1. YAZARLAR

  2. Murat Özer

  3. Kürtlerin Zorunlu Göçü -1

Kürtlerin Zorunlu Göçü -1

Mayıs 2003A+A-

Mezopotamya'nın en eski ve yerleşik kavimlerinden birisi olmasına rağmen, Kürtler sistematik olarak göçe tabi tutulmuş bir halktır. Kürtler, bölgede kendi iradeleri dışında çıkan savaşlarda da ne yazık ki en fazla zararı kendileri görmüşlerdir. Bunun en çarpıcı örnekleri, İran-Irak savaşıyla bağlantılı olarak yaşanan Halepçe katliamı ve Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle başlayan Körfez savaşıdır. Her iki savaşta da Kürtler, toplu katliama maruz bırakıldılar, göç ettirildiler. Biz bu dosyamızda, tarih boyunca güçlü bir siyasi yapı ortaya koyamamış, bu sebeple de bölgedeki büyük siyasi yapıların etkisi altında yaşayan Kürtler'in dramatik bir tarihe sahip "Zorunlu Göçleri'ni" irdelemeye çalışacağız.

Kürtler'in iskan problemi Osmanlı-İran savaşlarına kadar uzanmaktadır. Fütuhat maksadıyla yönünü Batı'ya çevirmiş Osmanlı Devleti'nin askerlerini doğudan batıya kaydırdığında karşılaştığı en büyük problem İran akınları olmuştur. Batı'daki ilerlemesini durduran, hatta Ankara Savaşı'yla neredeyse yıkıma götüren İran akınlarına karşı Osmanlı'nın bulduğu çözüm, bölgedeki yerleşik unsur olan Kürt aşiretleriyle İran'a karşı antlaşmak olmuştur. Bunun sonucunda Kürt aşiretleri İran akınlarına karşı Osmanlı ülkesinin doğusunu güvence altına alırken, Osmanlı'da arkasını sağlama alarak Batı'ya doğru ilerleyişini sürdürebilecekti. Ama Kürtler bir düşman daha kazanıyordu, İran. Bu sebeple, Kürtler, hem yerleştikleri bölge, hem de örgütlenme biçimlerindeki dağınıklık sebebiyle bazen Osmanlı'nın, bazen de İran'ın hışmına uğramaktan kurtulamadılar. Osmanlı'nın Batılılaşma süreciyle birlikte yoğunluklu bir biçimde uygulamaya koyduğu iskan politikası neticesinde, Kürtler'in bugün Anadolu'da yaşadığı pek çok yere sonradan yerleştirildikleri, aynı şekilde pek çok Türk ailesinin de, Kürt yerleşim bölgelerine yerleştirildikleri anlaşılmaktadır. Ancak bugün, Türk ve Kürt yerleşimleri özellikle Fırat nehrinin batısında kalan bölgede o kadar karışmıştır ki, bu bölgeye gerçekte kimlerin sonradan yerleştirildiği, düşük bir ihtimal de olsa, ancak, kapsamlı bir araştırma sonucu ortaya çıkartılabilir.

Siyasi Sebeplerle Yaşanan İlk Sistematik Göçler

Birinci Dünya Savaşı -ya da emperyalist paylaşım savaşı demek daha doğru olur- sonrasında, Osmanlı ülkesinin emperyalistlerce paylaşılması sonunda Kürtler başta Suriye, Irak, Türkiye ve İran olmak üzere Ermenistan, Gürcistan gibi bölge ülkelerinin sınırları içinde kalmak üzere parçalandılar. Kürtler'in plânlı ve sistematik bir biçimde göç ettirilmesi de bu tarihten sonra başlamıştır diyebiliriz. Türkiye'de Cumhuriyet'in ilanıyla başlayan seküler Batılılaşma sürecine karşı ilk tepki Kürtler'den gelmiş ve Cumhuriyet'in daha ilk yıllarında Türkiye Cumhuriyeti'ni zora sokacak Şeyh Said isyanı (1925) patlamıştı. Bu isyanın şiddetle bastırılması sonrasında binlerce kişi istiklal mahkemelerinde yargılandı ve idam edildi ve Kürtler Cumhuriyet tarihinin ilk sürgünüyle karşılaştılar. Kürt halkının iç Anadolu'ya ve Batı illerine doğru ilk yürüyüş bu tarihte başlar. 31 Mayıs 1926 tarihinde çıkartılan Mecburi İskan Kanunu ile Kürt halkı bulunduğu yerden çıkartılarak devletin gösterdiği yerlerde yerleşmeye mecbur bırakıldı. İskan kanununu takiben isyanla alakalı görülen pek çok aile hakkında ya da bazen bir ilde yaşayanların tamamı hakkında sürgüne gönderilmesi hususunda yasalar çıkarıldı. 1927 yılında "Bazı Eşhasın Şark Menatıkından Garb Vilayetlerine Nakillerine Dair Kanun" sayesinde bölgenin yerel idarecilerine, istediği kişiyi sürgüne gönderme ya da bir köyü tamamen boşaltma yetkisi veriyordu.

1934 yılında çıkartılan 2510 sayılı Mecburi İskan - Yeniden Yerleşim Kanunu ile göçlerin kanuni bir dayanağı da oluşturuluyordu. Bu kanun muvahecesinde Güneydoğu'da yaşayan Kürtler'i yeniden yerleştirme planı, üç tabaka halinde ortaya konuluyordu. Birinci tabaka, dağlık bölgeyi kapsıyordu ve kontrolü zor sağlanan bu bölgedeki köy ve mezraların boşaltılmasını öngörüyordu. İkinci tabaka, Kürtler'in yeni yerleştirilecekleri bölgeleri kapsıyordu. Buna göre, Kürtler, Türk halkının yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleştirileceklerdi. Üçüncü tabaka ise Kürt yerleşim yerlerinin içlerine Türklerin göç ettirileceği bölgeleri içeriyordu.1

Şeyh Said isyanını takiben yaşanan Dersim (Tunceli) İsyanı ise devletin Kürt halkını göç ettirme politikasında ikinci büyük dönemi oluşturmaktadır. Bu isyanı takiben 1937 yılında Tunceli Tenkil* Kanunu çıkartılıyordu. Dersim isyanında yaklaşık 40 bin kişi ölmüş ve çıkarılan bu kanun çerçevesine onbinlerce Kürt, toplu olarak sürgün edilmişti. 1946 yılına kadar süren bu göç ettirme politikası Demokrat Parti iktidarı ile son buldu ve birçok Kürt ailesinin köylerine dönmelerine izin verildi. Ancak DP iktidarı ile hız kazanan kapitalistleşme süreci, bu defa ekonomik nedenlerle yaşanan Kürt göçlerinin başlamasını getirdi.

Ekonomik Nedenlerle Yaşanan Göçler

Kürt halkının isyanlar sonrasında sistematik bir biçimde yaşadığı zorunlu göçlerden sonra ve belki de en az bu göçler kadar etkili olanı "ekonomik nedenlerle yaptığı göçlerdir." 1950'den sonra hızlıca yaşanan köylerden kent merkezlerine göç, bu defa sadece Kürtleri kapsamıyordu. Yetiştirdiği hayvan ve ürünleri piyasada para etmeyen, kapitalist büyük sermaye sahipleriyle de yarışmaya güç yetiremeyen Türk ve Kürt köylüleri, ellerindeki para eden herşeyi satıp kentlere göç ediyordu. Başlangıçta sermayenin işgücü ihtiyacını karşıladığı için sorun teşkil etmeyen bu göç dalgası, kısa sürede büyüyecek ve beraberinde, gecekondulaşma gibi başka sorunları da getirecekti.

Göçün yol açtığı sonuçlardan biri olan gecekondulaşma konusunda bazı sayıları vermek, ekonomik gerekçelerle yaşanan göçün de boyutlarını ortaya koymak açısından önemlidir sanırız. 1940'ların sonunda İstanbul'da 5 bin civarında gecekondu bulunuyordu. 1960'ların ortasında yapılan bir sayımın sonucuna göre ise başta İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana olmak üzere fabrikaların, sanayinin yoğunlaştığı 4 büyük şehirde yaşayanların sayısı 1 milyon 600 bine ulaşmıştı. Toplam konutlar artık, yoksul Türkiye'nin temel konut biçimi olacaktı. Yaklaşık yirmi yıllık bu dönemin sonucunda, gecekonduda yaşayanların nüfusu, kent nüfuslarının yarısına yaklaşmış, kiminde yarısını da geçerek "çoğunluk" haline gelmişlerdi. Aynı dönemin rakamlarında sözünü ettiğimiz dört ilin gecekondu nüfus oranı şöyledir: Ankara nüfusunun yüzde 60'ı, İstanbul nüfusunun yüzde 64,5'i, İzmir nüfusunun yüzde 34'ü, Adana nüfusunun yüzde 45'i gecekondululardır artık.2 Sadece köylerin, kentler oranındaki değişim dahi göçün boyutlarını anlamamıza yeter; 1950'de kırsal alan nüfusu toplam nüfusun yüzde 81,5'i iken, 1960'da yüzde 73,7'ye, 1970'te yüzde 64,1'e, bugünse yüzde 50'nin altına düşmüştür. Bu göçler sonucunda, göç edenler, ne kentli olabilmiş, nede köylü kalabilmiştir. Doğu ve Güneydoğu illerinden, batı illerine, köylerden kent merkezlerine doğru yaşanan bu göçlerde, devletin, göç veren bu bölgelere istihdam sağlayacak düzeyde yeterli bir yatırım yapmamış olması, göçün temel gerekçesini oluşturuyordu.

1980 Sonrasında Siyasi Gerekçelerle Yaşanan Göçler

Toplumsal muhalefetin, 12 Eylül darbesiyle bastırılmasının, Kürt halkına yansıması PKK'nin silahlı mücadele yolunu seçmesi ile yeni bir kaos ve baskı ortamı olarak temayüz etti. Örgütün 1984 yılında başlattığı silahlı mücadele, Kürt halkının yaşadığı bölgeleri tam anlamıyla bir savaş alanına çeviriyordu. Devletin silahlı mücadeleyi bastırmak ve örgütü çökertmek için başvurduğu yöntem, Cumhuriyet dönemi boyunca artık sıkça şahid olduğumuz bir yöntemdi: Zorunlu göç.

Devlet eliyle sistematik bir biçimde yapılan göç ettirme hareketinin gerekçelerini dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, yine dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e gönderdiği bir mektupta şöyle anlatmıştı: "En sorunlu kuşaktan başlayarak, dağlık bölgedeki köyler ve mezralar kademeli olarak boşaltılmalıdır. Sayıları 150.000 ile 200.000'i geçmeyen PKK destekçisi grubun dikkatli bir planlamayla ülkenin batısında yeniden iskan edilmesiyle PKK'nin lojistik desteği kesilmiş ve bu insanların hayat standartı yükselmiş olacaktır. Bu gruba iş bulmada öncelik tanınmalıdır. Dağlardaki yerleşim yerlerinin boşaltılması ile terörist örgüt izole edilmiş olacaktır. Güvenlik güçleri bu tip bölgelere derhal girmeli ve tam bir kontrol sağlamalıdır. Yöre insanlarının bölgelerine dönmelerinin önüne geçilmesinde, uygun yerlere çok sayıda baraj yapılması ayrıca bir alternatif olabilir. PKK'nin lojistik desteğini kesmek için yerel halk devlet saflarına kazanılmalıdır. Uzak dağ köyü ve mezralarına yerleşmiş halk daha büyük yerleşim alanlarına gitmeye teşvik edilmelidir. Yöre insanının ülkenin batısına göç etme eğilimine bakılırsa, görülmektedir ki, gelecekte sadece 2-3 milyon insan bölgede oturuyor olacaktır. Eğer bu göç düzene sokulmazsa, sadece nüfusun göreceli olarak daha varlıklı bölümü taşınmış, fakir olanlar arkada bırakılmış olacaktır. Böylece bu alan, daha da fazla anarşi için besleyici bir zemine dönüşecektir. Bunun önüne geçmek için, göç mutlaka devlet tarafından düzene sokulmalıdır. Batı'da önceden belirlenmiş yerleşim yerlerine toplumun her kesimine mensup olanları içeren planlanmış dengeli bir göç düzenlemesi zarureti vardır.3 Bu mektup, Özal'ın ölümünden birkaç ay sonra Turkish Daily News & Turkish Probe'da, 1993'te yayınlanmıştı.

Zorunlu Göç OHAL ile Birlikte Yasal Bir Kılıf Buldu

Turgut Özal'ın bu beyanları, gerçekte Kürt halkının neden sistemli bir biçimde göç ettirildi­ğinin en yetkili resmi ağızdan verilen cevabını oluşturmaktadır. Özal'ın dönemin başbakanı S.Demirel'e gönderdiği bu mektupta belirttiği pek çok "önlem" kısa sürede yürürlüğe konuluyordu. 1990'lı yılların başında Olağanüstü Hal'in geçerli olduğu Doğu ve Güneydoğu illerinde, önce bölge insanının "güvenliği" gerekçe gösterilerek köyler boşaltılmaya başlanmıştı. Öncelikle, Özal'ın'da islediği gibi, dağ köyleri ve mezralar boşaltılmaya ve dağlar insansızlaştırılmaya başlanıyordu. 1993-1994 yıllarında köy boşaltmalar doruk noktasına ulaşıyor ve sadece 1994 yılında 1800 köy boşaltılıyordu. Bu sayı 1998'e gelindiğinde ise yaklaşık olarak 5.000'i bulmuştu. Bölge insanın "terör" örgütünün saldırılarından korumak gerekçesiyle başlatılan köy boşaltma ve bölge insanını zorunlu göçe tabi tutma esnasında, boşaltılan köylerin büyük bir bölümünün boşaltıldıktan sonra ağaçlarına varıncaya kadar yakılması, bu bölgelerin bir daha yerleşime açılmayacağının ve bölge halkının köylerine bir daha dönmesinin istenmediğinin en açık kanıtı olsa gerektir. Köy boşaltma işlemlerinin kanuni dayanağı ise OHAL Bölge valisine tanınan büyük yetkilerle sağlanıyordu. 10 Temmuz 1987 tarihinde, TBMM sekiz vilayette olağanüstü bir rejim kuran 285 numaralı Olağanüstü Hal Bölge Valiliği ihdası Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'yi kabul etti. OHAL kapsamına giren iller başta Bingöl, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van'dı. 1990 yılında bu illere Batman ve Şırnak'ta ilave edildi. OHAL bu kararname yürürlüğe girdiği sırada; Diyarbakır, Şırnak, Tunceli ve Hakkari'de yürürlükteydi. Bu kararname sayesinde Doğu ve Güneydoğu'nun büyük bir kısmı olağanüstü bir yönetime kavuşturuluyor ve köy boşaltmaların kanuni dayanağı oluşturuluyordu. Kararname'de OHAL bölge valisine tanınan yetkiler şöyle ifade edilmişti: "Olağanüstü Hal Bölge Valisi güvenlik güçleri yönünden gerekli düzenlemeleri yapabilmek İçin geçici veya sürekli olarak görev alanı içinde bulunan köy, mezra, kom ve benzeri yerleşim birimlerini boşalttırabilir, yerlerini değiştirebilir, birleştirebilir ve bu maksatla gereken kamulaştırma ve diğer işlemleri re'sen ve ivedilikle yapabilir."4

Bölge insanının güvenliği gerekçe gösterilerek yapılan köy boşaltmalarında, boşaltılan köylerin, ahalisi korucu olmayı reddeden köyler olduğu bilinmektedir. Boşaltılan köylerin bir kısmına, özellikle verimli arazileri olan ya da stratejik konumu önemli olan köylere sonradan koruculuğu kabul etmiş aileler yerleştirilmiştir. Bu durum TBMM tarafından oluşturulan ve Güneydoğu'daki köy boşaltmalarını araştırmayı hedefleyen komisyon tarafından hazırlanan raporlarda da görülmektedir. TBMM Komisyonu, birçok köyün boşaltılmasından güvenlik güçlerinin doğrudan etkisi olduğu kanaatindedir. Rapora göre, şu üç hal oluştuğunda Olağanüstü Hal Bölge Valisi'nin emriyle köylerin boşaltıldığı belirtilmektedir: 1-Köy halkı korucu olmayı reddettiklerinde, 2- Koy halkının güvenliği sağlanamadığında, 3-Köy'ün PKK'ye destek verdiğinden şüphelenildiğinde.5 Korucu olmayı reddettikleri için boşaltılan köylerin, olağanüstü bir kanuni düzenin olduğu bölgede, hangi şartlarda boşaltılmış olabileceğini kestirmek güç değildir.

Avrupa Konseyi Göçmenlik Komitesi, Türkiye'deki iç göçleri ve köy boşaltmalarını incelemek üzere yine 1998 yılında bir komisyona rapor hazırlatmıştır. Bu rapora göre, "koy koruculuğu içinde yer almak istemeyen köylerin boşaltılması işleminin ordu tarafından çok aşırı bir acımasızlıkla ve sivil yetkililerin hiçbir gözetimi olmaksızın uygulandığı, köylülere ait eşyaların imha edildiği, cinsel taciz ve aşağılama, dayak ve hatta yargısız infazların yapıldığı" belirtilmektedir.6 Bu dönemde, köylerinin boşaltılması ve boşaltma esnasında insan haklarına ilişkin ihlallerin yapıldığını öne süren 358 kişi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuştur.

Koruculuğu kabul etmeyen köylere yönelik baskılar bazen psikolojik, bazen de inanılmaz ölçüde şiddet içerebiliyordu. 1991 yılında gerçekleşen ve mahkeme kararı ile gerçekliği kesinlik kazanan bir olay, durumun vehametini göstermektedir. Mardin'in Cizre ilçesinin Yeşilyurt köylülerine dışkı yediren Binbaşı T.C., Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karar uyarınca her bir şikayetçi için 3 ay olmak üzere toplam 1 yıl hapse mahkum edildi.7 Bu ceza sonradan paraya çevrilecek ve para cezası da ertelenecekti. Bir asker tarafından meydanda toplanan köylülere dışkı yedirmenin cezasının böylesine komik olduğu bölgede, kayıt altına alınamadığı ya da bu köylüler kadar cesaret gösterip mahkemeye götürülemediği için ortaya konulamayan binlerce örnek olduğu bir hakikattir.

Dışkı Yedirilen Köylüler, Bombalanan Köyler

Bir diğer örnek ise daha çarpıcıdır: 24 Şubat 1994 gecesi, Yücebağ Karakolu'ndan, Sason'un Heybeli köyüne doğru gerçekleşen tank atışına, teravih namazı çıkışı yakalanan köylülerden, aralarında İmam Sadık Aydın, iki yaşında bir çocuk ve annesi olmak üzere toplam 9 kişi ölmüş, 10 kişi de yaralanmıştır. Cesetler iki gün olay yerinde bekletilmiş, Batman Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alınan yaralılardan ikisi de "olay PKK tarafından yapıldı" ifadesine imza atmadıkları için, tedavileri yapılmadan polislerce hastaneden kovulmuşlardır.8 Bu iki örnek, bölge insanının nasıl bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamamıza yetecektir. Güvenlik güçlerinin bölge insanına karşı geliştirdiği bu tutum, köylerin, güvenlik güçleri tarafından boşalttırılmasına gerek dahi bırakmamaktadır. Dönemin Mardin milletvekili Ahmet Türk, iki aylık bir sürede bölgede gerçekleşen olayları bir rapor halinde hazırlamış ve dönemin Başbakanı Tansu Çiller'e sunmuştu. Bu rapor, köylerin boşaltılması esnasında neler yaşandığını bir milletvekilinin ağzından açıklamaktadır. Rapora göre, iki aylık bir süre içinde seksen köy bombalanmış ve yakılmıştı.9 Buna göre, Mardin'in Dargeçit ilçesine ait altı köy kısmen boşaltılmış ve Ömerli ilçesinde bir köy kısmen yakılmıştı.

Rapor şöyle devam ediyor: "İki köy korucu baskınına uğradı ve bir köyde köylülerin tüm eşyaları tahrip edildi. Bir köyde ise gıda maddeleri kullanılamaz hale getirildi. Bir köy bombalandıktan sonra ateşe verildi. Köy dışına çıkarılan köylülerden sekizi öldürüldü. Diyarbakır'ın Lice ilçesinde bir köy ve mezrası kısmen, on üç köy tamamen yakıldı. Yedi köy bombalandı. Kulp ilçesinde bir köy kısmen yakılırken dört köy havadan bombalandı. Hazro ilçesinde bir, Çınar ilçesinde beş köy bombalandı ve ekili alanları tahrip edildi. Ergani'de bir köy kısmen, bir köy de tamamen yakıldı ve boşaltıldı. Bingöl'ün Karlıova ilçesinde dört köy hava bombardımanı sebebiyle kısmen yakıldı. Van'ın Çatak ilçesinde bir köy boşaltıldı. Bitlis'in Merkeze bağlı altı köyü bombardımana tabi tutuldu. Batman'ın Sason ilçesine bağlı sekiz köy bombalanarak on beş bin köylü göç ettirildi. Bir köy kısmen, bir köy tamamen yakıldı. Şırnak'ın idil ilçesine bağlı bir köy, korucu baskını sonucu tamamen boşaltıldı. Bir köyde ekinler ateşe verilirken, bir köy tamamen yakıldı. Cudi eteklerinde iki köy, Gabar eteklerindeki bir köy yakılarak boşaltıldı. Maraş'ın Elbistan ilçesinde bir mezra boşaltıldı, Siirt'in Eruh ilçesinde iki köy top ateşine tutuldu, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde beş köy bombalandı." Bu bilanço sadece iki ayda yaşananları içeriyor.

Köylerin boşaltılmasında en önemli sorumluların devletin ve devlete destek veren korucu aşiretlerinin olduğu hem devletin resmi beyanlarından, hem de insan hakları kuruluşlarının raporlarından anlaşılmaktadır. Ancak, bununla beraber PKK örgütünün de, özellikle koruculuğu kabul eden köylere yönelik tacizlerde bulunduğu da bilinmektedir. Bu tacizler sonucu ne kadar köyün boşaltılmış olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değildir, insan Hakları Derneği, Göç-Der ve KHRP'nin ortaklaşa hazırlattığı raporda PKK'nin köy boşaltmalarının yaklaşık olarak yüzde 10 olduğu söylenmektedir.10 Konunun bir tarafı durumundaki bu kuruluşlarının verdikleri sayı dikkate alınacak olursa en az 450-500 köyün PKK militanlarının baskıları sonucu boşaltılmış olduğu sonucuna varırız. Raporda, köy koruculuğunu işbirlikçilik olarak kabul eden PKK'nin, koruculuk sistemi ile mücadelenin bir aracı olarak 1985-1990 yılları arasındaki bazı köy boşaltmalarından sorumlu olduğu belirtilmektedir.

Göç Ettirmenin Başka Bir Aracı: Barajlar

Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın: "Yöre insanlarının bölgelerine dönmelerinin önüne geçilmesinde, uygun yerlere çok sayıda baraj yapılması ayrıca bir alternatif olabilir." şeklinde dile getirdiği bu çözüm de, gerekli kaynakların bulunmasından sonra süratle devreye sokuldu. Bölgenin enerji ihtiyacının karşılanmasında önemli bir role sahip olan barajlardan, siyasi bir çıkar olarak bahsedilmesi ve bu çıkar uğruna yapılıyor intibaını vermesi gerçekten düşündürücüdür. GAP projesi kapsamında yapılan çok sayıda baraj sebebiyle Fırat nehri boyunca sıralanan pek çok köy su altında kalmış, ancak bu köylerin bir kısmı daha yüksek yerlere taşınarak hayatiyetini devam ettirmiştir. Dicle nehri üzerindeki Ilısu barajı sebebiyle de pek çok yerleşim yerinin su altında kalacağı bilinmektedir. Dünya Bankası'nın hazırladığı raporda su altında kalacak 183 yerleşim yerinde, 78.000 kişinin mağdur olacağı belirtilmektedir. Ancak devlet, mağdur olacak bu kişiler için yeni bir yerleşim yeri planlamadığı gibi, Hasan-keyf gibi arkeolojik öneme sahip pek çok tarihi yerleşim de su altında kalmıştır ve bu tahribat devam etmektedir.

Ne Kadar Köy Boşaltıldı?

OHAL Kararnamesinin bölge valisine verdiği yetkiye dayanarak yapılan köy boşaltmaları 1996 yılında OHAL Bölge Valisi Necati Bilican'ın ifadesiyle 2.785'i bulmuştu. Bilican, Milliyet Gazetesi'ne verdiği demeçte11, bu sayıyı telaffuz etmiş ve bazı köylerin kısmen, yani bazı aileleri göç ettirerek, bazılarının da tamamen boşalttırıldığını söylemiştir. Bilican'ın verdiği bu sayı İnsan Hakları Derneği tarafından, yine 1996 yılına kadarki göçleri kapsamak üzere yaklaşık 3000, Cenevre İnsan Hakları Kürt Merkezi'ne göre, 4.000, KHRP'ye (Kurdish Human Rights Project) göre ise 3.000'dir. 1998'de Avrupa Konseyi Göçmenlik Komitesi'nin raporunda, raportörlerin sundukları kaynakların farklılığına bağlı olarak göç edenlerin sayısının 370 bin ile 10 milyon arasında değiştiği belirtilmiştir. ABD Mülteciler Komitesi ise, Türkiye'nin doğusundan batısına ve köylerden kentlere doğru gerçekleşen göçlerde, yer değiştiren kişilerin sayısının yaklaşık 1 milyon olduğunu söylemiştir.

Avrupa Konseyi ve ABD'nin verdiği rakamların, Türkiye Hükümeti'nin verilerine dayanarak yapıldığını öne süren pek çok insan hakları kuruluşuna göre göç ettirilen insanların sayısının 2,5-3 milyon olduğu tahmin edilmektedir.12 Tüm bu verilere rağmen, boşaltılan köylerin ve zorunlu göçe tabi tutulan insanlarının gerçek sayısını tam olarak bilebilmek, bölgedeki -devlet yetkililerinin söylediği gibi- düşük yoğunluklu savaş ortamı sebebiyle pek mümkün görünmemektedir. Göç ettirilen insanların çok büyük bir bölümünün, hemen yakınlarındaki Diyarbakır, Van gibi büyük şehirlere, ya da iş imkanlarının doğuya göre nisbeten fazla olduğu batı illerine doğru yapılmasından dolayı, yani bu göçün büyük ölçüde Türkiye içinde gerçekleşen bir göç olmasından ötürü, gerçeğe yakın sayıyı ancak bu illerdeki nüfus artışlarına bakarak anlayabiliriz.

1990 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçları bize bu konuda çarpıcı bilgiler sunmaktadır. Buna göre Güneydoğu'da doğan 3 milyon 607 bin kişi, diğer bir ifadeyle, bu bölgede doğan her üç kişiden biri Batı'ya göç etmiştir. İstatistiki veriler bu konuyu şu şekilde örneklemektedir: Tunceli nüfusunun yüzde 53'ü Tunceli dışında yaşamaktadır. Aynı şekilde, Urfa, Van, Batman, Sımak ve Hakkari nüfusunun yüzde 15-20'si Batı illerine göç etmiştir. Mazlum-Der'in 1995 yılında, Doğu ve Güneydoğu'da iç göç'ün yol açtığı sorunları yerinde görmek üzere Mehmet Arpacı, Bakiye Marangoz, Kemal Öztürk, Gülseren Tanrıverdi ve Sabiha Ünlü'den oluşan bir inceleme heyeti i!e Şemdinli, Yüksekova, Van, Diyarbakır, Elazığ, Palu, Pertek, Tunceli, Adana ve Mersin gibi il ve ilçeleri kapsayan geniş bir alanda incelemelerde bulunmuştur. Bu raporda da, PKK'ye yardım ettiği iddiasıyla yakılan ve boşaltılan köy sayısının 3000 civarında olduğu söylenmektedir.

Doğu ve Güneydoğu'daki kent merkezlerine doğru yapılan göçlerin gecekondu mahallelerini doğurduğuna ve çarpık bir kentleşmenin oluştuğuna vurgu yapılan raporda13: "Göçün doğurduğu sorunların en önemli yansımalarından biri çarpık şehirleşme olarak karşımıza çıkmaktadır. Alt yapıları yetersiz olan şehirler, mantar gibi çoğalan gecekondularla baş edememektedirler. Örneğin Adana'nın kanalizasyon şebekesi aşırı yükü kaldıramadığından dolayı yağışlı havalarda patlak vermektedir. Elazığ, Adana ve Antalya'da da gecekondular adeta yeni şehirler meydana getirmişlerdir. Adana'nın kuzeyi tamamen başka bir görünüm arzetmektedir. Diyarbakır'da on katlı gecekondular peydah olmaktadır. Kaçak araziler üzerine yapılan on, oniki katlı binalar aynı zamanda mühendislik hatalarıyla da tehlike sinyalleri vermektedir. Bütün bu gelişmeler insanca yaşamanın asgari koşulu olan temel hak ve hürriyetleri özellikle de, çevre ve barınma haklarını ağır bir şekilde ihlal etmektedirler" denmektedir. Raporda belirtilen bu durum göçün yol açtığı sonuçları ve şehirlerde oluşan yığılmayı gözler önüne sermektedir. Rapor ayrıca, hangi şehirlerin ne kadar göç aldığına da açıklık getirmektedir. Buna göre, Diyarbakır 1 milyon 150 bin, Batman 230 bin, Mardin 250 bin, Malatya 35 bin, Antep 400 bin, Van 350 bin, Urfa 450 bin, Mersin 850 bin, Adana 1 milyon 200 bin, Antalya 200 bin, İzmir 250 bin, Elazığ 70 bin, Hakkari 50 bin ve Bingöl 65 bin kadar göç almıştır. Raporda, İstanbul'un ne kadar sayıda göç aldığı üzerinde ise bir tahmin yapmanın mümkün olmadığı belirtilmektedir.

Raporlara yansıyan bu çarpıcı rakamların arkasında, göç yollarına düşen Kürt halkının dramatik öyküsü bulunuyor. Bu öyküde, gözlerimize takılan fotoğraf karelerinde, yolda doğum yapmak zorunda kalan kadınlar, bir kamyon arkasında, ya da gemilerin ambarlarında balık istifi göç etmek kaçmak zorunda kalan çocuklar, yaşlılar, erkekler var. Kürtlerin 1991 yılında Irak'ın Kuzey'inden, Türkiye sınırına doğru başlattıkları büyük göç dalgası, o günkü şiddetiyle olmasa da hala devam ediyor. Iraklı Kürtler kimyasal silah korkusu sebebiyle başladıkları ve Türkiye'den, Avrupa'ya doğru devam eden uzun yolculuklarında trajik bir sona doğru ilerliyorlar.

Dipnotlar:

1- İsmail Beşikçi, Kürtlerin Mecburi İskanı, Komal, Ankara, 1977

*- Tenkil; kaldırma, tepeleme, ibret olacak şekilde bastırma

2- Göç ve İşsizlik, Ekmek ve Adalet Dergisi, sayı:10, Mayıs 2002

3- Kerim Yıldız-Koray Düzgören, Ülke İçinde Göç Ettirilenler: Kürt Göçü, Senfoni, İstanbul, 2002

4- TBMM, KHK, no.285, 10 Temmuz 1987

5- TBMM, Geçici Komisyon Raporu, 1998

6- Avrupa Konseyi Göçmenlik, İltica ve Demografi-Göçmenlik- Komitesi Raporu, 1998

7- Güneş Gazetesi, 19 Temmuz 1991

8- Mazlum-Der Bülteni, Sayı.10, Ağustos 1994, s.15

9- Cumhuriyet Gazetesi, 26 Temmuz 1993

10- Kerim Yıldız ve Koray Düzgören'in birlikte hazırladığı bu rapor, İHD, KHRP (Kurdish Human Rights Project) ve Göç-Der tarafından ortak bir rapor olarak, "Ülke İçinde Göç Ettirilen İnsanlar: Kürt Göçü" adıyla 2002 yılında yayınlandı.

11- Milliyet Gazetesi, 27 Mayıs 1996

12- A.g.e.

13- Doğu ve Güneydoğu'da İç Göç: Neden ve Sonuçları Raporu, Mazlum-Der, Kasım 1995

Bu yazı toplam 7311 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR