Haliyle "ilk kaynağı ihmal" tanımının yavan, gevşek kalan bir tanım olduğu kanaatindeyim. Kaldı ki ilgisizlik dahi mazur görülebilecek bir durum değilken! Zira ilk kaynağa teslimiyet noktasında mütereddid bir duruş vardır bugün burada. Yani baştan söylemiş olduğumuz 'işittik ve itaat ettik' demek muhalefetsiz bir teslimiyeti gerektirir. Oysa 'işittik de itaat edeceğiz' yaklaşımı tereddütlü bir duruşun sonucudur. Tereddütlü bir duruş biraz daha ileri gidildiğinde beraberinde sıkıntıları getiren, belki şirke vardıran bir durumdur. Zira şirk inananlar için bir zafiyettir, inanmayanlarla ilgili şirk durumu olmaz; inkâr, münkirler için bir durumdur. Onun için inanıldığı söylenilen karşısında tereddütlü bir duruş şirk ile malul bir düşünceyi getirir. Maalesef içinde bulunmuş olduğumuz, günümüzde kendilerini bir şekilde İslam'a nispet eden insanlarda cahiliyye toplumunun parametrelerini görüyoruz. Ve haliyle burada itaat kavramında da olduğu gibi birçok kavramda özden uzaklaşılması bu mecrada şekillenmiştir.
Kur'an hitabında bir de "Allah'a ve Rasulüne itaat"ten bahsediyor. Bu ifade bazen ikircikli bir yapı olarak algılanabiliyor. Allah'a itaat nedir bununla birlikte Rasule itaat nasıl anlaşılmalıdır?
Kur'an'ın toplamından anlaşılan mana, Allah'a itaat, Allah'ın emir ve yasaklarına isteyerek ve hoşnut olarak teslim olmak, muhalefet etmemek yaşamı bir bütün olarak onun hoşnutluğuna göre düzenlemektir. Şimdi Allah'a itaat Kur'an'ın öncelikli emri olduğu gibi aynı zamanda Resule itaat de Allah'ın öncelikli emridir. Burada esas itibariyle ikircikli bir yaklaşım olmadığı gibi, birisinin bir diğerine tenakkuzu, bir diğerini tekzib etmesi veya farklı bir kaynak da özünde söz konusu değildir. Zira Resule itaati emreden de bizatihi Allah'u Teala'dır. Kaldıki Allah'a itaat nasıl olacak? O'nun Resulüne ve emirlerinin uygulayıcıları aracılığıyla olacak tabiî ki. Kur'an'ın toplamına baktığımız zaman hemen bütün peygamberlerin mesajlarında da biz bu öz ve özeti görürüz. Verilen mesajın özü şu: "Allah'a kulluk edin, Allah'a ibadet edin, Allah ve peygamberlerine itaat edin." Zira itaat, beşeri bir yaklaşımdır, beşeri bir münasebettir; sosyal ilişkilerin tanzimi, dünya hukuku itibariyle düzen ve tertibin teminidir, ilişkilerin ziynetlendirilmesidir. Böyle bir durum haliyle itaati gerektirir, burada Allah'a olan itaat, Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda göstermiş olduklarına itaat ile ancak tahakkuk eder. Sıkıntı, Allah'ın emir ve yasaklarına rağmen başkalarına itaat etmektedir. Yoksa itaat zaten bizatihi emredilen bir durumdur. Hele bu Resule olduğu takdirde ikircikli değildir, bilakis o Resulü işaret eden Allah'a itaat etmiş olması bizatihi tevhidin tezahürüdür. Zira Resule itaati devre dışı bıraktığınız takdirde tevhidi de zayi edersiniz. Bu, tevhidin gereği olan Allah'a imanı parçalayan, Allah'a itaati ınkıtaya, kesintiye uğratan bir durum olur. Mesela Kur'an-ı Kerim'de "Ey iman edenler Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ulu'lemre itaat edin", farklı bir ayeti kerimede bizatihi "Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" ayetleri geçer. Zira Resulün elinin üzerinde de Allah'ın eli vardır. Her itaat edilenin elinin üstünde Allah'ın eli olduğu takdirde, yani itaatin membaı, merciî Allah'a bağlandığı takdirde burada sorun değil bilakis doğruya ittiba/uyma vardır. Resule muhalefet Allah'a muhalefettir.
"Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik" Burada yüz çevirmek nedir? Bu, Resule itaatten imtina etmektir, sakınmaktır. Ki bu bağlamda birçok ayeti kerime bizlere yol göstermektedir.
Ki burada da gördüğümüz gibi Kur'an'da bizden istenen bir şeyi doğru anlamak için ona bütüncül olarak yaklaşmamız gerekiyor. Resule itaat konusunda da…
Muhakkak ki, yani Resule itaat konusu esas itibariyle başlı başına bir sohbet konusu… Ancak şu kadarını söyleyelim ki bu konuda da birçok sapma yine doğru bir Allah inancının olmayışından dolayıdır. Nasıl olmuştur? Ya resullere, peygamberlere Allah'ın uluhiyyet sıfatları nispet edilerek peygamberler ilahlaştırılmış, ya da peygamberler Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda, bizatihi Allah'tan emir alan görevliler sıfatından uzaklaştırılarak sıradan, heva ve hevesleriyle konuşan -haşa- birer insan seviyesine indirgenmişlerdir. Muhakkak ki onlar birer insandırlar; bizim gibi yer, içer, hasta olur, üzülür, yaşar ve Rablerine kavuşurlar. Ancak onlar muhakkak ki Allah'tan vahiy alan, 'heva ve hevesleriyle konuşmayan', onlara itaatin Allah'a itaat olduğunun bize bildirildiği seçilmiş insanlardır. Kısaca Kur'an'da hep şu vurgunun yapıldığını görürüz: Allah'a kulluk, Allah'a ve Peygamberlerine itaat esastır. Asl olan budur, hassasiyetimiz de bu noktada olmalıdır.
Toplu halde yaşayan insanların, ilişkilerinin sağlıklı yürüyebilmesi, huzur ve güven içinde yaşayabilmeleri bir takım düzenlemelerin varlığına bağlıdır. Bu düzenlemelerin uygulanması için de hep bir otoriteye ihtiyaç duyulduğunu biliyoruz. Bu noktada da 'ululemre itaat' anlayışına gelmiş oluyoruz. İlk olarak Kuranın bununla neyi kastettiğiyle başlayalım. Nedir 'Ululemre' itaatten kastolunan? Bunun sınırları nelerdir?
Ululemre itaatin Nisa Suresi 59. ayete bakıldığında Allah'ın emri olduğunu görüyoruz. Demek ki Cenabı hak bütün mahlûkatı bir düzen ve tertip üzere yaratmış, yaratılmış olan hiçbir şeyde tenakkuz olmadığı gibi Allah'ın yasasında/ Sünnetullahında bir değişme yoktur. Cenabı Hak insan yaşamını tertip etmek ve düzenlemek istiyor. Dinin Allah'a has kılınmış olması her yerde; yerde ve gökte her bir şeyin düzen ve intizamının sağlanması ile ilgilidir. Zira Allah'ın emir ve yasaklarına uyulmadığında karaları ve denizleri fesadın kaplayacağını Cenabı Hak bize bildiriyor. Bunun sınırları, belirli tertip ve düzen içerisine alınmış olması kuşkusuz belli bir mekanizmayı, belli bir sistemi, belli bir otoriteyi gerektirir.
Bu anlamda Kur'an'da yine temel kavramlardan olarak bildirilir ki, bu, en üst otorite; egemenliktir. Egemenliğin, otoritenin özü ise ulûhiyettir. Uluhiyeti olana itaat edilir; uluhiyyeti olanın bize itaat noktalarını göstermiş olması, O'nun emir ve yasakları doğrultusunda itaatimizi de gerekli kılar. "Ululemr" de uluhiyyeti olanın bize işaret etmiş olduğu bir itaat noktasıdır. Ayeti Kerimede yine durumun açık olduğu kanaatindeyim. Zira orada kimin ululemr olduğu bize bildiriliyor; '…sizden olanlar…' diyor. Yani sizden olanlar derken Allah'a ve Resulüne itaat edenler. Yani o ayet bağlamında Müslüman olanlardır; ikincisi yine Kur'an'ın toplamından ve Peygamberimizin hadislerinden anlıyoruz ki ululemrin bir diğer hususiyeti takva ve ehliyet sahibi olması, müşavereyi de esas almasıdır. Müslümanların kendi aralarından takva ve ehliyet sahibi gördükleri, kendilerinden olan birisini emir tayin etmiş olmalarıdır. Bu durumda İslam toplumunun, ümmetinin belki cemaatin artık kendi ölçeğinde tertip ve düzenin sağlanması için böyle bir durumun tahakkukunu emretmiş ve tahakkuk eden yeni durumda da baştaki emire itaati zorunlu kılmıştır, Bunu bize Allah emretmiştir.
Sonuçta buradaki itaatin de körü körüne bir bağlılık olmadığını ve belli sınırları olduğunu anlıyoruz.
Tabi ki, burada kesinlikle körü körüne bir durum olmadığı gibi bir muhalefet mantığı da yoktur. Burada bütün meselelerde olduğu gibi ifrat ve tefrit olayı yine önem kazanıyor. İfrat ve tefritten imtina etmiş olmanın yolu sapmaların ortalamasına teslim olmak değildir.! İfrat ve tefritten imtina etmenin, sakınmanın yolu vahye teslim olmaktır; mutedil olmak, adl üzerine, mizan üzerine, kıst üzerine olmaktır. Aslında vahye teslim olmak dahi, körü körüne bir teslimiyet değildir. Neden? Fıtratın, aklın ve de nakli imkânlarının toplamı bizi vahye götürüyor. Bir bilme, anlama, tefekkür ve iman var, değil mi? Neticede burada bir başıboşluk değil bilakis isteyerek, anlayarak ve bilerek bir kabul vardır. Bu, 'Ulumemre itaat' için de aynıdır. Aksi durumlarda ise her iki yöne savrulma, itidalden imtina edilen bir durum olduğunu görürüz. Mesela birtakım İslami yaklaşımlara baktığımızda bunun çok sıkıntılı tezahürlerini görüyoruz. Şöyle ki, ya samimiyet, sözümona ihlâs(!) adına körü körüne bir teslimiyet, ya da, sorgulama adına, değerlendirme adına, körü körüne teslimiyet olmaması adına her şeyde isyankâr, muhalif bir tavır. Burada da düşüncenin, bir yapıya, cemaate, bir ümmete dönüşmesine engel bir başıboşluk görüyoruz. Oysaki her ikisi de yanlıştır; körü körüne bir teslimiyet olmadığı gibi tahakkuk eden şartlar muvacehesinde bir muhalefet, bir başıboşluk, asilik ruhu da olmamalıdır. Zira her iki tavır da özünde İslam'a terstir.
İçinde bulunduğumuz kültür ve dahi âlem-i İslam "devletin âli menfaatleri" veya "hikmet-i hükûmet" gibi bir takım kaygılar oluşturarak gerekçelendirdi 'Ululemre itaat'i. 'Ulumemre itaat'ın geçirdiği tarihi serüven üzerinde ve de Akaid kitaplarına kadar girmiş bir anlayış "başınıza getirilene fasık / facir de olsa itaat ediniz" telakkisi… Bu anlayışı neredeyse 'itikad' haline kadar getirecek süreç ve bu sürecin sonuçları üzerinde duralım…
Biz bu sorunuzun cevabını kısmen "Milli Din Arayışı" kitabımızda verdik.
Peygamberimiz ve sonrasındaki Halifeler esas itibariyle tevhidî duyarlılıkla hareket etmiş ve gelecek kuşaklara miras olarak da yönetim tarzlarıyla uyumlu siyasî bir bilinç devretmişlerdir. İslâm toplumunun ilk döneminde Halifelik unvanı ruhanî bir nitelikle kullanılmamıştır. Halife için unvan, tam olarak "Halifetü'r-Rasûl" (Peygamberin Halefi) şeklinde kullanılmış olup halifeliğin Allah'a ait (halifetullah) olmadığı vurgulanmıştır. Hatta Hz. Ömer'in yöneticilik unvanı olarak, Halife'den ziyade, "Emir el-Mü'minin" (Müminlerin yöneticisi) şeklinde kullanımı tercih ettiği bilinmektedir. Nitekim Hz. Ebubekir'e "Allah'ın halifesi" denildiğinde buna karşı çıkarak "Ben Allah'ın değil Allah Resûlü'nün halifesiyim" diye açıklamada bulunduğu da bilinmektedir. O'nun bu açıklamasında, hem halefliğin peygamberliğe değil siyasî yönüne olduğu ve hem de halifeliğin ruhanî bir yönünün olmadığına dair şiddetli bir vurgu vardır. Ancak sonra gelenler bu hassasiyeti aynı ölçüde gözetmemiş, iktidâr için din faktörünü bütün cömertlikleriyle kullanmışlardır. Emevîler, Abbasîler ve daha sonra Osmanlılar dönemi bunun somut örnekleriyle doludur. Bütün bu yapılanlar ile hem peygamberlik sıfatı hem de İlahî hukukun gaspı söz konusuydu.
Muaviye, "Yeryüzü Allah'ındır ve ben de Onun vekiliyim." derken II. Abbasi hükümdarı Ebu Cafer el-Mansur, "Ey insanlar Allah'ın bize bahşettiği hukuk sayesinde sizlere baş oldum… Ben Allah'ın yeryüzündeki vekiliyim." diyordu. Osmanlı Padişahları da, 'Allah'ın halifesi', 'Allah'ın yeryüzündeki gölgesi', 'Tanrı'nın yeryüzüne uzanan eli', 'Allah'ın kılıcı' lakaplarını kullanıyor ve sultanı Allah'ın seçtiğini iddia ediyorlardı. Böylece yapılan bütün işler kutsal sıfatlarla perdelenmiş oluyordu. İlâhî kanunlarla yönetme, ilahî yetkiyle yönetmeye, oradan da ilahî sıfatlarla donanmış yöneticilerin kendilerini ve fiillerini tartışmasız kılmaya götürmüştür. Sonrasında oluşan / oluşturulan fırkalar kendilerine kutsal(!) avantajlar sağlama yoluna gitmişlerdir. Yani yasa uygulayıcılığı mukaddes kişiliğe dönüşmüştür.
Emevîlerin ilâhî salahiyet iddiaları farklı konularda olduğu gibi sonraki dönemlerde kelâmî tartışmalarla akideye taşınmıştır. Bu bağlamda tartışılan konuların siyasî arka planı dikkate alınmadan bir netliğe varmak veya rivayetlerin sıhhatine dair fikir yürütmek isabetli olmasa gerek. Zira Emevîlerin bir takım delillerini ve bunlara yönelik oluşan itiraz gerekçelerini idarelerini haklı göstermenin aracı olarak ileri sürdüklerinde şüphe yoktur.
İlâhî yetki ve sıfatla yönetmeye kalkışma kuşkusuz salt sosyolojik tezahürden ibaret değildir. Zira bu fiil, akideyle de yakından alakalıdır. Hâkimiyet/egemenlik kavramlarıyla doğrudan ilgili olan bu durum, Allah'a ait yetki ve sıfatların başkaları tarafından kullanılıp kullanılmadığını da belirler niteliktedir. Yani emr ve hüküm, tevhid ve şirkin doğru anlaşılmasında temel kavramlardandır. Hülasa bu, Uluhiyyet ve Rububiyyet ile doğrudan ilgili bir konudur.
İlâhî yetkiyle/sıfatla yönetme iddiası, Şiî akidesinde de masumiyet olarak yer almıştır. Görmek zorundayız ki bu inanç, dönemsel ve politik olmanın da ötesinde akidevî bir kabul olarak karşımızda durmaktadır. İmam'ın masumiyeti; masum olarak tayini, günahlardan pâk ve münezzeh olması, hiçbir surette hata etmeyeceği kanaati, her söz ve hareketinin ancak hak ve doğru olduğu inancı İlahî yetkiyle donanmanın bir başka felaket alanıdır. Keza Şiilikte imamların önemli sıfatlarından birisinin de peygamberlerde olduğu gibi 'ismet sıfatı' olduğuna itikad edilir. Ehl-i Beyt dostları olarak nitelenen Şiîler, tıpkı peygamberler gibi on iki imamın da masum olduklarına inanırlar ve dolayısıyla onları da tartışılmaz kılarlar.
Geleneksel kabule baktığımızda, yani Allah'a itaat etmeyene de itaat edilebileceği; fasık/facir dahi olsa itaat edilmesi gerektiği, devletin ali menfaatlerinin esas alınmasının gerektiği v.s. yaklaşımı ifsadi bir durumdur; bunun tevhid akidesiyle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Burada, eğer Şer'î Şerif'in yürürlükte olduğu, bizatihi Allah'ın emir ve yasaklarının yürürlükte olduğu bir durum söz konusu ise –ki böyle bir durum yok- kuşkusuz bir sorun olmayacaktır. Kaldı ki böyle bir durumda dahi Allah'a itaatsizliğin olmadığı takdirde itaat söz konusudur. Ancak bir çok konuda olduğu gibi sapla samanın karıştığı, içeriği değiştirilerek her ne şekilde olursa olsun laik, demokratik, ilke ve inkılâplarla yönetilen her bir sistemi, adeta şer'î şerif devleti gibi göstererek onların da itaat edilmeyi hak ettikleri şeklinde bir yaklaşım, hâkim görüş olsa da kesinlikle fasid bir durumdur.
Konuyu toparlayacak olursak "devletin âli menfaatleri", "başınıza getirilene fasık/facir de olsa itaat ediniz" telakkisi… Siyasi, politik taleplerdir ve İslami değildir. Şer'î Şerife uymayan Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenlerin emir ve yasakları fasiddir ve uyulmayı değil reddi, yalanlamayı gerektirir.
Bir de 'saliha kadınların eşlerine itaat edenler olduğu' veya 'çocuğun anne babasına itaatı'ndan bahseder. Kur'an'da bu bağlamdaki ayetleri nasıl anlamalıdır?
Saliha kadınların eşlerine, çocuğun anne-babasına itaati, öncelikle Allah'ın emridir ve aynı zamanda fıtridir. Bunun sınırı, emrin, Allah'a isyan unsuru taşımamasıdır.
"Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim."(29/8) Bir ailenin dirlik ve düzeninin sağlanması, bireylerin aile olması itaat mekanizmasını zorunlu kılar. Allah'ın hudutları çerçevesinde itaat edilecek bu kişi, kadın için eş, çocuklar için de anne-babadır.
Bir evin reisi olan erkekte Allah'a isyan durumu yoksa aslolan orda hane halkının evin reisine itaatidir. Çocukların anne–babalarına itaati de böyledir. Bu bağlamdaki ayetlerin tümünde ölçü budur.
Peki "Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir" ayeti nasıl anlaşılmalıdır?
Kâfirlerin ve münafıkların duruşu ve talepleri kuşkusuz gayri meşrudur. Cenabı Hak onlara ister içerik itibariyle isterse yöntem, üslup itibariyle asla itaat edilmemesini, Peygamberimizin şahsında ümmete bildiriyor. Buradan kâfirlere ve münafıklara itaat edilmeyeceğini; velevki "davanın selameti", "davanın maslahatı" gibi birtakım usulî faydacı yaklaşımlar insan aklına gelmiş olsa, ön plana çıkmış olsa bile asla kâfirlere ve münafıklara itaatin söz konusu olmadığını öğreniyoruz. Zira davanın selameti Şer'i Şerif'e ittiba ile olur. Davanın selameti, itaatin meşruiyetini almış olduğu vahye denk düşüp düşmemesinde aranmalıdır. Bu, sonraki dönemlerde de bir yöntem sorunu olarak karşımıza çıkan bir durumdur. Cenabı Hak adeta işin başında kâfirlere ve münafıklara itaat etmemelerini peygamberlerine emrederek sonradan gelenlerin böylesine bir hataya düşmemelerini ve düşüp de hele hele, işte bunu maslahat adına, günü kurtarma adına, davanın selameti adına hatta davayı put edinmeye dönüştürebilecek olanların muhtemel hatalarının önünü işin başında kesiyor. Keza bizler hep parça resimler üzerinden hesap yaparken, her şeyin bilgisine sahip olan Allah, bize, resmin bütünü üzerinden emretmektedir. Her şeyin sahibi ve bileni muhakkak ki o'dur.
Burada biraz farklı olduğu halde şu noktaya önemli olduğu için özellikle değinmek istiyorum: Bir Müslüman'ın Allah'ın şeraitinden kaynaklanmaksızın hâkimiyeti tek başına birilerine, bir yere veya makama vermiş olması, hâkimiyeti onlara özgü kılması esas itibariyle yanlışın bizatihi kendisidir.
İtaat noktasının ibadet ve kullukla da ilintili olduğunu görüyoruz. Örnek olarak Peygamberimizin Tevbe Suresi 31. ayetinin tefsirini verebiliriz. Tirmizi'nin Adiy bin Hatem (r.a.)'den rivayet etmiş olduğu hadiste; "Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka Rabb'ler edindiler." âyetini Resûlullah'ın tefsir ettiğini bildirir. Adiy bin Hatem; Dedim ki; "Onlar hahamlara ve rahiplere ibadet etmediler; Onlara tapmadılar." Resûlullah (s.a.v.); "Evet onlar halka helal olanı haram, haram olanı helal kıldılar. Halk da onlara uydu. İşte bu, onlara ibadet etmeleri, onlara tapmaları demektir." Peygamber efendimiz burada rab edinmenin itaat ile nedenli örtüşük olduğunu çok veciz bir şekilde bize bildiriyor.
Resûlullah (s.a.v.)'ın âyet-i Kerîmeyi tefsirine dair Şehid Seyid Kutup'un paylaşımı da çok açıklayıcı: "...Şeriat ve hükümde başkalarına tabi olmak, insanı dinden çıkaran bir ibadettir. İnsanların birbirlerini Rabb edinmeleri de işte budur. Bu da kulluğun kesin bir delilidir. Bu din, bunları ortadan kaldırmak, yeryüzünde insanı Allah'tan başkasına kulluk etmekten kurtarmayı ilan etmek için gelmiştir...
Şunu da hemen belirtelim ki teşriî yetkisi, sadece kanunî hükümlerle sınırlı kalmaz. Nitekim "şeriat" terimi günümüz insanlarının zihinlerinde bu dar anlam biçimiyle anlaşılmış. Düşünce ve metotlar, değer ve ölçüler, gelenek ve göreneklerin hepsi de teşriî konusuna girerler."
Bir de kişinin kendi hevasına itaati vardır. Bu daha az riskli değildir.
"Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü?..."(25/43)
Bilinmeli ki, heva-hevesini ilah edinen, arzu ve tutkularının kölesi olandır. İlâhına ibadet eder gibi, o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Allah'tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilahların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevasıdır."
"İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir..."(2/165) Burada da sevgi itaatin sebebi olarak görülmektedir. İtaat edilen kesinlikle en çok sevilen olmalıdır. Sevginin tecellisi de itaattir. Allah için sevmek ayrıdır, Allah'ı sever gibi sevmek apayrıdır. Günümüzde birçok insana baktığımızda ağabeylerini, üstatlarını, hoca efendilerini, ideologlarını, kavimlerini, makam ve mevkilerini Allah'ı sever gibi seviyorlar. Bu da mutlak itaate dönüşen bir sürece gidiyor.
İbrahim (a.s) babasına "şeytana tapma." diyor mesela. Orada şeytana tapmak kuşkusuz şeytanın bir tapınma nesnesi olduğundan değildir. Tarih boyunca şeytanı bir tapınma nesnesi olarak gören bir zümre de olmamıştır. Orada "Ey babacığım, şeytana tapma." denilirken "şeytana itaat etme" durumu söz konusudur. Allah'ın emir ve yasaklarını bırakarak şeytanın istek ve arzularına yönelerek ona teveccüh etme, itaat etme durumu vardır.
Veya Firavun İsrailoğullarına "ben sizin rabbiniz değil miyim?" derken bizatihi yaratan, rububiyyet anlamında rabblik anlamından öte uluhiyyet anlamında emir ve egemenliğine itaat talep etmiştir.
Hocam kıssalardan bahsettik. Ancak günümüzdeki bazı insanlar bu kıssaları okurken, o zaman olup bitmiş bugüne yansıyan bir yönü olmazmış gibi görüyor. Mesela Adiyy b. Hatem olayını okurken kendilerini buna göre değerlendiremiyorlar.
Muhakkak ki, sohbetin başında da söylediğim gibi yani bir düşüncenin hâkim olması demek, hakikat / doğru düşünce olması demek değildir. Bozulmanın başladığı yer Kur'an'dan imtina edilip uzaklaşıldığı noktadır. Biz tekrar o noktaya dönerek bu bozulma durumunun düzelmesini sağlamalıyız.
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda bize, 'size ve sizden öncekilere verdiğimiz gibi sizden sonrakilere de uyarı olsun' diye bir mesajın merkeze alındığını görmekteyiz. Kur'an ayetlerinin hususiliği veya birtakım vuku bulan meselelerin hususiliği onların umumi ve evrensel/ âlemşümul bir mana, mesaj içermesine engel değildir.
Mesela, "Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin kâfirlerin ta kendileri olduğu." ayeti okuduğunda, bu ayetin Kitap ehliyle ilgili indiğini birisinin söylemesi üzerine, Huzeyfe (r.a)'nin vermiş olduğu cevap çok manidardır: "Siz onları ne de güzel kendinize kardeşler edindiniz. Her kötü şey onlara güzel şeyler de sizlere öyle mi? diyerek taaccüplerini bildiriyor. Biz, geçmişte Resulullah (a.s)'ın hitabına konu olan, din olarak bize emrettiği durumların ve hele hele bu Kur'an ayetlerinden birinin tefsiri ile ilgili hükmî bir durum ise bunu geçmişe münhasır bir durum olduğunu düşünmüş olmamız Kur'an'ı da doğru anlamamış olmamızdandır. Bunlar, bizatihi bize, şu anda konuşan size, bana ve herkese hitabeden ilahi emirlerdir.
Son olarak, biraz daha popüler bir ifadeyle soracak olursak, 'itaat'ın olması gereken en kuvvetli halkası nedir?
Başta da söylediğimiz, neye ahdetmiş isek, akdiniz neye ise ve kiminle misaklaşmışsanız (sözleşmişseniz) 'itaat'ın olması gereken en kuvvetli halka ve bütün itaat ameliyelerinizin kendisiyle anlam kazanması gereken tek bağ o olmalıdır. Müslüman için bu, Âlemlerin biricik rabbi olan ve kendisinden başka İlah olmayan Allah'tır. Yaratılış gerekçemiz olan kulluk vazifesinin gereği de bu minval üzere itaattir.
Bireyi ve toplumu ilgilendiren boyutuyla itaat, son derece öneme sahip bir kavramdır. İtaatin fıtrî, aklî ve naklî delilleri vardır. Dikkat edilecek olunursa bu deliller aynı zamanda tevhid akidesi üzere olunmasının da delilleridir. Nasıl ki hem fıtrî hem aklî hem de nakli deliller tevhidi işaret eder aynı şekilde itaatte öylece delillere gerekçelere dayalıdır yani bireysel ve toplumsal huzur ve düzenin; Müslümanca yaşama ortamının temini için zorunludur.
Birey için itaatin gerekliliği, sağlıklı bir ruh yapısının yanında kulluğunu doğru ve başıboşluktan uzak yapmasının imkânını da sağlar. Toplum için de özü itibariyle bu böyledir.
Hülasa itaat, insan yaşamını anlamlı kılan zorunlu bir unsurdur. İtaat etme ve edilmenin sınırı vahiydir. Bu, fıtrî, aklî ve naklî doğruların toplamına karşılık gelir.
Hedefi belli olana yol yakındır. İtaat, hedefini belirleyenlerin amelidir; bireyin ümmete giden yoldaki sağlıklı yürüyüşünde bir olmazsa olmazdır itaat... Müslüman'ın cehd ve gayretini anlamlı kılan bir olgudur o.
Rabbimiz hepimizi ancak kendisine itaat edenlerden kılsın…
Hocam değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim.
Teveccüh edip soru yöneliğiniz için ben de teşekkür ederim.
Kaynak: Ramazan Yazçiçek ile "İtaat" üzerine Mehmet Dal tarafından yapılan bu röportaj, Nida Dergisi, Malatya Haziran 2008, s: 128, s. 31-40'de yayımlanmıştır.
