1. YAZARLAR

  2. Zehra Ç. Türkmen

  3. Yüreklerdeki Enkaz ve Yanılgı

Zehra Ç. Türkmen

Yazarın Tüm Yazıları >

Yüreklerdeki Enkaz ve Yanılgı

Ekim 2001A+A-

Gözlerinden süzülen yaşlarla tanıdım Hatice Teyzeyi. Yol kenarında oturmuş, elindeki tüpüyle bekliyordu. Yanına yaklaşıp "bir derdin mi var" diye sormam anlamsızdı o an. Hiç yıkılan, yakılan bir şehre derdin var mı diye sorulur muydu.

Usulca yanına sokuldum. Ne oldu diye sormama gerek kalmadan yaş dolu gözlerle "zalim bunlar, bizi soğuktan öldürecekler" diye konuşmaya başladı.

Biten tüpünü yenisiyle değiştirmek için Kızılay'ın yardım çadırına gitmiş. "Git başka yerde değiştir, yenisini veremeyiz" demişler. Şaşırmış kadın ve kendinden önce ölen yorgun gözleriyle neden diye sormuş, neden? Tüpün üzerinde Kızılay amblemi yok, bunu sana biz vermemişiz diye cevap vermişler. Susmuş, anlam verememiş ne demek istediklerine, üşüyen bedenine bir de yüreği eklenmiş ve sonra çaresizce, yaslı yüreği, yaş dolu gözleriyle beraber geldiği yolu yorgun adımlarıyla geriye doğru yürümüş, yürümüş...

Ve işte o zaman, geçirdiği 65 yıllık ömrüne hiç hem de hiç anlam verememiş.

Sonra anlatmaya başladı ağır adımlarla yıkık barakasına ilerlerken kahır dolu yüreğinde birikenleri. "İki kere öldüm" diyordu, "iki kere öldüm ben". 17 Ağustos depreminde yitirmişti kendi tabiriyle dağ gibi oğlunu. Ve sonra Kaynaşlı depreminde 25 yaşındaki biricik, güzel kızını. Kimsesi kalmamış geride torunlarından ve kulakları duymayan 78 yaşındaki Hasan amcadan başka.

Adeta yüzüne çizmişti acının haritasını. Sanki dünyanın bütün kahrını taşırcasına iç geçirdi birden. Ve sonra yüzüme döndürdü kan çanağı gözlerini. "Nerden geldin, ne yaparsın?" Ve yarama dokunurcasına, "okul var mı, okur musun?" diye sordu.

İşte o an anlattım ona, anlatmaya başladım anlayabileceği en yalın dille yaşadıklarımızı.

Ah kızım, bu bize az dedi, bu depremler bize az. Ve sonra acıyı lezzete dönüştüren vakarlı sesiyle Hacer'i bilir misin, Hacer'in hikayesini bilir misin diye sordu. Ses çıkartmadım. Anlatsın istiyordum; çünkü konuştukça yüreğimin büyüdüğünü, yüreğimin kendi bedenimden taştığını hissediyordum.

"Sabretti Hacer, sabretti" diye başladı. "Ama mücadele de etti. İki yol arasında koştu durdu. Hiç yılmadı ve Mevlam ona, kudreti büyük Rabbim ona sabrının karşılığını verdi. Zemzemin kaynağı Hacer'dir" dedi. "Zemzem Hacer'e bir teslimiyetin hediyesidir" diye ekledi.

Ve sonra, "Bilmem anlatabiliyor muyum?" dedi. "Ben okuma bilmem kızım, siz daha iyi anlarsınız bunları. Yanlış söylüyorsam bana söyle." Ve ardından nasihat edercesine "size zulmedenlerin karanlığını sakın unutturmayın" diye bitiriverdi sözcüklerini.

Haklıydın Hatice teyze, haklıydın. Hacer'di ve mücadelesiydi zemzemin kaynağı. Direnişin de kaynağı olmalı Hatice teyze; direnişin de, dirilişin de, zulmün de, depremlerin de...

Ve sonra...

Ayrılırken damarlarımdaki bütün kanı çekercesine sıkı sıkıya tuttu ellerimi ve toprağa işleyen bir türkü misali akan yaşlı gözleriyle "yine gel" dedi "yine gel". Sonra avuçlarını göğe kaldırdı, dua oldu. Ve giderken ardımdan yeniden seslendi "sakın bizi unutma, gelemesen de dualarını yolla."

Acılar düğümlenirken boğazımda, yıkılan şehrin enkazı altında yeniden dirilmişti sanki yüreğim. Yol boyunca yürürken gördüğüm manzarayı hangi ressam kağıda dökebilirdi acaba? Ve hangi makine yıkık şehri mesken tutan çocukların çadır aralarından gelen hüzünlü oyun cıvıltılarının, çaresiz, suskun, donuk yüzlerin, yanık ve dağınık yüreklerin resmini çekebilirdi ki?

Ve kim unutabilirdi ölümle doğumun bir arada yaşandığı zamanlan? Unutmak kolay mıydı 9 yaşındaki Faruk'un kaybettiği babasının resmini koynunda taşıdığını? "Öğretmenim bu benim babam, ona her gün dualar ediyorum" derken çocuk saflığında, yaşla dolan gözlerini?

Unutmak kolay mı çadırda açılan iftar sofrasında paylaşılan bir kaşık çorbanın tadını? Ve enkaz altında hayat bulan bedenlerle kılınan namazların, teravihlerin lezzetini? Yaşanılan bunca zamanları unutmak kolay mı?

Sorumluluklarımızı, zorunluluklarımızı yerine getirmek, acıları paylaşmak, acılara ortak olmak, onları onarmak kolay mı?

Evet canlardan ve mallardan eksiltme ile yapılan bir sınav ve bir an meselesiydi yaşam. Önemli olan yaşamın neresinde durduğumuz, nasıl yaşadığımız ve hangi rolleri üstlendiğimiz değil miydi?

İşte öyle bir an geldi ki örtümüzden dolayı bize tiksintiyle bakanlara önce biz uzattık yardım etlerimizi, önce bizi tanıdı utangaç yüzleri. Ve öyle bir an geldi ki senin adını ağzına almayan diller o gün senin gazabının dehşetinden yine senin rahmetine sığınır oldular. Kimi kalpler o gün çürümeye yüz tutarken, kimileri ise yıkık kentin enkazı altında hayat buldu yeniden.

Ve bugün tam iki yıl geçti yaşanılan depremin üzerinden. Neler değişti kim bilir hayatlarımızda. Ve bir kez daha sormak gerek kendimize, depremin depreştirdiği bir şeyler var mı yüreğimizde acaba? Yoksa depremle nasıl yaşamamız gerektiğini mi öğreniyoruz ekranlardan? Ya da fay hattının hangi güzergahta yer aldığını mı? Hangimizin evi daha sağlam, hangimizinki sağlam değil, bunları mı tartışıyoruz imanımızın sağlamlığına bakmadan? Acaba yüreklerimiz de evimiz kadar sağlam mı diye sormadan? Bunları mı tartışıyoruz hiç usanmadan, hiç uslanmadan?

* * *

Ve şimdi elimde depremde yıkılan bir evin enkazı altından çıkan 1972 yılına ait bir öğrenci karnesi duruyor. Acı dolu bir tebessüm sarıyor yüzümü. Karnenin hemen üstünde yer alan "Kızılay her felaketin karşısında daima insanlık hizmetinde" yazısı, Hatice teyzeyi hatırlatıyor bana. Bu ibret verici belgeyi görseydi, kendisine felaketin tam orta yerinde bile bir tüpü çok gören Kızılay'ın 29 yıldan beri süren yanılgısını daha iyi anlardı.

* * *

Ve satırlarımın sonuna yaklaştığımı hissettiğim şu anda, yıkık şehrin enkazı altında filizlenen tüm dostlarıma selam yolluyorum. Sevinci ve hüznü paylaştıkça büyüyen, büyüdükçe eskimeyen yüreklere. Yaşama sevincini her daim koruyanlara. Sevdasını, aşkını kelimelerle arındırarak, durulanmış sözcüklerle aydınlığa çıkanlara. Ve Hatice teyze sana da selam yolluyorum.

Acılar denizinde yıkanan ellerinden bir kez daha öpüyorum.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR