1. YAZARLAR

  2. Yahya Fırat

  3. Mültecilere Karşı Durmayan Hayâsızca Akın

Mültecilere Karşı Durmayan Hayâsızca Akın

Eylül 2022A+A-

Üzerinde yaşadığımız topraklar, yüzyıllar boyunca savaş, çatışma ve ekonomik sorunlar nedeniyle göç aldı. Osmanlı-Rus savaşları, Balkan savaşları ve çeşitli nedenlerden dolayı yapılan nüfus mübadelelerinde binlerce insan evini, yurdunu terk edip göçmen, mülteci veya sığınmacı konumuna düştü. Başka diyarlara göç eden her mülteci siyasal ve sosyal engellerle karşılaştı. Bugün de muhtelif sorunlardan dolayı Suriye, Afganistan, Irak gibi ülkelerden gelen mülteciler, Türkiye’de özdeş bariyerlere takılıyor. Bunun yanında kitle iletişim araçlarının dijitalleşmesi, sosyal medya platformlarının rutin hayatın bir parçası haline gelmesiyle mültecilerin karşılaştığı sorunlar katmerleşti.

Türkiye bugün 4 milyonu Suriyeliler olmak üzere yaklaşık 5 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor. Türkiye, Esed rejiminin 2011’den bu yana sistematik olarak gerçekleştirdiği katliam ve yıkımdan kaçan Suriyeli sığınmacılara kucak açtı. Baştan beri Suriyeli sığınmacılara karşı iki tutum sergilendi. Türkçü, laik-Kemalist kesimler, kimlikleri nedeniyle sığınmacıları yük olarak gördü ve onlara karşı tavır aldı. Bu tutum anti-emperyalizm safsatasıyla onca katliamlarına rağmen katil Esed rejimini sahiplenmelerine kadar vardı. Müslümanlar ise sığınmacılara ensar-muhacir hassasiyetiyle sahip çıktı.

İlk günden bu yana sığınmacıları kabullenmeyen ve onları Esed rejimine teslim etmek için büyük çaba harcayanlar, ülkede ekonomik problemlerin baş göstermesiyle muhacirleri hedef tahtasına oturttu. Ekonomik kriz döneminde sığınmacılara yapılan insani yardımlar üzerinden gayri ahlaki bir avantaj elde etmek isteyen milliyetçi ve ırkçı partilerin propagandaları toplumun bir kesiminde karşılık buldu. Öteki/yabancı olarak tanımlanan mülteciler, Türkiye’de olumsuz olarak görülen her davranış ve suçla özdeşleştirilmeye başlandı. Böylece bir kişinin işlediği suç eylemi tüm topluluğa mal edilmeye çalışılıyor, suçun şahsiliği ilkesi itinayla göz ardı ediliyor.

Mülteciler Cennette Yaşıyormuş da Haberimiz Yok!

Teknolojik gelişmelerin baş döndürücü hızıyla insanoğlunun hayatında tezahür eden dijital dünya, her meselede olduğu gibi mülteci sorununu da başka bir boyuta taşıdı.Dijital ortamda sığınmacılar aleyhinde rutin olarak dolaşıma sokulan yalanlara artık günlük hatta saatlik yalanlar eklendi. Suriyelilerin bayramlarda ailelerini ziyaret ettiği, ülkenin demografik yapısını bozacakları, devletten maaş aldıkları, hastanelerde ücretsiz tedavi oldukları, ilaçlarını bedava aldıkları, diledikleri üniversiteleri ücretsiz okudukları, TOKİ’den ücretsiz ev aldıkları gibi asparagas haberler sürekli yalanlanmasına rağmen tedavülden kalkmıyor maalesef. Bu iddialar gerçeği yansıtmamasına rağmen neden bir kesim tarafında sürekli rağbet görüyor? Öncellikle söz konusu iddiaların içeriğine bakmakta fayda var.

Suriyeliler, bayramlarda Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana sürecinde üzerinde mutabakata vardıkları “Geçici Koruma Bölgeleri”ne gidiyorlar. Bilindiğinin aksine Suriye’nin her yerine değil, sadece dar bir alana gidiyorlar. Buraya kutlama için değil, geride bıraktıklarını, yakınlarını, akrabalarını aramaya giden Suriyeliler, doğal olarak orada buldukları akrabalarıyla bayramlaşıyorlar. Bu gayet insani bir durum. Astana mutabakatında sadece ramazan ve kurban bayramlarında izin verildiği için sığınmacılar devlet kontrolünde güvenli bölgelere gidip gelebiliyorlardı. Ancak ırkçıların propagandalarına hız vermesiyle birlikte hükümet bu yıl geri adım atarak Suriyelilerin güvenli bölgelere gidişine izin vermedi. “Madem ülkelerine gidiyorlar, bir daha gelmesinler!” retoriğinin ne kadar asılsız olduğunu BM’nin verileri ortaya koyuyor. Gidenlerin işkence sonucu yaşamını yitirdiği, tecavüze uğradığı ve kendilerinden bir daha haber alınmadığı belgelerle ortaya konuldu. Suriye, şu an geri dönüşler için güvenli değil. Ülkede savaş bitmedi, Esed rejim ortakları Rusya ve İran ile birlikte icra ettiği katliamlarına ara vermedi.

Suriyeli sığınmacıların doğurganlık oranlarının yüksek olduğu, bu nüfus artış hızının Türkiye’nin demografik yapısını değiştireceği ve Türklerin azınlık olacağı hezeyanları yeni bir durum değil. Geçmişte aynı safsatalar Kürtler için de dile getirildi. Batı illerine göç eden Kürtlerin çok fazla çocuk doğurdukları gerekçesiyle 20 yıl sonra ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturacakları iddia edilmişti. Mamafih bu süre çoktan geçti ancak ne Kürtler ülkeyi ele geçirdi ne demografik bir felaket yaşandı. Yaklaşık 4 milyonluk Suriyeli muhacirin 80 milyonluk bir ülkede demografik üstünlük sağlayacağını düşünmek ancak ırkçılık paranoyasının çepeçevre kuşattığı sığ beyinlilere ait bir meziyet olabilir.

Sığınmacıların ekonomik yük olduğunu ileri süren Türkçü/Kemalist siyasi partiler, Türkiye’nin ekonomik sorunlarının baş müsebbibi olarak Suriyelileri görüyor. Irkçı siyasetçilerin mesnetsiz iddiaları tabanda absürt senaryolara dönüşüyor. Devletin Suriyelilere maaş bağladığı, Suriyelilerin hastanelerde sıra beklemeden ücretsiz tedavi oldukları, bedava ilaç aldıkları şeklindeki dezenformasyon içerikli söylemler kulaktan kulağa dolaşıyor. Avrupa Birliği’nin mültecileri Türkiye’de tutmak için Kızılay ve PTT üzerinden yaptığı nakdi ödemeleri bile devletin yardımları olarak telakki edenler, tüm enformasyon çabalarına rağmen aynı yalana inanmaya devam ediyorlar. AB’nin sadece belli başlı kriterleri sağlayan Suriyeli ailelere verdiği cüzi nakdi yardımların ve sivil toplum kuruluşlarının hayırseverlerden aldığı bağışların devletin kasasından çıkan yardımlar şeklinde lanse edilmesi ötekiyi düşman olarak kodlayan kitlelerin inanması için yetiyor. Oysa sığınmacılar Türkiye’ye yük değil, tam tersine ülke ekonomisine önemli katkıda bulunuyorlar. Suriye’den Türkiye’ye gelenlerin hepsi dar gelirli insanlar değil. Maddi durumu iyi olan ve sermayesini de beraberinde getirenler, burada yatırım yaptı ve çok sayıda kişiyi istihdam ettiler. Türkiye’de birçok kişinin modası geçmiş edasıyla yüzüne dahi bakmadığı bazı iş kolları sığınmacıların çalışmasıyla yeniden canlandı. Türkiye’nin bütün illerine yayılan Suriyeli muhacirlerin neredeyse hepsi bir şekilde çalışarak kendilerine ve ailelerine bakıyorlar. Böylece ne devlete ne de başkalarına yük oluyorlar.

Sığınmacıların diledikleri üniversitede ücretsiz okudukları algısı da en çok itibar gören yalanlardan. Devletin ilgili birimlerinin defalarca “Suriyeliler, yabancı öğrenciler için açılan kontenjandan sınav sonucu üniversitelere alınıyorlar!” açıklaması yapmasına karşın bu iddianın alıcıları eksik olmuyor maalesef. Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin suç oranlarının çok düşük olmasına rağmen bireysel olarak işlenen bir suç eylemi tüm topluluğa mal ediliyor. Irkçılık temelinde siyaset yapan partiler, sığınmacı sayısını abartılı vererek kaosu daha da körüklüyor. Nazi Partisinin Türkiye ofisi gibi vazifelerini yerine getiren ırkçı politikacılar, neredeyse tüm sığınmacılara vatandaşlık verildiğini utanmadan, sıkılmadan papağan gibi tekrarlıyorlar.

Münferit birkaç taciz vakasından yola çıkarak sayıları milyonları bulan kadın, erkek, yaşlı ve çocuktan oluşan mültecileri topyekûn sapık ilan etmek büyük bir zulümdür. Bir topluluğun tümüne “tacizci”, “sapık” gibi çirkin etiketler yapıştıranların derdinin bu tür çirkin eylemlerin önüne geçmek olmadığı aşikâr. Böyle bir dertleri olsaydı Türkiye’de yaşanan onca taciz vakasına karşı da ses çıkarırlardı. “Çamur at izi kalsın” minvalinde yapılan bu karalamalar, muhacirlere karşı pozisyon alan Türkçü/Kemalistlerin ne kadar gayri ahlaki bir tutum içinde olduklarının işaretidir. Bu çarpık perspektif, “Bizim sapıklar elin sapığından, tacizcisinden daha evladır!” gibi bir anlayışı ortaya koyuyor. Böylece ırkçıların “Karımız, kızımız güvende değil!”, “Sokağa rahat çıkamıyoruz!” türünden kof ifadeleri gerçekliğini yitiriyor.

Korkunç Dezenformasyonun Adresi Sosyal Medya Platformları

Özellikle sosyal medyada yapılan dezenformasyon içerikli paylaşımlar artık korkunç bir boyuta ulaştı. “Bu kadar da olmaz!” türünden söylemlerin anlamını yitirdiği bir vasatta sığınmacılar aleyhinde tedavüle sokulan her kirli senaryo, ırkçı kitlelerce karşılık buluyor. Neredeyse ülkede meydana gelen her suç eylemi bir şekilde sığınmacılara mal ediliyor. Bu minvalde her şeye inanmaya hazır olan kitleler, haberleri sorgulamadan doğru kabul ediyor.

Her gün biraz daha tımarhaneye dönen ülkenin siyasetçisi, sanatçısı, akademisyeni de bu yalanlara hemen inanıyor ve içlerindeki mülteci kinini anında kusuyorlar. Yaptıkları paylaşımlar, binlerce kişi tarafından beğeniliyor, etkileşim alıyor. Söz konusu yalan içerikler devletin ilgili birimlerince yalanlandıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar, adeta üç maymunu oynuyorlar. Dezenformasyon içerikli paylaşım yaptıkları gerekçesiyle özür dilemedikleri gibi paylaşımlarını dahi silmiyorlar. Sığınmacılara karşı durmayı şiar edinen ırkçı siyasetçiler, sanatçılar ertesi günü bile beklemeden, anında yeni bir yalana sarılabiliyorlar.

Burada iddialarının doğru ya da yanlış olmasının çok bir öneme haiz olmadığı ortada. Ehlileştirilmesi gereken, insani şartlarda yaşamayı hak etmeyen ve yarı insan olarak görülen sığınmacının sahip olduğu Müslüman ve Arap kimliği, hakkının gasp edilmesi için yeterli bir bahane. Oryantalist bakış açısıyla Batı dışı toplumları okuyan ülkenin laik, seküler, Kemalist ve Türkçü kesimleri, sığınmacılara Orta Çağ’dan kalma nesneler muamelesi yaparak onları modernleşme/medenileşmeden yoksun kitleler olarak telakki ediyorlar. Böylece sığınmacılar her türlü suçla özdeşleştirilerek türlü iftiralara maruz kalabiliyor. İş dünyasında sömürülen, berbat konutlar için fahiş kiralar ödeyen ve her türlü toplumsal baskıya maruz kalan sığınmacının yaşadığı dram görmezden geliniyor. Fakat aynı çevreler, her türlü acıyı ve zulmü reva gördükleri Suriyeli, Afgan, Iraklı, Filistinli mültecilerin Türkiye’de adeta cennet hayatı yaşadıklarını utanmadan dile getirebiliyorlar. Çürük bir zeminde inşa ettikleri yalanlar serisi, basiretini yitirmiş olanlar için dogmaya dönüşebiliyor.

Şeytanın Avukatlığını Yapan Irkçı Siyasetçiler Nefreti Körüklüyor!

Yaklaşan seçimler öncesi mülteciler üzerinden siyasi rant devşirmek isteyen ırkçı muhalefet partilerinin başta ekonomik kriz olmak üzere her olumsuz vakayı “yabancılara” mal etmesi kirli algının oluşmasında etkili oldu. Ümit Özdağ gibi Nazi artığı ırkçı bir siyasetçinin muhacirler aleyhine sistematik olarak uyguladığı yalan, iftira ve karalama kampanyasının toplumun bir kesiminde karşılık bulması gelinen nokta itibariyle üzücüdür, düşündürücüdür. Ancak bu meseleyi sadece Ümit Özdağ gibi bir zavallıya hasretmek yanıltıcı olur. “Mültecileri geri göndereceğiz!” kampanyasının baş aktörünün Batıcı, Türkçü, laik-Kemalist kadrolarla bezenmiş CHP olduğunu görmezden gelemeyiz. Zira Kemal Kılıçdaroğlu, muhacirlerin geldiği ilk günden bu yana rahatsızlığını dile getirmiş, her fırsatta iktidara gelmeleri durumunda onları Esed rejimine teslim edeceğini deklare etmişti. Türkçü/Kemalist bir yapıya sahip İYİ Parti de mültecilerin gönderilmesinin alt yapısını oluşturmak amacıyla çalıştaylar yaptı. Hâlihazırda Meral Akşener, ırkçı atmosferi beslemek için yoğun bir çaba sarf etmeye devam ediyor. Savaş, katliam ve yıkımdan kaçan; evini, barkını, akrabalarını ve ailesini terk etmek zorunda kalan sığınmacılara düşmanlık yapan Ümit Özdağ’ın İYİ Parti’nin kurucuları arasında olduğunu hatırlamakta fayda var.

Mülteciler üzerinden kara propaganda yapan muhalefet partilerinin hayâsızca saldırıları karşısında pasif bir tutum sergileyen hükümetin daha aktif rol alması elzemdir. AK Parti iktidarının şimdiye kadar Suriyeli sığınmacılara sahip çıkması ve muhalefet bloğunun Şebbihaları aratmayan çirkin yaklaşımlarına karşı bir şekilde set çekmesi takdir edilmesi gereken bir durum. Lakin gelinen aşama itibariyle hükümete çok daha fazla görev düştüğü aşikâr. Hükümetin mevcut dezenformasyona karşı kamuoyunu bilgilendirmesi, entegrasyon politikalarını daha etkin hayata geçirmesi ve mültecileri ırkçıların insafına terk etmemesi meselenin ehemmiyeti açısından zaruridir.

Bu konjonktürde biz Türkiye Müslümanlarına ise her zamandan daha fazla görev ve sorumluluk düşüyor. “Allah’ın emaneti” olan muhacir kardeşlerimize yönelik yardımlarımızı artırmalı, ırkçı saldırı ve dezenformasyona karşı kardeşlerimizle dayanışma içinde olmalıyız. Özellikle sosyal medyada yapılan karalama kampanyalarına duyarlı olarak kamusal alanda ve dijital platformlarda sahih bilgiyi yaymayı hem İslami hem de insani bir görev olarak addetmemiz mühimdir. Irkçıların muhacirlere yönelik kin ve nefretinin bilinciyle hareket ederek onları yalnız bırakmamalı, “Müminler ancak kardeştir.” şiarıyla hareket etmeliyiz.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR