1. YAZARLAR

  2. Hamza Türkmen

  3. Kürt Sorunu'na Çözüm Arayışları ve İslami Tavır

Kürt Sorunu'na Çözüm Arayışları ve İslami Tavır

Eylül 1997A+A-

Kürt sorunu, bu soruna muhatap olan devletlerin ve farklı çevrelerin konuyu örtmek isteyen çözümsüz çabalarına rağmen, Türkiye ve Ortadoğu gündemindeki ağırlıklı yerini koruyor. Aynı zamanda Kürt sorunu, Batılı ülkelerin Türkiye ve Ortadoğu ülkeleriyle yürüttükleri ilişkilerde de değişmeyen gündemlerden birisini oluşturuyor.

Kürt Sorunu Nasıl Tanımlanıyor?

Kürt sorunu, İslam ümmetinin tarihi süreç içinde tevhidi ilkelerini ve vahyin şahitliğini yitirip, dramatik bir çözülme ve yıkım psikolojisine girdiği; Osmanlı toplumunun sömürgeciler tarafından parçalandığı 19. yüzyıldan bu yana, farklı boyut ve niteliklerde kendini hissettirdi. Kürt sorununun temel saikleri ve dinamikleri hakkında bugüne kadar birçok değerlendirme yapıldı. Ve konunun başta Kürt müslümanlar, Kürtçü hareketler ve Kürt aydınlar arasında ortak bir tanımı oluşturulamadı. İslami kesim arasında ise Kürt sorununun algılanışı; müslüman şahsiyetinin, İslami hedefler ve birliktelik sorununun algılanışındaki farklılıkları hatırlatır tarzda çeşitlilikler taşıyor.

Öncelikle Kürt sorununa yaklaşırken ilgili tarihi doğru okumamız gerekmektedir. Tarih öncelikle Türk, Arap, Fars, Kürt ulusçuluğunu üretmeye kalkışan oryantalistlerin ortaya koyduğu ve senaryosunu yazdıkları bulgularla değil, Kur'an'ın gösterdiği toplumsal-tarihi kutuplaşmalar ve tevhidi ilkelerin aydınlattığı tarihi ve toplumsal yasalar çerçevesinde kavranmalıdır. Tarihi gerçeklik, Kürt halkının parçalanan ve zaafa uğrayan İslam ümmetinin bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanların tarihinde halklar, Fransız Devrimi'nin ürettiği ve ideolojik bir kimliği ifade eden ulusal değerlerin telkinleriyle değil, kavmi farklılıklarına rağmen İslami kimlik etrafında bütünleşmiş, büyük ümmet yapısının parçalarını oluşturan sosyal kümeler olarak değerlendirilmelidir. Batılı toplumlarda ulus olgusu veya ulusçuluk, feodal yapı ve engizisyon zulmünden kurtulmaya çalışan bir yönelimin laik, pozitivist ve bölgesel değerlere savrulmasının bir sonucu olarak doğmuştur. İslam dünyası ise böyle bir süreç yaşamamıştır. İslam ülkelerinde ve müslüman halklar arasında, ulus vakıası bir kimlik olarak İslam ümmetinin zaaflarından yararlanan sömürgecilerin dayatması sonucu üretilmeye çalışılmıştır ve halen de çalışılmaktadır.

Bu çerçevede bakıldığında Kürt sorunu konusundaki farklı tespitlere rağmen, adalet sahibi kişilerin yadsıyamayacağı en önemli iki boyut üzerinde durulabilir:

i. Ulusal Dayatmalara Tepki Olarak Kürt Sorunu

Kürt sorunu bir boyutuyla bölgemizde Batı ile işbirliği esası üzerine kurulan ve tebalaştırdıkları halklara, ulus kimliğini üst bir kimlik olarak dayatan ulus devletlerin icraatı sonucu doğmuştur. Diğer bir deyişle Kürt sorunu bir boyutuyla dayatılan ulus kimliğin kapsamı dışındaki dil, kavim, tarih, renk farklılıklarına tahammülsüzlükten ve dolayısıyla Kürt halkı üzerindeki farklı ulusçu eğilimlerin baskı ve zulümleri sonucunda yükselen infialden kaynaklanmıştır.

Bu boyutuyla bir Kürt sorunu kadar dayatmacı bir Türk, Arap veya Fars sorunu da söz konusudur. Bu dayatmacı yaklaşımın, diğer etnik unsurlar üzerindeki asimile edici rolünden bahsedilebilir. Ancak konuya tevhidi ilkeler çerçevesinden bakan sorumlu bir müslüman, engellenen dil ve kavim bağı gibi değerlerden daha önemli olarak, "müslüman kimliği" karşısında üst kimlik olarak bir "ulus kimlik" dayatmasıyla karşı karşıya kalındığını görür. Keza, beşeri değerler üzerinde yükseltilen bu modern ve dayatmacı kimlikle mücadele etmeyi tevhid anlayışının bir gereği olarak yerine getirir. Bu boyutuyla bir müslümanın Kürt sorununa yaklaşımı ve bir halkın fıtri özelliklerini yok etmeye kalkışan zulüm karşısında duyacağı acı ve soruna göstereceği ilgi, kendi İslami kimliğinin netliği ve bağımsızlığıyla yakından ilgilidir.

ii. Sömürgecilerin Yönlendirmek İstediği Kürt Sorunu

Kürt sorununun diğer bir boyutunu ise, şekil ümmet yapısının zaaflarından yararlanıp bölgemizde ulus toplumlar oluşturmak isteyen İslam karşıtı güçlerin ve Batıcı aydınların, "her ulusa bir devlet" idealini yaygınlaştıran modern söylemleri oluşturmuştur. Bu söylem, Ortadoğu'nun ve tüm İslam coğrafyasının müslüman halklarını mümkün olduğunca İslam ortak paydasından uzaklaştırıp, "ulus devletler" şeklinde bölmeye ve küçük parçalara ayrıştırarak yeniden yapılandırmaya çalışan emperyalist bir plandır. Bu "ulus kimlik" ise işbirlikçi kadrolar aracılığıyla dayatılmaktadır.

Sömürgecilerin İslam coğrafyasında ulus devlet sınırları oluşturmak için çizdikleri haritalar, zaman zaman Batılı çıkarlar doğrultusunda yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Bu plan kapsamında ve yakın tarih içinde uluslaştırılmayan veya uluslaştırılamamış olan Kürt halkına, "ulus devlet" ideali, Ortadoğu'nun sınırlarını yeniden zorlayan emperyalist devletler tarafından bir elma şekeri gibi milli bayrak, milli marş, milli tarih, milli iktisat, milli kültür, milli din ve demokrasi aldatmacasıyla sunulmakta ve Kürt ulusçuluğu palazlandırılmaya çalışılmaktadır.

Anlaşılacağı gibi Kürt halkına yönelen iki dayatma, Kürt halkı üzerindeki zulmü ve Kürt sorununu besleyen en önemli problemleri oluşturmuştur. Özet olarak, sorunu besleyen ve oluşturan iki taarruzdan bahsedilebilir: Birisi Kürt halkını başka bir ulus adına asimile etmeye çalışırken, diğeri de Kürt halkını ümmet yapısından kopartıp uluslaştırmaya çabalamaktadır.

İki Cahili Tutum

Sorunun bir kanadı Kürt halkının Türkiye'de uygulandığı gibi 1925 "Şark Islah Programının 41 maddesi ve 12 Eylül Cuntası'nın 2932 sayılı yasağı ile kendi dilini konuşmasından menedilmesi; "Mecburi İskan Kanunu"nun 11. maddesi a bendine ve 13. maddesinin 3. fıkrasına göre Batı Anadolu'nun muhtelit yerlerine sürülüp ve bu bölgelerde ortak köy ve mahallelerde yaşamalarının yasaklanması; ayrıca Kürt silahlı hareketleri bahane edilerek Kürt köylerinin boşaltılması, yakılması, seyahat ve haberleşme imkanlarının kısıtlanması ve bütün bunlarla beraber TC'nin kuruluşundan bu yana Türk kimliğinin dayatılmasıyla oluşmaktadır. Resmi beyanlara göre son on sene içinde yakılıp yıkılan, boşaltılan Kürt köylerinin sayısı Irak'ta 6 bin, Türkiye'de 3 bin rakamıyla ifade edilmektedir.

Kürt sorununu besleyen ikinci etken ise, dayatılan ulus kimlikler karşısında ezilen, değişik mağduriyet, mahrumiyet ve katliamlara maruz kalan Kürt halkının tepkisini Kürt ulusçuluğuna kanalize edip, Kürt kimliğiyle modern bir toplum ve ulusal bir devlet oluşturmak arayışlarına yönelinmesidir. Yine bu yaklaşım da Türk, Arap, Fars ulusçuluğunun bütün marazlarını bünyesinde barındırmakladır.

Bu haliyle Kürt sorunu birçok ideolojik yaklaşım ve emellerin içice geçtiği karmaşık bir sorun haline gelmiştir. Sorun doğru tespit edilmeli ve soruna yaklaşılırken sahih bir İslami bilince ve tavra sahip olunmalıdır. Kürt halkı her sene binlerce evladını çatışmalarda kaybetmekte, köyleri yakılıp-yıkılmakta, tehcir ve baskı politikaları karşısında her geçen gün yoksulluk ve cahillik bataklığına itilmekledir. Ancak sorunun verdiği acı ve yaşanan zulüm karşısında taşıdığımız ve taşımamız gereken duyarlılık bizi duygusal ve aldatıcı çözümlere değil; sahici ve adil çözümlere sevketmeli ve yaşanan zulme karşı tepki sahibi kılmalıdır Kürt sorununu besleyen iki cahili tutum da fıtri olana bir müdahale, zulüm ve ifsaddır. Sorun iki boyutuyla da insanları farklı ve düşman kümeler haline getiren cahili çıkar ve hevesler, vahiy dışı ölçü ve bağlarla beslenmektedir.

Kürt Sorunu ve Müslümanların İlgisi

Kürt sorununun ızdırabını yakinen yaşayıp konuya İslami hassasiyet içinde yaklaşanlar, tartışılması gereken üç önemli tespitte bulunmakladırlar.

Bunlardan birincisi şudur:

Bölgeyle irtibatlı "müslümanlar" yakıcı bir boyut kazanan yanı başlarındaki Kürt sorunuyla, uzaklarındaki bir Bosna, bir Keşmir, bir Filistin sorunu kadar ilgilenmiyorlar. Hatta Kürt sorununa Türkiye müslümanları, örneğin "Güneydoğu sorunu" diyerek ulus devletin mantığıyla bakıyorlar. "Müslümanlar"ın ve "İslami hareketler"in Kürt sorunu hakkında ciddi bir gündemleri bulunmuyor.

İkinci tespit şudur;

Kürt sorunu -Kürt ulusçuları ve PKK saptırsa da- Kürt halkının ezici çoğunluğunun "müslüman" olması nedeniyle bir ümmet sorunu olarak görülmelidir. Ve sorunun çözümü için ümmeti ilgilendiren her platformda konu gündeme getirilmelidir.

Üçüncü tespit de şudur:

Özellikle Osmanlı döneminde "Kürdistan" veya "Kürdistan-ı Sengistan" olarak değerlendirilen bölge ile içice olan tüm ülkelerde Kürt sorunu temel sorundur. Ve bu ana sorun, Kürtleri tatmin edecek bir düzeyde çözüme kavuşturulmadıkça diğer sorunların çözülmesi de adeta imkansızdır.

Bu tesbitlerin haklı olan ve ayrıca yanlış ve tartışılması gereken yanları vardır. Ancak konuyla ilgili tespitler öncelikle doğru kavramlarla ifade edilmelidir. Bu çerçevede "müslüman", "ümmet" ve "İslami hareket" kavramları doğru kullanılmalıdır.

Türkiye'de, Suriye'de, Irak'ta, İran'da İslami ritüellere bağlı ve yer yer İslami duyarlılık gösteren büyük bir çoğunluğun Kürt sorununa ilgi göstermemesi veya Kürt sorununu önemseyen kişileri, ayırt etmeksizin "Kürtçülük"le itham etmesi, olumsuzluk içeren bir gerçektir. Ancak haksız bir genellemeyle Kürt sorununa genelde müslümanların ve İslami hareketlerin ilgisiz kalışlarını vurgulayıp suçlama yoluna gidilmesi haklı bir tutum değildir. Bu suçlamaları cevaplamak ve konuyu aydınlatmak gerekmektedir:

Kürt Sorunu Niçin Kavranamıyor?

"Müslüman" denilen kitleler tevhidi bir anlayışla, hakkın ve adaletin şahitliğini yaparak ve İslami bir örneklik ve zindelik içinde mi bu konuya yabancı kalmaktadırlar? Yoksa müslüman sıfatı "sahih değerler"den ziyade "sosyolojik" bir tanımlamayı mı ifade ediyor?

Şu gerçek, siyasal projeler peşinde koşan tüm müslüman "aydın" ve "ulema" kesimi tarafından iyice idrak edilmelidir: Bugün İslam ümmeti tevhidi ilkelerden kopmuş, Kur'anî hükümleri zihninde bulandırmış bir enkaz yığını gibidir. İslam ümmetini bir Kur'an nesli olarak yeniden ihya etmeyi öngörmeyen hiçbir proje gerçek bir değer taşıyamaz. Sahip çıktığı dinin kitabı ile ilişkilerini bulandırmış ve kendi kimliğini netleştirememiş bir çoğunluğun çevrede olup biten sorunlarla doğru ve adil bir şekilde ilgilenmesinin beklenmesi de hayalcilikten başka bir şey değildir. İslam'la ilişkisi bilgi ve bilinç düzeyinden çok, duygusal ve şekilsel bağlar içerisinde kurulan insanların, karşılaştıkları sorunlara da doğru bilgi ve bilinç düzeyinden ziyade, ölçüsüz bir duygusallık içinde yaklaşacakları görülebilmelidir. Ayrıca insan haklarıyla ilgili bütün konuların çözüm ölçüsünün, günübirlik duygular ve modern çağın beşeri değerleri değil vahyi değerlerin adalet terazisi olduğu da kavranmalıdır.

Kürt sorununun çözülebilmesi için müslümanları sorumlu görenler, öncelikle "müslümanlar"ın Kur'an merkezli bir kimliği yeniden nasıl kazanacakları, yeniden hakikatin şahitliğini diriltecek olan bir bilinci ve "Kur'an nesli"ni nasıl oluşturacaklarının cevabını aramalıdırlar. Bu açıdan "müslüman" sıfatını taşıyan kitlelerin öncelikli sorunu, "İslami kimlikleri"ni yeniden kazanmalarıdır. Kur'anî bilince ulaşmamış ve hakkın şahitliğini gerçekleştirecek bir yapılanmayı oluşturamamış insanların, karşılaştıkları sorunlar karşısında -ister sorunun içinde olsunlar, isterse karşısında- bilinçsiz ve bilgisiz bir duyarlılıkla hayati hatalara düşmeleri kaçınılmazdır. İşte Kürt sorunu karşısında veya bu sorunla içice bulunan müslümanların konuyla ilgili düştükleri yanlışlar ve karşılıklı ithamlaşmalar genellikle bu zaaf ekseninde oluşmaktadır.

İslami kesimler bugün bölgesel, sınıfsal, ülkesel veya ulusal sorunları tevhidi ölçüler içinde değerlendiremedikleri gibi, bu sorunların dayatan gündeminden gözlerini açıp kendi kimliksizliklerinin acısını da hissedemiyorlar. Örneğin müslümanların önüne konulan "Türkiye'yi savunmak", 'Türkiye'nin teminatı olmak", "Daha müreffeh bir Türkiye", "Büyük Türkiye", "Türkiye'nin birikimi" olmak gibi hedeflerle toprağın, Anadolu tarihinin, mevcut toplumun değerlerini belirleyici kılarak kimliğini oluşturan bir dindarın, Kürt sorunuyla ilgilenmesi ve konuya adil bir tutumla yaklaşması ne kadar mümkün olabilir. Diğer açıdan Kürt sorununu sorunların temeli olarak gören; oysa takva temelli bir Kur'an neslini oluşturmanın en öncelikli İslami proje ve temel görev olduğunu kavrayamayan "müslüman" sıfatlı kişilerin tutumu da ayrı bir yanlışı oluşturmaktadır. Bir konunun sorun olduğunu kavrayıp gündeme almak önemlidir. Ancak bu sorunun hangi yol ve ölçü ile çözümleneceği sorusu çok daha önemlidir.

"İslami hareketler"in Kürt sorununa ilgisizliğinin eleştirilmesi, ele alınması gereken başka bir yaklaşımdır. Ancak İslami hareketleri İslami değerlere yönelik saldırılara ve her türlü zulüm ve sömürüye karşı duran; İslam ümmetini yeniden ihya etmeye çalışan; tağuti otoritelere karşı tevhidi ilkeleri ikame etmeye ve İslam'ı yaşanılır kılmaya çalışan; düşünsel ve metodik temel referanslarını İslam'ın orijinal kaynağından alan ve sürekliliği bulunan kitlesel hareketler olarak değerlendirdiğimizde; oluşum olarak çok yakın bir tarih süreci üzerinde durabiliriz. İslami hareketler 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren yükselen "İslami uyanış" sürecinin bir sonucudur. İslami uyanış çabalarının taşıdığı zaaflar İslami hareketlerin de eksikliklerini oluşturmaktadır.

İslami uyanış çabaları önemli katkılarına rağmen insanları yeterince mezhebi, tasavvufi, tarihi, bölgesel veya kavmi ölçülerin cahili bağlarından arındırıp Kur'an merkezli bir perspektife ulaştıramamıştır. İslami hareketler ise, genellikle oluşumlarını içe dönük eğitimsel çabalar olarak algılamış. Kur'anî eğitimin yaşanan sorunlarla irtibatlı olarak ve ifsad karşısında şahitlikler oluşturularak yapılmasını yeterince kavrayamamıştır, İslami hareketlerin dışa dönük eylemleriyse önceden tespit edilmiş bir projenin veya tezin kitlelere taşınmasından ziyade, düşman saldırıları karşısında yükseltilmesi gereken direnişler olarak şekillenmiştir.

Oysa düşman karşısındaki direnişimiz de, İslam'ın iktidara kavuşturulması arzusu da öncelikle vahyi ilkeleri pratik içinde özümsemiş, zulüm ve haksızlık karşısında tevhidi şahitliği hayatın anlamı ve sınavı olarak kavramış İslami bir birlikteliğin ortaya koyduğu tezler ve hedeflerle olgunlaştırılıp anlamlı kılınabilir. İslami bir oluşum, kendi iç eğitimini, çevresinde yaşanan ekonomik, siyasi, hukuki, kültürel veya sosyal sorunlarla İlgilenerek gerçekleştirmeli ve tevhidi mesajı bu toplumsal sorunları kuşatacak bir şekilde gündeme sokabilmelidir.

Temel Sorun Hangisi?

Kur'an'ın çağa hitap etmesi ve yaşanan sorunları kuşatması ancak tevhidi anlayışın karşılaşılan pratik içinde yaşamlaştırılmasıyla mümkündür. Vahyin sağladığı temel dinamik de budur. Vahyin ana amacı şirki, ifsadı tespit etmek ve gidermektir. Şuayb (s) zamanında zulüm ve ifsad ekonomik alandaydı. Lut (s) zamanında zulüm ve ifsad ahlaki ağırlıklı idi. Hz. Muhammed zamanındaki zulüm ve ifsad ise hayatın bütün şubelerine yayılmıştı. Kur'an, ilk ayetleriyle birlikte Mekke ortamında yaşanan sosyal, siyasi, ibadi veya ekonomik konulardaki zulüm ve haksızlıklarla ilgileniyor ve bunların nedenlerini ifşa edip çözüm yolunu gösteriyordu. Kur'an'ı merkeze almış bir hareketse bugün yaşadığı toplumda varolan sorunları, zulüm ve haksızlıkları tespit edip, toplumdaki ifsadı, zulüm ve haksızlığı oluşturan sorunlarla ilgili mücadeleyi tevhidi anlayışın pratik açılımı olarak görmelidir. Hayata ve yaşanan sorunlara müdahale etmeyen bir anlayışın İslami bir hareket olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Kur'an merkezli bir hareket veya anlayış Kürt sorununa bu düzlemde yaklaşmalıdır.

Ancak yaşadığımız toplumda müslümanlar için Kürt sorunundan, müstezaf ve mahrumların sorunundan, kadın sorunundan, hak ve hukuk ihlallerinden çok daha öncelikli sorun, İslami kimlik sorunudur. Türkiye gündemini kuşatan "irtica" kampanyaları ve İslami değerlere yapılan saldırılar bölgedeki ulus devletlerin kuruluşundan bu yana yaşanılan temel çatışma alanının ne olduğunu açıkça göstermektedir. Türkiye'de en önemli insan hakları ihlali, "İnanç ve düşünce özgürlüğü"ne karşı açılan savaştır.

Türkiye "müslümanları"nın Kürt sorununa, müstezaflık sorununa, kadın sorununa, çevre sorununa veya tüm insan hakları ihlallerine göstermeleri gereken ilgi ve tavır eksikliklerinin en belirleyici nedenini, kendi İslami kimliklerini oluşturamamalarında aramak gereklidir. Öncelikli sorun ne Kürt sorunu, ne işçi sorunu veya ne de hukuk sorunudur. Sorun, yaşadığımız ve dayatılan sorunlarla ilgilenip, adil bir hareket hattı belirleyecek olan yeterli bir Kur'an anlayışı ve birlikteliğinin oluşturulamamış olunmasındadır. Kendi kimliklerini oluşturamayan "müslümanlar"ın, Kürt sorunu gibi yakıcı ve kuşatıcı olan, ama ikincil konumdaki gündemlere getireceği fiili çözümler tutarlı olamaz. Tabii ki yaşanan ve hayatımızı kuşatan sorunlarla ilgilenmeliyiz. Bu bağlamda Kürt halkının yaşadığı zulme ve baskılara karşı çıkmalıyız. Kendi kimliğimizi ve birlikteliğimizi sosyal gerçeklik içinde oluştururken, tabii ki Kürt sorununa ilgisiz kalamayız. Ancak İslam ümmetinin yaşadığı bütün sorunların, kitabi bir toplum olmaktan uzaklaşılmasından kaynaklandığını da görebilmeliyiz.

Müslümanlar, yaşadığımız pratik sorunların çözümünün masa başı tahlillerle, kağıt üzerindeki tekliflerle veya ilkesiz tavırlarla mümkün olmayacağını; ancak şirke, haksızlığa ve zulme karşı hakkın ve adalelin şahitliğini üstlenen bir Kur'an neslinin fiili olarak oluşturulmasıyla yaşanan sorunların üzerine gidilebileceğini kavramalıdırlar.

Tekrarlayacak olursak; müslümanların Kürt sorununun varlığını ve yakıcılığını kavrayıp gündemlerine olmaları, mazlumların dertleriyle dertlenmeleri önemlidir ve zorunludur. Ancak bu sorunun yeni zulüm ve haksızlıklara yol açmayacak tarzda, hangi yol ve ölçü ile çözümleneceği ise çok daha önemli ve önceliklidir.

Çözüm Tekliflerindeki Yanlışlar

Kürt sorununun çözümü konusunda tutum oluşturan üç anlayış ve tavır karşımıza çıkmaktadır. Birincisi; sorunu yok sayarak konuyu gündemden sıyırmaya çalışan yüzeysel yaklaşım, ikincisi; sorunun ulusçuluk dayatmasıyla ve şiddet yoluyla çözülebileceğini ortaya koyan ve kan akıtmayı stratejik bir zorunluluk olarak gören ulusalcı yaklaşım. Üçüncüsü; İslami duyarlılıkları içinde sorunun çözümünü müslümanlar için öncelikli görev kabul edip örgütlenmeyi hedefleyen veya masa başı projelerle gündemi yönlendirmeye çalışan yaklaşımlar.

1. Sorunu Yok Sayanlar

Baskı, yasak, boykot, işkence, katliam, tehcir politikalarıyla kangrenleşen Kürt sorununun acı tablolarıyla karşı karşıya gelip de bu sorunun var olmadığını savunanlar bakar körlüğün de ötesinde vahim bir özürlülük hali içindedirler. Resmi ideolojinin ve karşıt tepkilerin ulusalcı dayatmalarıyla karşı karşıya kalan İslami kesim arasından da bazı kişi ve çevreler, değil soruna çözüm teklifinde bulunmayı, Kürt sorununun varlığını bile ifade etmekten ve gündemlerine almaktan kaçınmaktadırlar. Bu söylemin temel endişelerinden birisi; Kürt sorunuyla uğraşan kişilerin konunun sıcaklığı nedeniyle ulusalcı propagandanın etkisinde kalıp İslami hareketten kopacaklarıdır. Ancak bu noktada problem Kürt sorunuyla ilgilenmekte değil, tevhidi kimliğin şahsiyetleşmemiş olmasındadır. Bazılarına göre de Kürt sorunu abartılmakta ve gündemde tutulduğu müddetçe emperyalistlerin ümmeti bölmek üzere gündemimize soktuğu ırkçı ve hain bir plana hizmet etmektedir. Ama ne hikmetse bu bazıları, İslam ümmetini ulus sınırlara, ulus devletlere bölen ve batılı değerlerle sömürge toplumlara benzeten dayatmacı Türk ya da Arap kimliğine karşı aynı gerginlikle yaklaşmamaktadırlar

Konuya tevhidi ilkeler bütünlüğünde bakıldığında bir müslümanın Kürt sorununu hissedilen bir realite ve ilgi konusu olarak ciddiye almaması, mazlumların ve müslüman Kürt kardeşlerimizin feryadına yüreğini açmaması mümkün olamaz. Aksi hal ya tevhidi söylemin, fiili sorunlar ve fiili mücadele içinde taşınması yerine, soyut ve slogancı bir düşünce konforunun tutsaklığı içinde bulandırılmış olduğunu ya da kimliğin yeteri kadar vatana ve ulusalcı söylemlerden ve denge hesaplarından ayrıştırılmamış olduğunu ifade etmektedir. Bu durum, büyük ölçüde, zulme karşı şahitliği üstlenmeden, ölçü ve tartıdaki adaletsizliği yargılamadan, kötülüğü menetmeye kalkışmadan "tevhid edebiyatı"nı yazılarla veya vaazlarla yaygınlaştırarak toplumsal dönüşümü sağlayacağını sanan dar ufuklu "İslamcılar"ın kimlik zaafiyetlerini sergilemektedir.

2. Ulusalcı Çözümlerin Gaddarlığı

Irak, İran ve Türkiye'deki Kürt gerilla hareketleri, Kürt sorununun ancak Kürt halkının silahlı mücadelesi sonucu Kürdistan'da özerklik veya bağımsızlık statüsüne kavuşularak çözüleceği iddiasındadırlar. Ancak Kürtçü gerilla hareketleri birbirleriyle de çatışma halindedirler. Zaman zaman birbirlerinin kanını dökmekte, birbirlerine karşı İsrail dahil diğer bölge devletleriyle işbirliği yapabilmektedirler.

Türkiye'deki Kürt hareketi ise PKK'nın liderliğinde önemli bir kitle desteği bulabilmektedir. PKK'nın legal kuruluşu olarak suçlanan HADEP, Türkiye genelinde % 5 olan oy oranını ciddi engellemelere rağmen bölgede % 40'ların üzerine taşıyabileceğini göstermiştir. Doğu Anadolu'da PKK'ya karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve Özel Timin gerçekleştirdiği sürekli operasyonlarda bazı kere günde 40-50 PKK militanı öldürülmesine rağmen PKK kamplarına katılım azalmamaktadır. Bu durum Türk siyasetçilerince devamlı olarak kökünün kazındığı müjdesi verilen PKK'nın Türkiye'de ve bölgedeki Kürt nüfusun içerisinde önemli bir kesimi etkilediğini ortaya koymaktadır.

Kürt sorunu karşısında TC'nin ürettiği çözüm ise, "şahinler" olarak nitelenen şiddet yanlısı ricalin ezme ve sindirme politikasıdır. Zaten Cumhuriyet kurulduğundan bu yana da hep "şahinlerin sözü belirleyici olmuştur. İslami İran'ın İslam kardeşliği politikası ise "sünni Kürtler" ve "şii Farslar" ayrımını yeterince giderememiştir. Irak Baas rejiminin ırkçılığı ise, fırsatını bulduğunda yeni Halepçe katliamları gerçekleştirmeye namzettir.

Kuzey Irak'taki Barzani ve Talabani liderliğindeki aşiret temelli Kürt gruplarının bu bölgede ne kendi feodal bağnazlıklarını aşmaya, ne de kendileri dışında kuşatıcı başka bir derlenişin varlığına tahammül göstermeye niyetleri vardır. Bu nitelikleriyle Barzani ve Talabani Ortadoğu'da Kürdistan kartını oynayan emperyalizmin en elverişli iki silahı konumundadır. PKK ise militanlarını aşiret bağından ulus bağına ulaştırmış daha kuşatıcı bir söylemin avantajını taşıyor. PKK'nın hedeflediği çözüm şudur: Kürt hareketi sürekli kan akıtılarak kitleleştirilecek, neticede taraflar masaya çekilecek ve demokratik zeminlerde tartışılarak federal veya özerk statüde bir ayrışmayla ulus devlete yönelinecektir. PKK Önderliğinin gittiği yol "Kemalizm"den farklı değildir. PKK "neo-kemalist" ve işbirlikçi bir tavırla Kürt halkı arasında ulusçuluğu yaygınlaştırmakta, ümmet bağına ve İslami değerlere "Dindarlar Birliği", "Kürdistan İslami Hareketi" gibi münafık teşekküllerle ciddi darbeler indirmeye çalışmaktadır.

Bölgedeki ulus devletlerin ve ulusçu Kürt tepkisinin Kürt sorununa getireceği çözüm, fıtri ve adil değildir Bu sorunu İslami İran da aşamamıştır. İslam Devrimi'nin sürekliliğini, ümmetin vahdetini ve İslami yönetimin evrenselliğini savunan İran İslam devriminin hayatta kalan son önder ve teorisyenlerinden Muntazeri'de, Devrim'e İran Kürt halkının katılımını sağlayan İslami kesimin temsilcisi Müftüzade de bugün İran'da siyasal hakları kısıtlanmış olarak göz hapsinde bulunmaktadırlar. İslami İran emperyalizme ve ülkedeki tağuti otoriteye ve bazı cahili alışkanlıklara karşı tüm kazanımlarına rağmen bu yasakçı zihniyetle bölgesel, mezhebi ve kavmi sorunları tevhidi ilkeler rehberliğinde çözebilme ümidi vermemekledir.

3. İslami Duygularda Ölçüsüzlük

Kürt sorununun, ümmetin sorunu olduğunu belirttikten sonra, bu sorunun bölgede hatta Ortadoğu'da sorunların anasını oluşturduğunu ileri sürenler; Kürt sorununu çözemeyen İslami hareketlerin tarih olacağını iddia ederek "müslümanlar"ı bu iddialar ışığında oluşumlarının ve faaliyetlerinin stratejisini belirlemeye davet etmektedirler. Kürt sorununun çözümünü İslami duyarlılıkları gereği öncelikli görev olarak kabul eden yaklaşımları üç başlık altında tasniflememiz mümkündür

i. "Kürt İslami Hareketi"ni Örgütlemek isteyenler

Kürt halkının bir üyesi olarak yaşanan acılara ve mahrumiyetlere son verme çabasını, dil ve kavim farklılığı gibi unsurları Kur'an'ın meşru kılması nedeniyle tevhidi mücadelenin kaçınılmaz bir gereği olarak görenler; Kürt İslami hareketini oluşturarak, Kürt hareketi veya kurulacak muhtemel bir Kürt ulus devleti içinde İslam'ın sesi olmayı, giderek de Kürt halkına İslami bir devrim armağan etmeyi tasarlamaktadırlar. Bu tutum içinde olanlar bölgede Kürt olmayan müslümanları Kürt İslami hareketinin dışında sadece destekçi olarak görmek istemekte ve ırk kökenli İslami hareketler oluşturmanın mayasını tutturmaya çalışmaktadırlar. Medine dönemindeki Evs ve Hazrec çekişmesini andıran bu cahili tutum; Kürt sorununun aktığı istikametin realitesini de, bu tasarının vakıaya uygun olup olmadığını da, iletişim ve ulaşım imkanlarıyla küçülen dünya gerçeğini de, ulusal sınırlar içine hapsolan müslümanların tevhidi uyanış çizgisini de yeterince kavramaktan uzaktır.

Örneğin Türkiye'de, Türk'ü, Laz'ı, Kürt'ü, Arnavut'u, Boşnak'ı, Çerkez'i, Zaza'sı, Arab'ı ile tebalaştırılan müslümanların "Yoldaki İşaretler", "Dört Terim", "Fi Zilali'l Kur'an" gibi kitapları okumaları, tevhidi şiarları öğrenmeleri, tağuti güçleri tanımaları ve tevhidi bilinçlenme sürecine katılmaları aynı tarihlerde başlamış, bilgilenme kanalları aynı pınarlardan beslenmiştir. Türkiye müslümanları zulme itaat edilmeyip, tağutun reddedileceği bilincini kazanmaya başladıkları 1970'li, hatta 1980'li yıllardan önce Türkiye'de, Kürt sorununa tevhidi ilkelerle yaklaşan hiçbir ses duyamamışlardır. Ancak Türkiye'de tevhidi bilinçlenme çizgisinin yeniliğine rağmen 12 Eylül cuntasının Başbakanı Ulusu, İslami hareketin komünist hareketten çok daha tehlikeli olduğunu tüm devlet ricaline deklare etmiştir. Türk Genelkurmayımın 28 Şubat 1997 "muhtırası"yla da ortaya konan öncelikli düşman, PKK değil "siyasal İslam" olmuştur.

Bölgemizdeki ulusal hareketler, ümmet yapısının parçalanması hedefi içinde varolabilmişlerdir. Ve bu hareketler söz konusu hedef uğruna birbirlerinin düşmanı da olsalar, İslam ümmetini yeniden ihya etme girişimlerine karşı ittifaklar oluşturabilirler. Bu TC-İsrail arasında olduğu gibi, PKK-TC arasında da olabilir. Filistin intifadası, İran İslam Devrimi, Cezayir ve Tunus İslami kalkışmaları ve Sudan İslami deneyimi karşısında, birbirine düşman ulus devletlerin ve krallıkların emperyalizmin de teşvikleriyle nasıl bütünleştiklerini hep birlikte gördük.

İslami hareketler ulusal hareketler bünyesinde ve ulusal değerlerle tanımlandığında sentez kimliklerin kirliliği ile karşılaşırız. Türkiye'de yaşanan Türk-İslam sentezi, Anadoluculuk akımı, bin yıllık tarih kutsayıcılığı İslami kesimin kimliğine bulaşan ulusal kirlilikler olarak devam edegelmektedirler. Kavmi özellikleri yok edilmeye çalışılan bir halkın sorunlarıyla ilgilenmek adına İslami hareket oluşturmaya kalkışanların düşeceği tuzak da bu sentezci kirliliktir. Zaten Kürt ulusal hareketi "kendi İslamı"nı belirlemek üzere "Kürt İslami Hareketi"ni kurmuş, PKK denetimi altında İslami hassasiyeti yüksek olan bazı Kürtlerden biat toplamıştır. Öte yandan Kürt hareketi ulusal değerler, laik yaşam ve batıyla işbirliği esası üzerinde yükselen İslam modernizminin saptırıcı söylemini daha şimdiden içselleştirmiştir. Bu bağlamda Kur'an'ın latince harflerle ve İslam modernizminin akılcılığı ile önemli kavramlarının saptırılarak kürtçeye çevrilmesi, maalesef ki Kur'ani mesajı yaygınlaştıran değil, örten bir zihniyetin işine yaramıştır

Hapsolunan ulusal sınırlar içinde müslümanların birlikte yakaladıkları tevhidi bilinci ve pasaportsuz-vizesiz ilişkileri diğer sorunları çözmek için bir avantaj belleyip tevhidi bir mücadele nüvesine dönüştürmek yerine; takva temelli kardeşlik, hukuk ve birliktelik imkanımızı kavim temelli hareketlere alternatif olacağız diye hamasi ve hayali idealler ve saçma stratejiler uğruna parçalamak hem Türk ve Arap ulusçularını ve hem de Kürt ulusçularını sevindirecektir.

ii. Çözümü Mevcut Taraflarla Girilecek İttifaklarda Görenler

İslam ümmetine tarih içinde musallat olan en büyük hastalıklardan birisi, kendi kimliğini ve gücünü oluşturmak yerine, zalimlere itaat edip sığınmak, koparılacak tavizlerle zillet içinde yaşamayı meşrulaştırmaktır. Bu sığınmacı ve kimliksiz tutum "realist politika" terkibiyle kılıflandırılmaktadır.

Örneğin bu yaklaşıma göre, Kürt sorununun Türkiye'de iki tarafı vardır: TC ve PKK, Müslümanlar üçüncü bir taraf olarak ağırlıklarını hissettirememişlerdir ve bundan sonraki yakın bir dönem için de bu söz konusu olamayacaktır. "O halde realiteye karşı gelmektense müslümanlar olarak realite içinde yer tutarak geleceğe ve gelecek nesillere imkan hazırlamak gerekmektedir. Tabii ki içinde yer tutulacak bu taraf Kürt sorununu yok sayan veya ezerek yok etmeye çalışan TC'nin değil, PKK'nın safı olacaktır".

Bu anlayış, sistem içi ilkesiz bir tutumla Türk devletini, ordusunu, gerektiğinde Atatürk'ü ve laikliği savunarak İslam'a hizmet ettiğini sanan dindar Türk politikacılarının, bir çok duahan din adamı ve tarikat şeyhinin tutumunu hatırlatmaktadır. Oysa karşı kimliğin içine sığınarak kimliğini koruma iddiası büyük bir yalandır. Bu tavır, ulus kimliğin kitleleri oyalayıp terbiye etmek için İhtiyaç duyduğu milli bir din anlayışının yaygınlaşmasına; yani İslami kimliğin daha da çok ifsadına neden olmaktadır. Ulus kimliğe sığınarak taşınan "ümmet", "tevhid", "Kur'an" gibi kavramlar içi boşaltılmış yalancı kelimelerden ibaret hale gelmektedir.

Konuya insan haklan söylemiyle de yaklaşan bu sığınmacı tutum, insanın yaşam hakkının ulus, tarih, vatan gibi kavramlardan daha önemli olduğunu vurgulamakta ve kan akmaması için bir Kürt devletinin kurulmasına müsaade edilebileceğine işarette bulunmaktadır. Ümmet yapısının asıl, ulus devletlerin geçici olduğunu; zaten postmodern arayışlar içinde ulus devletlerin de sonunun yaklaştığını belirten bu yaklaşım, adeta siyasi söylemin "İsrailiyatçılığını üstlenmiştir. Bu kıssacılara göre Ortadoğu'nun ulus devletlerini yıkacak olan dinamik İslam'dır ve ulus devletlerin geçici çözümler olarak görülmesinden korkulmamalıdır.

Oysa ulus devletleri aşacak dinamiğin İslam olduğu tespiti fiili mücadeleye dökülmediği müddetçe ne anlam ifade etmektedir? Bu gerçek yüzyıllar geçmesine rağmen asırların saltanatçı yönetimlerini aşmak konusunda ne anlam ifade etmiştir? Postmodern söylemin sömürge toplumları için değil, teknoloji toplumlarının gelecekteki refahları için kapitalist iktidarlarca üretildiğini kavrayamayan az gelişmiş ve kompleksli kafaların Ortadoğu'nun geleceğini ulus devletlere terketme taktikleri olsa olsa ancak stratejik bir intihar olabilir. Üçüncü Dünya'da ve İslam coğrafyasında kurulan ulus devletler, İslami uyanışa karşı emperyalistlerin kazandığı en önemli mevzilerdir. Ulusçuluk, laiklik ve batılı yaşam tarzına öykünen bir modelle PKK gibi pozitivist kadroların elinde bir Kürt ulus devleti, müslüman Kürt halkı için yeniden canlanan tek partili şeflik döneminin zulmü, karanlığı ve varolan İslami değerlerin de iyice yıpratılıp sindirilmesi demektir. PKK zihniyetinin oluşturacağı -ki Kürt hareketinin inisiyatifi tamamen PKK'nın elindedir- bir Kürt ulus devleti demek; batılılaşma, uluslaşma, laikleşme; cami ve Kur'an kurslarının kontrolü, İslami canlılığın ezilmesi, İslami tebliğin sansürü ve cahiliyyenin daha radikal bir tarzda dayatılması demektir. Türk, Arap veya Fars karşıtlığı üzerine kurulacak böyle bir devletin varlığı, uluslararası politikanın desteğiyle de çok kısa bir zamanda, mevcut bölge devletlerinin uygulamalarından çok daha şedit tarzda İslam düşmanlığının bayraktarlığına dönüşecektir. Bu hal bölge müslümanlarının son 30-35 yıl içinde elde ettikleri kazanımları çok daha gerilere itecektir

Kürt sorununu bir ulus sorunu olarak görmek ve ulusalcı bir söylemle çözmeye kalkışmak, bölgedeki diğer ulusalcı iktidarlar gibi moderniteye teslim olmak demektir Çünkü ulusçuluk da laiklik, pozitivizm ve sömürgecilik gibi modernitenin bir ürünüdür. Çağımız emperyalizmini ifade eden modernite ile savaşmayan hiç bir mücadele gerçek bağımsızlığa ulaşamaz. Unutulmamalıdır ki, Kur'an, realiteye teslim olmak için değil, realiteye hakim olmak ve toplumları dönüştürmek üzere gelmiş inkılapçı bir çağrıdır.

iii. Demokrasiyi Kurtarıcı Görenler

Kürt sorununun sadece Kürtlerin sorunu olmadığını vurgulayan başka bir söylem de müslümanların öncelikle bu konuyu görüşüp-tartışabilmelerini savunmaktadır. Bu doğru bir tespittir. Ancak Kürt sorunuyla ilgili çözümün görüşülüp tartışılarak geliştirilebileceği ve demokrasinin yaşatılması ve geliştirilmesiyle de tarafların bu diyalogun içine çekilerek sonuca gidilebileceğini savunan bu yaklaşım, realite karşısında yüklenilmesi gereken sorumluluktan kaçan tipik bir "aydın tavrı"nı ya da masa başında üretilen temelsiz ve hayalci projelerden birisini ifade etmektedir.

Demokrasi, egemenlerin kurdukları sistemin işleyişine kitleleri katabilmek için oluşturdukları aldatıcı bir siyasal mekanizmadır. Konunun şer'i tartışması bir yana, ideal demokrasi tarifi bile sadece kitaplarda kalan, ama dünya tarihi içinde hiç yaşanmamış olan bir aldatmacadır. Demokrasilerde tabii ki sistemin işleyişine halkı katabilmek için egemenlerin vermek zorunda kaldıkları bazı rahatlatıcı tavizler vardır. Ancak bu tavizler, kurulu sistemi sarsmayacak bir sınıra kadardır. Ayrıca bu tavizleri ilkeli olarak değerlendirebilmenin şartı da egemenler karşısında kendine yeter ve gerektiğinde diretebilen bir güç unsuruna sahip olabilmektir.

Demokrasiyi PKK, oluşturduğu güç ve kitle desteği sayesinde zorlayabilir. Ama kendini toplum katında hissettirebilir bir kimlik ve hareket oluşturamamış olan müslümanlar bu kapıyı vazgeçilemez ilkelerinden ödün vermeksizin hangi güç ve hangi hedefle zorlayacaklardır? RP'nin büyük kitle desteğine rağmen, sistem içinde demokrasi aracını kimlik, tavır ve hedef netliğinden mahrum bir şekilde farklı mücadele merhalelerini göğüsleyecek bir kadrolaşmaya sahip olmaksızın kullanmaya kalkışması sonucunda, egemenler karşısında düştüğü mağlubiyet ve teslimiyet, bu tür tezlerin iflası açısından önemli bir örnektir.

İslami Tavır Ne Olmalıdır?

Öncelikle müslümanlar olarak karşılaştığımız sorunların çözümünü, kaybettiklerimizin sonuçlarında değil, kaybettiğimiz esaslarda aramalıyız. Örneğin, Kürt sorunu oluşurken kaybettiğimiz esas, tevhid ve adaletin taşıyıcısı olacak ümmet yapısı ve vahyi ölçülerin şahitliğiydi. Karşılaştığımız sonuç ise modernitenin -veya emperyalizmin- üretip ihraç ettiği ulusçuluktur. Dolayısıyla Kürt sorununu karşılaştığımız sonuçtan kalkarak öykünmeci ve tepkisel bir tutumla değil, yitirdiğimiz esaslardan başlayarak ele almalı ve bu sorunun ancak İslami kimliğimizin ve nesli­mizin yeniden ihyası çabası İçinde çözülebileceğini kavramalıyız.

Kürt sorununun tüm İslam ümmetinin sorunu olduğu gerçeğinden bakıldığında; İslam coğrafyasında tevhidi bilincin ve ümmet olma imkanının yitirildiğini göremeyenlerin Kürt sorununu doğru bir şekilde kavrayamayacakları ortadadır. Ayrıca yeniden bir Kur'an nesli oluşturma ve İslam ümmetini ihya etme görev ve sorumluluğunu üstlenemeyenlerin de Kürt sorununa sağlıklı ölçülerle yaklaşamayacakları görülmelidir.

Kürt sorunu dahil, insanlığın yaşadığı bütün problemlerin temelinde, vahyi ölçü ve sınırlardan sapma ve fıtri olana zulmetme gerçeği vardır. Tüm insanlığı ve İslam alemini kuşatan yaşadığımız sorunlar karşısında temel çözüm, sorunları eşyanın tabiatına uygun ve adil olarak çözebilecek tevhidi bakış açısını ve vahyin şahitliğini üstlenmiş bir Kur'an birlikteliği oluşturabilmektir. Ancak kimliğimizi ve birlikteliğimizi oluşturmak, hayatın gerçekliğini ve dayatan sorunları yok sayarak gerçekleşemez.

Kur'an'ın biz müslümanlara gösterdiği Kur'an neslini yeniden inşa etme öncelikli hedefi, realitenin içinde ve yaşanılan sorunların sıcaklığında gerçekleşebilecek bir merhaledir. İlk Kur'an neslinin oluşumu da cahili yapının kuşatmasına rağmen yaşanan sorunlara müdahale eden ilahi bir programın pratiği içinde gerçekleşmemiş midir?

Bugün oluşum aşamasında yeniden Kur'anî şiarlarla kendimizi reel koşullara ve yaşanan sorunlara gücümüz oranında müdahale ederek oluşturmak ve geliştirmek durumundayız. Oluşum adına içe kapanık ve yaşanan sorunlarla ilgilenmeyi ertelemek yanlış bir tutumdur. Gücümüzü sadece temel gördüğümüz oluşum aşamasına teksif ederek dikkat ve mesaimizi dağıtmama çabaları tüm iyi niyetliliğine rağmen yaşadığımız sorunlardan kaçan, hayatı bölen, realiteden ve Kur'an'ın ilk nüzul ortamındaki inzal seyrinden habersiz bir yaklaşımdır.

O halde kendi kimliğimizi ve birlikteliğimizi oluştururken çevremizdeki zulüm, şirk, sömürü ve haksızlıkları kavramdı, tuğyana karşı gücümüz oranında tevhidi şahitliği üstlenmeliyiz. Bu bağlamda Kürt sorunu da ilgileneceğimiz, acısı ve mağduriyetlerini dert edineceğimiz, İslami mücadelenin bütünü içinde taşıyacağımız sorunlardan birisidir.

Kürt sorunu öncelikle fiili olarak ulus devletlerin dayattığı kimlikten ve tağuti sistemin uygulamalarından nüksetmiştir. Ancak birçok zulüm ve münkerin kaynağının mevcut tağuti sistem olduğu gerçeğinden kalkılarak "ülkede sistem sorunu halledilirse Kürt sorunu da çözümlenir" tarzında ortaya konan ertelemeci ve kolaycı bir tavır hayattan kopuktur. Merhale olarak kendini oluşturma adına realiteden tamamen kopan ve hayatı bölen yaklaşımın benzer zaaflarını taşımaktadır.

Egemen sistem ancak bizi kuşatan realitesi içinde zayıflatılarak gerileyecektir. Bu yüzden nihai bir çözüm sağlamasa dahi geleceğe hazırlayıcı, kitlelere kimlik ve tavır aşılayıcı bir tutum olarak sistemin haksız uygulamaları sürekli gündemde tutulmalı, eleştirilmelidir Ve gaspedilen haklarımızı onurlu ve ilkeli bir şekilde egemenlerden talep etmenin hiçbir zaman ricacılık olmayacağı bilinmelidir.

Vahyi perspektiften bakıldığında sorumlu bir müslümanın Kürt sorununa ilgisiz kalması hiçbir zaman söz konusu olmamalıdır. Öncelikle Kürt sorunuyla ilgilenilmesi, Kürt realitesini görmek demektir. Ancak Kürt realitesi, ümmetin yeniden yapılanma hedefinden farklı olarak, modernitenin sunduğu bir ulus sorunu olarak değil; Kürt kavminin diğer kavimler gibi meşru örf ve geleneklerini, etnik özelliklerini ve dilini ümmet yapılanması içinde eşit haklarla ve bir alt kimlik olarak taşıması anlamında ele alınmalıdır. Bu bağlamda Kürtlerin yaşadığı yer bir yurt, yöre, bölge, dâr olarak Kürdistan'dır; ama bir ulus devlet tanımı içinde Kürdistan olmamalıdır. Bu noktada ulus kimliğin belirlediği bir Türkiyecilik nasıl bir milliyetçilik ise, Kürdistancılık da aynı cahiliyyedir. Milliyetçilik, İslami kimliği bulandıran liberallik, sosyalistlik, laiklik gibi cahili duygu ve tavırlardandır. Müslümanlar İslami vahdet anlayışına ulus sınırlar üreterek değil, bu statüleri aşarak ulaşmak durumundadırlar. İslam'ın uzun vadede bölge üzerinde hakimiyeti düşünüldüğünde vahdet çağrıları, ancak dil ve örf aynılıklarını yaşayan müslüman halkların uluslaşmasına değil, ancak özel durumlara uygun çözüm şekillerine izin verilebilir.

Günümüz pratiğinde ise öncelikle Kürt sorununu üreten ulusal sistemler insan hakları bağlamında dayattıkları ulus kimlik ve ulusala politikalar çerçevesinde sorgulanarak geriletilmeli ve sorunun ancak İslam ortak paydasında çözülebileceği realitesi gösterilmelidir.

Öncelikle karşılıklı akan kanın, devlet ve PKK terörünün durdurulması için kamuoyu bilgilendirilip, uyarılmalıdır. Ortak paydalarımızı tasfiye etmeye çalışan Türk ve Kürt kimliklerinin belirleyici kimlikler olarak birbirlerinden ayrıştırılmaya çalışılmasının İslam düşmanlarının ve emperyalizmin işine yarayacağı vurgulanmalıdır. Bölgenin geri kalmışlığı, yöre adlarına ve halkın kavmi kimliğine yapılan müdahaleler gündeme getirilip eleştirilmeli; resmi ideoloji, bölgedeki 70 yıllık uygulama ve hukuk ihlalleri sorgulanmalıdır.

Kendi bölgesinde muhacir konuma düşürülen yöre halkına yardım elinin uzatılmasının İslami bir vecibe olduğu kitlelere anlatılmalı ve kitlelerin hayır duygusu Bosna, Çeçenya veya Afganistan sorununda olduğu gibi, bu konuda da canlandırılmalıdır.

Kürt sorununun İslami kesim arasında gündemleştirilmesi ve yaşanan zulümlerin kınanması, İslami kimliğimizi ezmek ve ulusal kimliği dayatmak isteyen bölgemizdeki tağuti otoritelerin tanınması, niyetlerinin ifşa edilmesi ve kamu vicdanında yargılanmaları açısından ciddi bir kazanım olacaktır. Yaşadığımız ülkelerde hangi kimliğin egemen olduğunu, Kürt halkının sorunlarıyla ilgilenen hareketlerin hangi kimliği egemen kılmak islediklerini gündemleştirebilmemiz bile İslami duyarlılığın taşıyıcısı kitleleri bilinçlendirmek açısından değerlendirilebilecek önemli bir imkandır. Dolayısıyla gereğince değerlendirildiğinde inanç-düşünce alanında gerçekleştirilen baskı ve engellemeler yanında, Kürt sorunu ile ilgilenmek ve Kürt halkına etnik nedenlerle yapılan zulme karşı çıkmak, sanıldığının aksine kurtçu akımların ve PKK'nın değil, İslami bilinçlenme ve mücadele sürecinin işine yarayacaktır. Fıtrata ve vakıaya uygun yönelim de budur.

Bütün sorun, yaşadığımız ve dayatan sorunların üstesinden gelebilecek tevhidi bir bilinç, dayanışma ve kitlesel bir oluşum içinde olabilmektir. Öncelikle yükümlülüklerimizi kavramalı ve ilkelerimizle birlikte tutarlı olmalıyız. Bunun için de hayaller ve vakıasız projeler peşinde değil, öncelikle kendi pratiğimizin ilkesel gereklilikleri üzerinde yoğunlaşmalıyız. İslami kimliğini netleştiremeyen ve İslami mücadelenin oluşum merhalesinin sorumluluklarını üstlenemeyenlerin, kitlesel sorunların çözümü konusunda laf üretmekten veya dışımızdaki güç ve eğilimlerin kuyruğuna takılmaktan başka seçenekleri bulunmadığı unutulmamalıdır.

Kürt sorunu ümmetin sorunudur. Kürt sorununun çözümü, ümmet sorununun çözümü ile içiçedir. Dolayısıyla İslam ümmetini yeniden ihya edecek sahih bir anlayış ve mücadele yükseltilmediği, bölgedeki ulusal baskılar, ulusal akım ve kimlikler kırılmadığı müddetçe bu sorun çözülemeyecektir. Bölgedeki Kürt, Arap ve Fars ulusçuluk hareketlerinin sonucunda da görüldüğü gibi, ulusal çözümlerin bizzat kendileri sorundur. İslam coğrafyasında yaşanan zulüm ve haksızlıklara karşı tüm statü ve konjonktür değişimlerine rağmen sadece ve sadece İslami hareketler direnişlerini sürdürecekler, egemenlere karşı toplumsal muhalefetin gerçek sesi olacaklardır. Ta ki, tevhid ve adaleti ikame edebilecek Kur'an merkezli toplumsal dönüşümlere tanık olunsun Ümmet olarak yitirdiklerimizi de ancak o zaman kazanabilmemiz mümkün olacaktır.

Bu yazı toplam 2056 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR