1. YAZARLAR

  2. Rıdvan Kaya

  3. İslami Hareketlerin Etkisizleştirilmesi Despotik Rejimlerle Küresel Egemenlerin Ortak Hedefidir!

İslami Hareketlerin Etkisizleştirilmesi Despotik Rejimlerle Küresel Egemenlerin Ortak Hedefidir!

Haziran 2014A+A-

Mısır’da geçtiğimiz yıl 3 Temmuz günü ordunun Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı gerçekleştirdiği darbeden bu yana yaşananların bu ülkenin tarihine kara, kapkara lekeler olarak kazınacağı kesin. Darbe ile kapısı açılan hukuksuzluklar serisi, zincirinden boşanmışçasına akıp gitmekte. Ülkeyi bir açık hava hapishanesine çeviren cunta, muhalefeti bastıramamanın getirdiği kızgınlık ve öfkeyle her gün biraz daha zalimleşirken; katliamlarla, yasaklarla, tutuklamalarla susturamadıkları halkı şimdi de kitlesel idam cezalarıyla sindirme, yıldırma taktiğine başvurmakta.

Sindirme Taktiği

24 Mart’ta 20 dakikalık bir oturumda 529 kişi hakkında idam cezasına hükmeden Minye Mahkemesinin kararı tüm dünyada şaşkınlıkla karşılanmıştı. Toplam 2 celsede bu kadar insan hakkında ölüm cezasına hükmedilmesi Mısır’ın nasıl bir cinnet denizinde yüzdüğünü ortaya koymuş ve başından beri bu gerçeği görmek istemeyenleri bile hayrete düşürmüştü. Sanıklara savunma hakkının verilmediği, avukatların konuşturulmadığı, itiraz ettiklerinde topluca salondan çıkartıldıkları bu tiyatro sahnesinin savunulabilecek hiçbir tarafı yoktu.

Buna rağmen tepkiler aynı minvalde devam etti. Birkaç ülke hariç tutulacak olursa ciddi bir itiraz ortaya konulmadı. BM, AB gibi uluslararası kuruluşlar göstermelik kaygı açıklamalarıyla yetinirken, Suud patronajındaki İslam İşbirliği Teşkilatı hepten sustu.

Ve 28 Nisan’da tiyatroda yeni bir perde daha açıldı. Aynı mahkeme tekrar önüne gelen 529 idam kararından 37’sini onaylarken, 492’sini müebbede çeviriyor; bu arada mahkeme reisi Said Yusuf Sabri aynı gün verdiği yeni bir kararla bu kez 683 kişi hakkında daha idam cezasına hükmediyordu. İçlerinde İhvan Genel Sekreteri Muhammed Bedii’nin de bulunduğu sanıkların yargılanması toplam 10 dakika sürmüştü!

Bu cezalara gelen tepkiler karşısında cuntanın Adalet Bakanı yaptığı bir açıklamayla yargının yürütmeden bağımsız olduğunu ileri sürerek, eleştirilerin kabul edilemez olduğunu söylüyor ve hukuki sürecin devam etmekte olduğunu hatırlatıyordu. Doğrusu bu açıklama tiyatronun en komik sahnesini teşkil ediyordu. Bu rezaletin, hukuk katliamının Mısır’ın güçler ayrımının cari olduğu bir hukuk devleti olduğu iddiasıyla savunulması tam bir kara mizah örneğiydi.

Hedefte Birlik!

Tiyatronun en ikiyüzlü sahnesi ise her zaman olduğu gibi Batılılarca sahnelenmekteydi. Darbe olduğunda karşı çıkmamışlar, ardından gelen katliamları ‘çatışmalar’ kavramıyla örtmeye yeltenmişlerdi. Şimdi idam cezalarına diyebilecekleri pek de bir şey kalmamıştı aslında!

Obama Eylül 2013’te BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada Mısır’da tekrar çok partili seçim sisteminin inşasını desteklediklerini söylerken, Mursi’nin demokratik olarak seçilmekle birlikte başarısız kaldığını iddia etmişti. Darbecilerin tezi de bu değil miydi? Mursi ülkeyi yönetememiş, halkı karşısına almıştı! Yani darbeciler suçlanamazdı, halkın talebini yerine getirmişlerdi! 

ABD açısından Mısır “İsrail ile ilişkiler” ve “terörle mücadele” kriterleri ile değerlendirilmesi gereken bir ülkeydi ve bugüne kadar olduğu gibi bu kriterleri layıkıyla yerine getirecek gücün ordu olduğu açıktı. Nitekim kitlesel idam kararlarının tartışıldığı bir vasatta, 22 Nisan’da Mısır ordusuna yapılan askerî yardımlara yönelik kısıtlamaların kaldırılması için Dışişleri Bakanlığı harekete geçmiş ve Pentagon’un Mısır’a Apaçi helikopterlerini teslim edeceği duyurulmuştu. Aralık ayında İhvan’a getirilen yasağın ardından, 4 Mart’ta da Hamas’ın tüm faaliyetlerini yasaklaması ve Mısır’daki mal varlığını dondurduğunu açıklayan Sisi cuntasından daha iyi partneri ABD nerede bulacaktı ki?

İdam kararlarına ilişkin sorulan bir soruya cevaben ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Marie Harf kaygı duyduklarını ve şok yaşadıklarını söyledikten hemen sonra bununla beraber Mısır ile ilişkilerin kesilmeyeceğinin altını çizmişti. Bu vurgu asıl politikanın ne olduğunu ortaya koyuyor; kınama, kaygı bildirme türünden açıklamaların ise somut bir tutuma tekabül etmeyen, ‘prosedürel’ yaklaşımlar olduğunu açığa çıkarıyordu.

Aynı şekilde AB adına sergilenen tavırlar da dikkat çekiciydi. AB Dış İlişkiler Temsilcisi Catherine Ashton 10 Nisan’da Kahire’yi ziyaret etmiş, cuntanın cumhurbaşkanlığına atadığı Adli Mansur ve Sisi ile görüşmüş, bu isimlerle seçimleri konuşmuş ama gazeteci ve aktivistlerin tutuklanması ile birlikte gündeme getirdiği idamlar konusunda sadece kaygılarını ifade etmişti o kadar! Mısır ziyaretinde Ashton hiçbir İhvan yetkilisi ile görüşme gereği duymamıştı. 

İslamofobia

Batı’nın Mısır’a ilişkin sessizliği özü itibariyle İslamofobia’nın bir yansımasıdır. ‘İslami tehlike’nin bir biçimde savuşturulması gerektiği Batılı egemenlerle Ortadoğulu despotların ortaklaştıkları bir husustur. Şüphesiz Batılı güçler bunun darbe ile kitlesel idam kararları ya da varil bombalarıyla değil de daha rafine yöntemlerle gerçekleştirilmesini tercih ederler.

Ne var ki, yöntemsel kaygıların öze dair beklentilerin gerçekleşmesi önünde ciddi bir engel oluşturmadığı da ortadadır. Ortadoğu’da despotik çetelerin başvurdukları yöntemlere ilişkin bazı kaygılar taşınsa dahi, yöneldikleri hedefler açısından Batılı güçlerle açık bir mutabakat söz konusudur. Bu yüzden İslami hareketlerin etkisizleşmesine, iktidarsızlaşmasına yol açacak uygulamalar şeklen on yıllardır dillendirilen söylemlere, ilkelere açıkça aykırılık içerse de nihai tahlilde işe yarar uygulamalar olarak görüldüğünden ciddi bir rahatsızlıkla karşılanmamaktadır.

Vahşeti Perdeleme

Suriye’de 3 yıldır yaşananlar bu tutumu, bu politikayı hiçbir tevile ihtiyaç duymaksızın açığa çıkarmış, net bir şekilde gözler önüne sermiştir. Baas rejimi tam 3 yıldır acımasızca Suriye halkını katletmekte, buna paralel olarak insanlığı, vicdan ve adalet duygusunu derinden yaralamakta, tahrip etmektedir. Buna rağmen Batılı güçlerin hâkimiyeti altında bulunan gerek uluslararası kuruluşlar, gerek uluslararası medya ‘iç savaş’ kavramıyla ısrarla vahşeti perdelemeye çalışmaktadırlar.

Ağızlarından insan haklarını, demokrasiyi düşürmeyen bu güçlerin, tanklardan açılan ateşlerle, uçaklardan helikopterlerden atılan füzelerle, varil bombalarıyla her gün onlarca insanı katleden, şehirleri yakıp yıkan, milyonlarca insanı yersiz yurtsuz bırakan bu zalim, işkenceci rejime karşı hâlâ net bir tavır almamış olmalarının nedeni bilinmiyor mu? Gayet net biliniyor: İslamcıların hâkim olacağı bir Suriye görmektense, buranın kavrulup yanmasını tercih etmektedirler!

Bu mantıktan hareketle kan içici diktatörlük rejiminin sistematik biçimde işlediği insanlık suçlarını bir kenara bırakıp bazı muhaliflere atfedilen kimi eylemlere odaklanmayı tercih etmekte; yakılıp yıkılmış kentlere gözlerini yumup birkaç dengesiz unsurun cep telefonları vasıtasıyla ilettiği görüntüler üzerinden Suriye direnişini karalama ve mahkûm etme yarışına girişmektedirler.

Sen, tüm imkânsızlıklara rağmen kahramanca mücadele eden yiğitleri, yıkıntılar arasında kalan insanları çıkartmak için elleriyle beton kütleleri kaldırmaya uğraşanları, keskin nişancı ateşi ortasında mahsur kalmış bir kadını veya çocuğu kurtarmaya çalışırken canlarını feda eden mücahitleri, yaralı bir kişiyi çatışma bölgesinden çıkarabilmek için ölümü göze alanları görmeyeceksin; birkaç psikopatın gerçekleştirdiği provokatif eylemleri, kafa kesme görüntülerini, aşırı ve abartılı lakırdıları alıp “İşte direnişçiler bunlar!” diye dünyaya sunacaksın! Özelde Suriye direnişini zayıflatmaya yönelik bu tutum, en genelde İslami hareketi uluslararası düzeyde suçlamak, itibarsızlaştırmak amaçlı bir taktiktir!

Söylem her zaman olduğu gibi çok kurnazcadır. ‘Çatışan taraflar’ kavramıyla her iki taraf eşitlenir. Zaten dişine tırnağına kadar silahlanmış ve arkasını Rusya’ya, İran’a dayamış Baas rejimi ile düşmandan ele geçirdikleriyle mücadeleyi sürdürme durumunda olan direnişçiler arasında hayali bir denge kurulur. ‘Çatışmaların yoğunlaşmaması için taraflara silah sevkinin önlenmesi’ adı altında açıkça direnişçilere ambargo uygulanırken, aslında rejimin her gün daha fazla sayıda katliam gerçekleştirmesine zemin hazırlanır.

Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında rejimin Doğu Guta’da düzenlediği kimyasal katliam neticesinde 1.400 kişinin hayatını kaybetmesi üzerine kopartılan vaveylayı hatırlayalım! Sanki ilk defa katliam gerçekleşmiş gibi teyakkuz havası estirilmişti. Ya sonra? Rusya’nın devreye girmesi ve Esed’in elindeki kimyasal maddeleri teslim etmeyi kabul etmesi üzerine sorun bitmişti değil mi? Oysa o tarihten bu yana belki kimyasal silahlarla değil ama başka silahlarla on binlerce insan daha öldürüldü. Kimsenin kılı bile kıpırdamadı! Yani bu şekilde ne denilmiş oldu? Kimyasal silah kullanma da neyle ve nasıl öldürürsen öldür!

Kimyasal silahların yarınlarda muhaliflerin eline geçmesi durumunda başta İsrail olmak üzere müttefiklerine ve kendilerine zarar gelebileceği endişesiyle harekete geçen ABD öncülüğündeki Batılı güçler istediklerini almış ve rejimin kimyasal stoklarını imha anlaşmasıyla sorunu gayet rasyonel biçimde halletmişlerdi! O tarihten beri rejimin bir tür katliam onayı almışçasına gerek kullandığı silahların vahşiliği, gerek günlük ölüm rakamları itibariyle daha bir pervasızlaşmış olması tesadüf değildir.

Destek Beklenmiyor, Köstek Olmasınlar Yeter!

Şu hususun altını çizelim: Batılı güçlerin Suriye’de rejimin işlediği insanlık suçlarına karşı direnişçilerden yana tavır alması, Esed rejimine savaş açması ya da direnişçileri silahlandırması değildir istenilen şey! Direniş emperyalistlerin himayesini falan talep etmiyor. Engellemesinler yeter! Başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin direnişçilere etkili silahlar ulaştırılmasına izin vermemeleri rejimin ömrünü uzatmaktadır.

Ağır silahların ulaşmasına konulan engeller kaldırılmış olsa, Müslümanlar, direnişe destek veren güçler bir biçimde direnişçilere bu silahları ulaştırırlar. Bu da Esed çetesinin halen gayet rahat bir şekilde sürdürdüğü katliamlarının durdurulması anlamına gelir. Direnişçilerin Esed ordusundan kurtardıkları yerleşim yerlerinde savaş uçakları ve helikopterler vasıtasıyla düzenlenen saldırılarda her gün çok sayıda can kaybı yaşanmakta ve sivillerin ödedikleri bedelin ağırlığından ötürü kentlerin, kasabaların kurtarılmış olması avantaja dönüşmemektedir. Bu noktada Baas rejiminin hava unsurlarının uçaksavarlarla engellenebilmesinin savaşın kaderini hızlı bir biçimde değiştireceği tartışmasızdır.

Suriye’de de Mısır’da da İslam coğrafyasının diğer beldelerinde de aynı tablo ile yüz yüzeyiz. ABD’siyle Rusya’sıyla, Fransa’sıyla İngiltere’siyle emperyal güçler İslami hareketlerin gelişimini durdurmak, iktidar olmasını engellemek için her türlü tedbire başvurmakta; kimisi despotik rejimleri açıktan desteklerken, kimisi ise dolaylı yollarla ömürlerini uzatma politikası izlemektedir. Bu noktada despotik rejimler de birtakım atraksiyonlarla güçlü görünmeye, uluslararası kamuoyu nezdinde varlıklarını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.  

Seçim Komedisi

26-27 Mayıs’ta Mısır’da, 3 Haziran’da ise Suriye’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri bütünüyle bu ihtiyaca tekabül eden tiyatro faaliyetleridir. Batılı güçlerin bu yapılanlara şimdilik birtakım eleştiriler getirmiş olmalarının, soğuk karşılar tavırlar sergilemelerinin kalıcı bir tutum olduğu düşünülmemelidir. Bu tür itirazların esaslı ve net bir karşı çıkışa dayanmadığı, kısa bir süre sonra itirazların terk edilip, mevcut diktatörlükleri daha makbul karşılamaya yatkın yaklaşımlar sergilenebildiğini rahatlıkla görebiliriz. İslami harekete karşı bir seçenek olarak kaldıkları müddetçe tercihe şayan olarak algılanacaklarını onlar da gayet iyi bilmekte ve bu yüzden rahat hareket etmektedirler.

Abdulfettah Sisi’nin İhvan’ın yok edilmesini seçim vaadi olarak ileri sürmesi sadece içerideki statüko güçlerine dönük bir mesaj değil, aynı zamanda emperyalistlere verilmiş bir selamdır. Seçim sonuçları şimdiden belli, sadece Sisi’nin yüzde 90’lık dilimin hangi basamağında duracağı net değildir. Yani Sisi’nin darbe, katliam, işkence ve yasaklama yöntemiyle büyük bir cezaevine çevirdiği Mısır’da önümüzdeki 4 yıl daha zindancıbaşı rolünü üstleneceğinden kimsenin kuşkusu yoktur.

Ne var ki, seçilirse daha fazla baskı ve şiddet vaat ettiği İhvan hareketi Sisi’den çok daha şedit ve kurnaz diktatörlerle mücadele etmiş ve onlara rağmen varlığını sürdürmüştür. Hareketin sahip olduğu örgütlü nitelik ve mücadele geleneği Allah’ın izniyle nasıl Abdunnasır’ı, Sedat’ı, Mübarek’i unutturduysa Sisi zorbasını da unutulmaya sevk etmeye muktedirdir.

Sisi’nin uzun dönemde Mısır’ı yönetebilme kapasitesi yoktur. Kısa bir süre önce 30 yıllık Mübarek diktasını devirmiş bir halkı yıllarca yasaklarla ve baskılarla yönetemez, isyan ruhunu yok edemez. İhvan 3 Temmuz’dan beri kesintisiz direnişiyle cuntanın arzuladığı ‘huzur ve güven ortamı’nın yerleşmesine izin vermeyeceğini ortaya koymuştur. Mısır gibi ciddi kriz potansiyeline sahip bir ülkede Sisi yönetiminin sokaklarda kurşunlayarak ya da mahkemelerde idam cezaları yağdırarak uyguladığı muhalifleri sindirme politikalarını ne zamana kadar sürdürebileceği tartışmalıdır. Mısır ekonomisi bugüne kadar Körfez monarşilerinden gelen yardımlarla ayakta durabildiyse de bunun sınırsız bir kaynak olmadığı bellidir. Mısır’ın 2013-2014 dönemi bütçe açığı 24 milyar doları bulmuş, bu rakam gayrı safi milli hâsılanın % 11’ini geçmiştir. Bu görüntü içeride halka karşı konumlanmış ve doğal olarak dışarıya bağımlı hale gelmiş tüm işbirlikçi diktatörlüklerin en temel açmazlarından biridir.

3 Haziran’da Suriye’de seçim yapmaya kalkan Beşşar Esed de aynı tutarsızlık içinde, hatta daha da zelil bir konumdadır. Ülkenin yarısında dahi kontrolü bulunmayan, milyonlarca yurttaşını göç etmeye mecbur bırakmış bir diktatörün 3 yıldır aralıksız bombalayarak harabeye döndürdüğü kentlerde seçim yapmaya kalkışması ne kadar ahlaksızca bir tavırdır!

2000 yılında babasının ölümü üzerine ‘taht’a çıkarken halkın % 97,3’ünün oyunu aldığı açıklanan Beşşar Esed, 2007’de ise oyunu % 97,6’ya çıkarmıştı! Bu seçimlerde % 100’e yakın bir oy oranına ulaşması bizim için sürpriz olmaz!

İzzet Direnmeyi, Direniş Kurtuluşu Getirir!

Gerek Suriye ve Mısır’da gerekse de İslam coğrafyasının başka bölgelerinde karşılaştığımız manzara İslami hareketi kendi iktidarları ve gelecekleri karşısında bir tehdit olarak algılayan ve tasfiyesine çalışan güçlerin kimi zaman açık, kimi zaman zımni bir koordinasyon içinde hareket ettiklerini ortaya koymaktadır. Küresel egemen güçlerin, yerli despotik unsurlara kimi yerde göz yumma, kimi yerde doğrudan sahip çıkma şeklinde sundukları destek bu iktidarların ömrünü bir nebze uzatırken, yabancılaşmışlık ve çürümüşlüklerini de belirginleştirmektedir. Çürümüşlük ve yabancılaşma ise beraberinde kaçınılmaz olarak daha fazla zalimleşmeyi, canavarlaşmayı getirmekte ve İslam dünyasını adeta bir kan deryasına döndürmektedir.

Mamafih gerçek güç ve kudret sahibinin sadece Rableri olduğuna iman eden müminler bu kan deryasında Allah’ın izniyle bir gün mutlaka zalimlerin boğulacağına inançlarını korumaktadırlar. İzzetli bir hayat arzulayanlar, zilleti değil, izzeti tercih edenler son sözü zulmedenlerin değil, direnenlerin, direnme azmini kaybetmeyenlerin söyleyeceğini bilirler.  Geleceğe dair en büyük, en nitelikli ve ufuk açıcı proje direnmektir. Ve direniş onuruna sahip çıkanlar asla yenilmezler. Rabbimiz şanı yüce kitabında kurtuluşun yolunu bildirmiştir:

“Ey iman edenler! Sabredin (usbiru). Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin (ve sabiru). Hazırlıklı ve uyanık olun (ve rabitu) ve Allah’a karşı gelmekten sakının (vettakullahe) ki, kurtuluşa eresiniz (leallekum tuflihun).” (Âl-i İmran, 3/200)  

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR