NATO'yu ortaya çıkaran dünya dengesi yok artık...
'NATO, kağıttan bir kaplan.'
'Biz (ABD) yok isek, NATO bir hiçtir..'
'Biz Avrupa'ya değil, Avrupa bize muhtaç..'
'NATO'nun bize hiç destek vermeyişin elbette bir bedeli olacaktır..'
Vs..
Bu sözler, Amerikan Kralı Trump'ın ve Başkan Yardımcısı ve de Savunma Bakanı'nın son zamanlardaki ve NATO ülkelerinden olan beklentilerinin boşa çıktığının hayal kırıklığı içinde dile getirdikleri yakınma cümlelerinden sadece birkaçı..
Emperyalist güçlerin en büyüğü olmakla iftihar eden ve insanlığı sadece Amerika ve İsrail'den ibaretmiş gibi düşünen Trump isimli çılgın kişinin şerrinden insanlığın halâs bulması dualarıyla...
*
NATO ne demekti ve nasıl ortaya çıkmıştı?..
Konunun açık olarak anlaşılması için bazı sorulara cevap vermek gerekiyor..
*
Hitler Almanyası'nın 1 Eylûl 1939 günü başlattığı İkinci Dünya Savaşı, tarafından her birisini ezeli rakip ve düşmanlarından bildiği Rusya, İngiltere ve Fransa'yla müttefiklerine karşı yürütülüyordu.. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yla ittifak eden Almanya ve biz (Osmanlı Devleti) ağır şekilde yenilgiye uğramıştık. Osmanlı tamamen buharlaştırılmış ise, Polonya ve Fransa başta olmak üzere birçok ülkelere Bismarck zamanındaki Almanya'nın eline geçen topraklardan birçoğu Almanya'dan alınmış, komşu ülkelere verilmişti; 'Versailles Andlaşması'yla..
1 Eylûl 1939'da Almanya'nın Polonya'ya karşı saldırmasıyla başlayan 2. Dünya Savaşı, başlangıçta, Adolf Hitler'in 'nasyonal sosyalizm' (NAZİ) ideolojisinin çelikleştirdiği Alman toplumu, 1944'ün ortalarına kadar karşı konulmaz durumda iken, yorgunluk alâmetleri, artık kendisini hissettirmeye başlamıştı.
Ve sonrası malûm.. 8-9 Mayıs 1945'de, başkent Berlin ve dolayısıyla bütün Almanya, (Amerika- Rusya ve diğer ülkelerin güçlerinden oluşan) Müttefik Orduları'nın kontrolüne girmiş ve Adolf Hitler ve hanımı Eva ise, esir olmak yerine, intihar etmeyi tercih etmişlerdi.
Doğu Asya'da ise, Japonya henüz de savaşa devam ediyordu.. Ve 6 Ağustos 1945 günü, Japonya'nın -hiç bir askerî gücün bulunmadığı Hiroşima şehrine, beşer tarihinin ilk Atom Bombası atılıyor ve dünya yeni bir gerçekle karşılaşıyor ve hele de 2 gün sonra ikinci Atom Bombası da bir diğer Japon şehri Nagazaki'ye atılıyor ve 300 bine yakın insan ve şehirleri bütünüyle kavruluyordu..
Daha o ilk andan itibaren, Amerikan emperyalizminin dünyaya pompaladığı yoğun propaganda, 'Amerika'ya karşı durulmaz..' üzerine kurulu bir telkın idi.. Nice toplumlar ve yüz milyonlar bu propagandayı 80 yıl geçtikten sonra bile, zihinlerinden atamadılar..
İyi de, NATO'ya nereden gelinmişti?
'İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, zafer kazanacağına inanan Sovyet Rusya'nın lideri Stalin, baştan başa harabe halinde çıkan Avrupa'nın özellikle de Rusya'ya yakın olan bölgelerinde, yerli komünist hücrelerini harekete geçirerek komunist rejimleri arka arkaya kurdu..
Bununla yetinmeyen J. Stalin, Türkiye'ye bir gizli ültimatom göndererek, 'Türkiye'nin, İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nı iyi kontrol edemediğini, bundan dolayı savaşta büyük zararlar gördüklerini ve bu Boğazlar'ı Sovyet Rusya'nın kontrol edeceğini' bildirdi ve İsmet İnönü, bu ültimatomun iddiasını reddederek, 'Halkımızın ülkesine karşı vazifesini yerine getirmediği hiç bir örnek yoktur..' diyerek, Stalin'in üstü kapalı savaş tehdidine, açıkça ve ilginç bir rest çekti ve amma, 'Bu cevabî notamızın Washington'da muhteviyatından büyük dostumuz Amerika Birleşik Devletleri de haberdar edilmiştir..' notunu da koydu..
Amerika, o zaman, Türkiye'nin de tehdit altında olduğunu ve zımnen kendisinden yardım istediğini gördü ve o günlerde Kasım-1944'de ölen Türkiye Büyükelçisi Münir Ertegün'ün bayrağa sarılı tabutunu, İkinci Dünya Savaşı'nın ünlü savaş gemisi Missouri'nin güvertesinde, Türkiye'ye gönderdi ve o savaş gemisi, Marmara Denizi'ne girdiği gün, Türkiye o günü resmî tatil ilan etti ve İstanbul ve diğer büyük şehirlerde yüzbinler, sokaklara dökülerek, 'Stalin! Haydi gel!. ' diye gövde gösterisi yaptılar.
Sonra, Stalin'in Avrupa'da tesis ettiği komunist rejimlere yeni ülkeleri katmasına seyirci kalmak istemeyen Amerika ve kapitalist dünya, Avrupa'nın Batı'sı ile Doğu'su arasına, dönemin İngiliz başbakanı ünlü Churchill'in deyimiyle bir 'Demir Perde' çekti.. Ve arkasından da 4 Nisan 1949'da da 'NATO' (North Atlantic Treaty Organisation/ Kuzey Atlantik Andlaşması Organizasyonu) kuruldu. Türkiye de bu savunma paktına katılmak istediyse de; 'Türkiye Müslüman bir ülkedir; NATO ise -NATO bayrağında yıldız şeklinde olan Haç işaretinin de işaret ettiği üzere- Atlantik'in iki tarafındaki Hristiyan ülkeler arası bir savunma andlaşmasıdır..' cevabını vererek ret cevabı aldı.
O günlerde 3. C. Başkanı olan Celâl Bayar, muhalefet lideri durumuna düşen ve 1938 -1950 arasında 'Millî Şef' ünvanlı İsmet Paşa ile bir görüşmesinde, 'Paşam, NATO'ya girmekte çok geç kalmışız' deyince, İsmet Paşa, 'Celâl Bey, kabul ettiler de mi girmedik?' cevabını verir.
Ancak, 1950 yılında, Kore'nin Kuzey ve Güney'i arasında çıkan Kore Savaşı'na Türkiye de komunist Kuzey Kore'ye karşı Amerikan himayesindeki Güney Kore'ye General Tahin Yazıcı kumandasında bir tümen asker gönderip, kuşatma altına düşen bir Amerikan kolordusunu yok olmaktan kurtarınca..
18 Şubat 1952 günü, Türkiye de NATO üyeliğine kabul edildi..
İşte bu kadardır ol hikâyet..
*
Atom Bombası'nın ilk kez kullanılmasının 50. yıldönümünde, 1995'de, zamanın Amerikan Başkanı olan Clinton'a, 'Siz 1946'da doğan ve o bombanın atılışında hiç bir payı ve sorumluluğu olmayan bir Amerikalı olarak insanlıktan özür dilemek, en çok da sana yakışır..' dediklerinde; Clinton, ilk anda bu hatırlatmaya sıcak bakmıştı, ama, sonrasında, Amerikan emperyalizminin 'derin devlet' kurumları, Clinton'u özür dilemekten caydırmışlar ve o da, 'O Atom Bombaları olmasaydı, 10 milyonlarca insan daha ölecekti.' diyerek, Amerika'nın insanlığı, 'Atom Bombası'yla tanıştırmış olmasını bir lûtuf olarak gösteren bir konuşma ile geçiştirmişti, o 50. Yıl anma törenlerini..
*
Açıktır ki, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'ndan sonra kurulan yeni dünya dengelerinin yerinde yeller esiyor.. İnsanlık ve hele de Müslüman coğrafyalarındaki halklar mevcud dünya dengelerini zorlayan yeni dünya şartlarını kavramakta ve yarınlara ona göre hazırlanmakta daha bir kararlı olmalıdır..
*
Ve, Tayyib Bey'in kalb rikkatinden yansımalar..
NOT: 1- Başkan Erdoğan'ın dün yaptığı uzun ve düşündürücü konuşmanın bir kısmını bu yazının konuyla da ilgisi olduğu için, buraya -özetleyerek- alalım:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti Kongre Merkezi'nde partisinin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, 'Kökü mazide, gözü âti'de' olan 'çeyrek asırlık yolculukları'na ve, (hiçbir günahı olmayan, hiçbir şeyden haberi olmayan çocukların okullarında, ders dinlerken füzelerin ve bombaların hedefi olduğuna işaretle -ve özetle- şunları söyledi:
(...) "Bölgemiz son asrın en sancılı, en meşakkatli günlerini yaşıyor. Gözünü nefret ve kin bürümüş soykırım şebekesi, güya dinî argümanların arkasına sığınarak coğrafyamızı büyük bir felakete doğru sürüklüyor. (...) Şunu bir defa açık açık söylemek isterim, nerede olursa olsun acımasızca öldürülenler bizim kardeşlerimizdir. Son nefeslerini okul sıralarında veren çocuklar bizim yavrularımızdır. Evlâd acısıyla yürekleri Kerbela'ya dönen kadınlar bizim annelerimizdir. Bombaların enkaza çevirdiği şehirler aynı şekilde bizim şehirlerimizdir. Tahrib edilen, yıkılan, talan ve tarumar edilen yerler bizim bölgemizdir. Bakınız, buradan içim kan ağlayarak soruyorum, İsfahan'da, Tebriz'de, Tahran'da dökülen gözyaşlarının, Erbil'de, Amman'da, Bağdat'ta, Beyrut'ta, San'a'da, Doha'da, Riyad'da ve bölgemizin diğer kardeş şehirlerinde dökülenlerden Allah aşkına ne farkı var? Katliâm şebekesinin gözünde adımızın Ali olmasının, Murteza olmasının, Ömer olmasının, Ayşe, Zeynep, Hasan, Hüseyin olmasının ne farkı var? İster İran'da, ister Körfez'de olsun, atılan her füzeyle zarar gören, vurulan, kanayan biz değil miyiz?
Kökenlerimiz farklı olsa da akan kanlar bizim değil mi?
Bu anlamsız savaş sebebiyle kan kaybeden bölgemizin ekonomisi değil mi? (...) Füzeler, bombalar ve dronlar tarafından tahrip edilen milyarlarca dolarlık altyapı tesisleri bölgedeki kardeşlerimizin kaynakları değil mi? 27 gündür hiçbir ilke, değer, norm gözetmeyen saldırganların nazarında Şiî veya Sünnî olmamızın, Türk, Kürt, Arap ya da Farsî olmamızın Allah aşkına bir farkı var mı? Bakınız tüm samimiyetimle soruyorum, mezheblerimiz, kökenlerimiz farklı olsa da, coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim değil mi?.
(Türkiye'nin, kardeşleri ve komşuları arasında ayrım yapmayacağından ve kardeşlerinin acılarına seyirci kalmayacağından herkesin emin olması gerektiğini' vurgulayan Erdoğan, şöyle devam etti):
"Türkiye olarak iyi günde dost ve kardeş bildiğimiz halkları, kötü günde yalnız bırakmayız. Hele hele bölgemizde kan gövdeyi götürürken bin yıl önceki tartışmaları tekrar gündeme taşımayı, eski defterleri yeniden açmayı, vahdete değil fitneye hizmet edecek gündemlerin peşine takılmayı asla ve asla doğru bulmadığımızı tekraren vurgulamak mecburiyetindeyim. Sosyal medya platformları üzerinden yürütülen psikolojik harekatlar karşısında son derece dikkatliyiz. Kardeş halklar arasında kırgınlıkları derinleştirecek, husumeti büyütecek, siyonizmin bölgemizi hedef alan 'böl, parçala, yönet' planlarına lojistik destek verecek her türlü eylem ve tartışmayı reddediyoruz.
"Aynı kaderi, aynı coğrafyayı paylaşıyoruz, Türkler, Araplar, Kürtler ve Farslar dünyanın, bu en stratejik bölgesinde asırlardır bir arada yaşadı.
Aynı kaderi, aynı coğrafyayı paylaşıyoruz. Ortak coğrafyamızda yüzlerce yıldır acımız bir oldu, derdimiz bir oldu, hüznümüz bir oldu. Sevincimiz, heyecanımız, coşkumuz bir oldu. Mâzimiz gibi inşallah istikbalimiz de bir olacak, beraber olacak. İçinde bulunduğumuz toz bulutu dağıldıktan sonra komşular ve kardeşler olarak biz yine birbirimizin yüzüne bakacağız. Bomba ve füzelerin ölüm saçan uğultusu inşallah kesildikten sonra, biz bu coğrafyada yine birlikte yaşayacağız. Bu gerçeği kimsenin unutmaması gerektiğine inanıyorum (...) Netenyahu hükümeti sadece komşumuz İran'ı hedef almıyor, Lübnan'ı işgal planlarını da adım adım hayata geçiriyor (...) Saldırılarda 2 Mart'tan bu yana 1100 Lübnanlının hayatını kaybetti, 1 milyon 165 bin kişi yerinden edildi. (...)
Siyonist katliâm şebekesi, ilk kıblemiz Mescid-i Aksâ'yı 27 gündür kapalı tutuyor. İsrail'in kapısına kilit vurduğu Mescid-i Aksâ'da 1967'den bu yana ilk kez bayram namazı edâ edilmedi. Bu kural tanımazlık, bu haydutluk her şeyden önce 2 milyar Müslüman'ın inancına yapılmış küstah bir saldırıdır. Hangi bahaneyle olursa olsun Müslümanların Mescid-i Aksâ'da ibadet etme hakkı gasbedilemez, engellenemez, yasaklanamaz.
Bu gerçeği Kudüs şairi rahmetli Nuri Pakdil bakınız nasıl anlatıyor, 'Vicdan aklını koruyabilen her insanın, sadece Filistin'de değil, bütün İslam coğrafyasında işlenen cürümlere karşı hiçbir şey yapamıyorsa en azından bir tavır alması, bunları içinden yargılayarak mahkum etmesi, çağdaş insan olmanın gereğidir.' Şimdi tutsak El-Aksâ, bütün Müslümanların inançlarını yıkmayı amaçlayan bir inanç cinayetinin suçsuz kurbanı olarak Müslümanların kalblerinde, sayfaları yırtılmış kitap gibi duruyor.
Tutsak Kudüs'e borcumuz, Kudüs'ü savunmaktır, özgürlüğüne kavuşturmaktır. Kudüs'ü savunmak, gerçek bağımsızlığı savunmaktır. Ben de bugün diyorum ki, Kuds-ü Şerif'i ve Mescid-i Aksâ'yı savunmak, insanlığı savunmaktır. Güncel gelişmelerden bağımsız olarak İslam dünyasının Mescid-i Aksâ'yı hedef alan devlet terörüne itiraz etmesi, sesini yükseltmesi, olabilecek en güçlü tepkiyi vermesi aslî vazifemizdir. Türkiye bu noktada üzerine düşenleri yapmayı sürdürecektir. 'La İlahe İllallah, İbrahim Halilullah' lafzında billûrlaşan kuşatıcı anlayışla Kudüs'e sahip çıkmaya inşallah devam edeceğiz.
Tarihin ve vicdanın doğru tarafında durmanın haklı özgüveniyle hareket edeceğiz.
Evrensel insani değerlerin, farklı kültür, köken ve inanç mensuplarının bir arada yaşama iradesinin en güçlü savunucusu olan Türkiye'nin her türlü hukuksuzluğun, her türlü haydutluğun ve zorbalığın da kimden gelirse gelsin sonuna kadar karşısında olacağız.. (...)
Şunu herkes bilsin ki, Devlet olarak etrafımızı saran nefret söylemlerine, savaş çığırtkanlıklarına ve çatışma iklimine asla teslim olmayacağız. Tarihin ve vicdanın doğru tarafında durmanın haklı özgüveniyle hareket edecek, akl-ı selîmimizi ve soğukkanlılığımızı asla kaybetmeyeceğiz. Herkes için barış, herkes için istikrar, herkes için huzur eksenine oturttuğumuz barışçı dış politikamızdan geri adım atmayacağız. (...) Hem ülkemiz içinde hem de bölgemizde dengeli, mutedil ve mâkul siyaset çizgisinden ayrılmayacağız. Allah'ın izniyle milletimizin desteği ve hayır duasıyla doğru bildiğimiz yolda emin adımlarla yürümeyi sürdüreceğiz."(...)
*
Evet, Tayyib Bey'in ruh dünyasından parıltılar yansıtan bu özetten de, İslâmî sorumluluk ölçüyle düşünen herkesin alacağı dersler olduğunu düşünüyorum.
2- Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Bey'in dün akşam , (1980 öncesi Akıncılar Hareketinin başkanı olan Mehmed Güney kardeşimizin sorumluluğundaki) 'İnsan ve Medeniyet Hareketi'nin Eyüb Sultan'daki Bahariye Mevlevîhanesi'nde; camiamızın çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden veya müstakil isimlerden oluşan 100'den fazla katılımcıya 3 saate yakın yaptığı açıklamalarının ve sorulara verdiği cevapların son derece aydınlatıcı olduğunu belirtmekle yetiniyorum.
Hakan Fidan Bey'e teşekkürlerimle..
*
STAR







YAZIYA YORUM KAT