1. YAZARLAR

  2. Halime Gerçek

  3. Şehir Tiyatroları Sahnesinde “Savaş ve Kadın”

Şehir Tiyatroları Sahnesinde “Savaş ve Kadın”

Aralık 2005A+A-

Eski Yugoslavya çift kutuplu dünyanın "bağlantısızlığı" seçmiş ülkelerindendir. Sloven, Boşnak, Sırp, Hırvat, Türk, Makedon, Çingene, Karadağlı, Arnavut elli yıla yakın bir süre kendi etnik kimliklerini yitirmeden "yurttaş" kimliğinde buluşarak kendi bağları içinde yaşamışlardır.

Ta ki "tek kutuplu dünya" görüşünün etkin olmaya başlamasıyla probalkanizasyon senaryosunun sahneye konuluşuna ve diğer yandan milliyetçilik hareketlerinin yükselişe geçmesine dek. Bu noktadan sonra farklı etnik grupların bir arada yaşayabildiği dönemler katledilmiş, köyler yağmalanmış, mahremiyetler çiğnenmiş, toprak toplu mezarlara örtü olmuştur.

Bugün ise dağılmış bir ülkeden çıkmış beş yeni devlet özerk bölgeler şeklinde eski Yugoslavya toprakları üzerinde yaşıyor.

İstanbul Büyük Şehir Tiyatroları'nın bu sezonunda yeni sahnelenen "Kadın ve Savaş" Yugoslavya'nın dağılma sürecinde yaşanan etnik savaşları ve bu savaşta tecavüze uğrayan Bosnalı bir kadını hikaye ediyor.

Oyunun yazarı Matéi Visniec, Romen asıllı olup 1956 doğumludur. Oyun Yugoslavya'nın dağılma sürecinin tamamlandığı 1996'da yazılmıştır. Yazar, oyuna, kadın bakış açısını hakim kılmaya çalışmıştır.

Oyunun yönetmenliğini Orhan Alkaya üstlenmiş. Orhan Alkaya; bu oyunun yön göstermek ya da bir ideolojik önermede bulunmak yerine savaşta kadının hedef alınışı sürecini analiz ettiğini söylüyor. Alkaya; bugün Türkiye'de etnik aidiyetleri birbirine karşı tahrik etme sürecinin ciddi biçimde hız kazanmış olmasına karşı bir söz söyleme arzusuyla bu oyunu böyle bir dönemde sahnelediğini vurguluyor.

Aslı İçözü, Gülen Kahraman ve Muzaffer Berişan'ın rol aldığı "Savaş ve Kadın" kendi dışlarında oluşmuş bir şiddete farklı dozlarda maruz kalmış iki kadını anlatır. Balkan kadını olan Dorra, savaşın yurdunun ideallerini ve mahremiyetini tecavüze uğrattığı bir tarafı temsil ediyor. Amerikalı bir psikolog olan Kate ise savaş kışkırtıcısı zengin kuzeyin karşı vicdanını temsil eden diğer kadındır. Balkanlı erkeğin ruhunu temsil için de yönetmen Alkaya oyuna akordeon çalan bir figür eklemiş.

Oyun boyunca psikolojik tedavi gören Dorra'nın iç çığlıklarını sahneye yansıtan erkek oyuncunun çaldığı Balkan şarkıları oyuna çok güzel bir renk katmış.

Hikaye Amerikalı psikolog Kate'in Yugoslavya'da etnik çatışmaların sıcaklığını devam ettirdiği bir dönemde Yugoslavya'nın çeşitli yerlerindeki toplu mezarları kazan bir ekibe psikolojik destek için görevlendirilmesiyle başlar. Çalıştığı ekibin yanında savaşın darmadağın ettiği toprakların örttüğü cesetlere şahitlik yapar. Yaklaşık on yedi toplu mezar açılışında bulunur. Her defasında umutları yıkılır. Bu duruma dayanamayan Kate'in psikolojisi bozulur. Kendi geçmişiyle, tarihiyle, bugünkü dünyada Amerikalı olma haliyle yüzleşen Kate belki de bu görevi yapma amacını bulmak için Bosna'da kalarak gönüllü yardım ekiplerine katılır. Bu vesileyle savaşta tecavüze uğrayan kadınların psikolojik tedavi gördüğü bir Amerikan hastanesinde görev alır. Dorra ise bir grup asker tarafından tecavüze uğramış ve tedavisi için Kate görevlendirilmiştir.

İlk perdede Kate, savaş meydanlarında kendini gösteren askerin zihin yapısını, halklara zulmü reva gören vicdanını, kadının bedenini de savaşına katmadaki ruh halini bir bakıma savaşın mantı(ksızlı)ğını anlamaya yönelik birtakım psikolojik önermeler yapıyor; cevap aradığı sorulara seyirciyi de davet ediyor. Ayrıca Batının sömürü politikalarına yönelttiği eleştirilerini "Batı taş yığınlarından oluşan devasa bir dağa benzer." sözleriyle özetliyor. Öte yandan Dorra tedaviye cevap vermemek için direten, kendini sessizliğe gömmüş, savaşın ezdiği değerlerinin acısı yüzüne yansımış bir Balkan fotoğrafıdır.

İkinci perdede Kate ve Dorra birbirlerinin acılarını paylaşmaya yönelik bir dostluk kurarlar. Kate, Dorra'yı tedavi için geldiği bu hasta odasında kendisine psikolojik travma yaşatan buhranları dillendirir. Aynı savaşın kadınlara yansıyan iki farklı tarafı sahnededir artık. Dorra'nın karnının da bir toplu mezar olduğunu, orada bir hayat ışığının kurtulmayı beklediğini düşünerek onu bebeği doğurmaya ikna etmeye çalışır.

Oyunda Bosnalı bir kadın olan Dorra'nın etnik kimliği saklı bırakılmış, hangi etnik kimliğe sahip askerler tarafından tecavüze uğradığı da açık vurgulu bir şekilde belirtilmemiş. Oyunun başka bir vurgusu da sahneye Dorra'nın duyguları olarak yansıyan Yugoslav şarkılarının aynı sahnenin uzamı içinde olmasına rağmen Kate tarafından duyulmamasıdır. Bu, iki farklı kültürün anlayışlarını ayırmak için düşünülmüş olabilir.

Balkan kadını olan Dorra'nın gözüyle Yugoslavya topraklarında yaşayan her etnik grubun kültürüne ilişkin her birine eşit mesafede yaklaşılarak o etnik grubun şarkıları eşliğinde bilgiler verilmiş.

Sahne dekoru ve her iki kadının ruhsal durumlarına göre yapılan ışıklandırmalar görsel anlamda da oyunla bütünleşmiş. Dorra'nın kostüm tercihinin beyaz ve elbise olması, yalın ayak sahne alması savaşın viraneye çevirdiği bir kimliğin sembolü açısından oldukça başarılı.

Oyun, Kate'in görevini tamamlayıp ailesine dönmesi, Dorra'nın hayata yeni bir filiz vermek ilhamıyla bebeğini doğurmaya karar vermesiyle son bulur.

Savaşın kadınlara yansıyan acı yüzünün Şehir Tiyatroları sahnesinde gösterildiğini görmek sevindirici. İnsanlık tarihi açısından çok acı tecrübelerin yaşanmasına yol açan Yugoslavya'nın dağılma sürecindeki savaşlarda acıların en ağırı ve yıkımların en büyüğü yoğun olarak Müslümanların yaşadığı Bosna-Hersek'te gerçekleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tarihin en büyük katliamlarına şahit olan Bosna-Hersek'teki Müslümanlara çok fazla değinilmeyip bir iki sözle geçiştirilmesi oyunun en ciddi eksiğidir.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR