Mekke Anlaşması neden BAE-İsrail ittifakını tedirgin etti?

Mekke Anlaşması neden BAE-İsrail ittifakını tedirgin etti?

Netanyahu ve Trump, yıkıcı savaşlarıyla Körfez’i yıkımın eşiğine getirmişlerdir — Mekke Anlaşması, onların pervasızlığına karşı haklı bir tepkiyi temsil etmektedir.


David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


İstihbarat teşkilatları sürprizlerden hoşlanmaz, özellikle de dünyanın her yerindeki her türlü konuşmayı dinleyebildiğiyle övünenler.

7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail istihbarat teşkilatları için bir sürpriz oldu. Birleşik Arap Emirlikleri yetkilileri, anlaşmanın duyurulmasından sadece iki hafta önce haberdar oldular ve o zamana kadar iş işten geçmişti.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma tepki olarak bir Müslüman ittifakı kurma arzusunu pek gizlememişti. Bazı aksilikler yaşasa da bu projeden umudunu hiç kaybetmedi.

Ancak Suudi Arabistan’ın fiili hükümdarı Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MBS), kartlarını daha gizli tuttu ve İran savaşındaki her iki tarafın da dostane olarak yorumlayabileceği hamleler yaptı.

Suudi Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman’ın geçen ay Washington’da barışçıl bir nükleer işbirliği anlaşması imzalamasının ardından, ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’dan geriye dönük olarak İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini talep ederek anlaşmayı bozmuş gibi göründü.

Suudi Arabistan ve ABD’nin hava saldırıları, Irak’ın güneyinde İran İslam Devrim Muhafızları’ndan (IRGC) gelen “danışmanlar” tarafından komuta edilen Halk Seferberlik Güçleri milislerini hedef aldı.

Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer kaynaklara göre, Suudi istihbaratı, bu milislerin Kuveyt’e sınır ötesi baskınlar düzenlemeye hazırlandıklarına dair bilgi almıştı.

Suudi savaş uçakları, Husiler olarak da bilinen Ensarullah ile yapılan ateşkesin, Suudi petrol tesislerine roket ve insansız hava araçları saldırıları nedeniyle bozulması üzerine Yemen’in Sanaa kentini de vurdu.

Temel değişiklikler

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısına katılan devletler koalisyonu açısından, başlangıçta şüpheci bir tutum sergileyen MBS’nin nihayet kendi taraflarına geçtiği izlenimi oluşmuştu.

Tüm Körfez liderleri gibi, MBS de çelişkili tavsiyeler almış olabilir. Ancak ABD’nin İran’a yönelik askeri harekâtına katılmak, onun düşüncelerinden çok uzaktı.

Çünkü basit gerçek şudur ki, İran ve Gazze’ye karşı yürütülen iki temel askeri harekât donmuş çatışmalara dönüşmüş ve bir süre daha bu şekilde kalmaya devam edecek olsa da, bu bölgelerin çevresinde köklü değişiklikler yaşanmaktadır.

İran, Gazze ve Lübnan’a karşı üç savaş başlatmak ve bunların hiçbirinde galip gelememek, ancak geri çekilmeye de aynı derecede isteksiz olmak, ABD üslerine ev sahipliği yapan müttefikler üzerinde bazı sonuçlar doğurmaktadır.

Özellikle de Suudi zihniyetinde.

Batı’da eğitim görmüş o Suudi dış politika analistleri grubu için, iki ABD başkanının İsrail’in soykırımını silahlandırmasına tanık olmak bir geçiş ritüeli gibiydi. Artık kendilerini Batı kampında sayamazlardı.

Ve ardından ABD’nin, ev sahibi ülkenin stratejik varlıklarını bir kenara bırakın, bölgedeki kendi hava üslerini bile savunamadığını görmek, küçümsemeye küçümseme eklemek anlamına geliyordu.

Suudi Şura Konseyi’nin eski üyesi Dr. Ahmed Altuwaijri, Suudi Dışişleri Bakanlığı adına konuşmadığını özellikle belirtmekte ısrarcı. Ancak kendisi, bahsettiğim Suudi entelektüel kesimin iyi bir örneğidir.

"Mekke Savunma Anlaşması çok kritik bir dönemde yürürlüğe giriyor. Herkes Trump’a olan güvenini yitirmiş durumda. Bu anlaşma sadece o üç ülkenin değil, tüm bölgenin çıkarlarına hizmet ediyor.

“Bu, bölgeyi yeniden şekillendiriyor ve şekillendirmeye devam edecek; gelecekte Arap dünyasından ve İslam dünyasından daha fazla ülke bu tür anlaşmalara katılacak,” dedi bana.

Eski bölgesel müttefikleri açısından Trump, bu çatışmada savaş hedeflerini gerçeğe dönüştürememesi nedeniyle açığa çıkmıştır.

Rejim değişikliği için bir savaş başlatmanın aptallığından ziyade, kazanamamak ya da bir çıkmaza saplanmak, Trump’ın asıl günahı olarak ortaya çıkıyor.

İran’ın müzakerecileri bunu anlamış durumda ve Hürmüz Boğazı üzerindeki mevcut çıkmazı, Trump’ın ara seçimlerine kadar uzatmak istiyorlar; çünkü bu seçimlerden sonra Trump’ın Kongre üzerindeki kontrolünü kaybetme ve daha zayıf bir konumda müzakere masasına dönme ihtimalinin yüksek olduğunu hesaplıyorlar.

Anlaşmanın üç kurucu üyesinin de kazanacakları bir şey var.

Dr. Altuwaijri şöyle dedi: “Bu durum, Hindistan’la olan çekişmesinde Pakistan’ın işine yarıyor. İsrail’in kendisine yönelik açık tehditlerine karşı NATO üyeliğinin yeterli bir caydırıcı unsur olmadığını gören Türkiye’nin de işine yarıyor. İran’ın icabına bakıldıktan sonra sıranın Türkiye’ye geleceğini açıkça söylediler.

“Ve bu durum, sadece Türkiye ve Pakistan’ın askeri gücünden değil, istihbarat ve planlama yeteneklerinden de faydalanacak olan Suudi Arabistan’ın da işine yarıyor.”

Gölgelerin dışına

İsrailli diplomatik ve askeri stratejistler, bir süredir “Sünni” Müslüman ittifakına karşı bir ittifak kurmak istediklerini dile getiriyorlardı ve Birleşik Arap Emirlikleri ile kurdukları askeri işbirliği, bu planın merkezinde yer alıyordu.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısı, bu ittifakı gölgelerin dışına çıkardı.

Başbakan Binyamin Netanyahu ve ona eşlik eden askeri heyetin Abu Dabi’ye yaptığı ziyaretlerin ev sahibi tarafça yalanlanmasıyla gizli bir süreçten açık bir sürece dönüştü.

Onlar için, BAE Başkanı Muhammed bin Zayed’in (MBZ) coşkuyla imzaladığı İbrahim Anlaşmaları, ateşle sınanmıştı.

İsrail, o dönemde İran füzeleri ve insansız hava araçlarından büyük darbe alan Abu Dabi’ye en hassas ve yüksek teknolojili ekipmanlarını konuşlandırdı.

İsrail ayrıca bir Demir Kubbe bataryası ve askerlerin yanı sıra, savaş alanı lazeri olan Demir Işın ve insansız hava araçlarını tespit etmek için kullanılan elektro-optik sistem Spectro’yu da konuşlandırdı.

İsrail’in en gelişmiş savunma sistemlerinin, doğrudan İsrail komutası altında bir Arap ülkesine konuşlandırılması, o dönemde çığır açıcı bir adım olarak görüldü.

Ancak bu, çok daha büyük bir bölgesel hedefin sadece başlangıcıydı.

İsrail’in düşmanları tamamen ezildikten sonra, Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir ittifak, İsrail’i petrol, doğalgaz, finans ve yüksek teknoloji ticaretinin kesişme noktasına yerleştirecekti.

Amerika ve Batı nihayet geri çekilebilecek ve bölgenin askeri kontrolünü Tel Aviv’in eline bırakabilecekti.

Mısır ve Suriye gibi geleneksel Arap iktidar merkezleri, bu plan kapsamında ya umutsuzca iflas ederek ya da mezhepsel ve etnik iktidar bölgelerine bölünerek zayıflamaya mahkumdu ki bu, İsrail’in hâlâ Ahmed Şara’nın Suriye’si için planladığı şeydir.

Hem BAE hem de İsrail, Yemen, Sudan ve Libya’da iç savaşları körüklemek ve Somaliland gibi ayrılıkçı devletleri kullanarak, yeni deniz imparatorluklarını denetlemek amacıyla bir örümcek ağı gibi yayılan ileri operasyon üsleri kurmak konusunda benzer çıkarlar taşıyordu.

Mekke Savunma Anlaşması, bu projenin baş belası olmasa da ona karşı bir denge unsuru oluşturuyor.

Rakip ittifaklar

Anlaşmanın ilk etkisi, Riyad ile küçük ama son derece aktif komşusu Abu Dabi arasındaki stratejik rekabeti derinleştirmek ve hızlandırmak olacaktır.

Bu durum, her ülkenin görevlendirdiği influencer’ların sosyal medya paylaşımlarını takip ederek ölçülebilir.

Körfez ülkelerinin her birinde sosyal medya sıkı bir şekilde denetlendiğinden ve influencer’lar yalnızca lisans kapsamında paylaşım yapabildiğinden, bu paylaşımlar mevcut resmi düşünceyi doğru bir şekilde yansıtmaktadır.

Aralık ayında Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’den çıkarılmasının ardından, Birleşik Arap Emirlikleri Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde doçent olan Dr. Abdulkhaleq Abdullah şu paylaşımda bulundu: “Yemen konusunda %100 fikir ayrılıklarımız var ve bu ayrılık, mevcut gerginliğin tırmanmasıyla daha da derinleşti. Müttefikler çatışır… Ancak aralarındaki anlaşmazlıkları giderir ve ortak noktalarını güçlendirirler.”

Ancak Ocak ayına gelindiğinde ruh hali kararmıştı. “Suudi Arabistan ile BAE arasındaki uçurum, Yemen’de yaşananlardan daha derin.”

Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Farhan Al Saud, o dönemde iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğinin “egemenlik ve ulusal güvenliğe karşılıklı saygı”ya bağlı olduğunu söylemişti.

Bu dönem, BAE’nin Al Arabiya X hesaplarını yasaklaması ve OPEC’ten ayrılmasıyla sona erdi.

Geçen ay, kısa süreli bir yakınlaşma yaşandı. Suudi kraliyet danışmanı Turki Al Sheikh, Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman Al Suud ile BAE Başkan Yardımcısı Şeyh Mansur bin Zayed Al Nahyan’ın birbirlerine sarılmış haldeki bir fotoğrafını paylaştı.

“Suudi Arabistan ve BAE: kardeşçe ilişkilerin ve köklü bir ortaklığın öyküsü.”

BAE’nin eski Dışişleri Bakanı Anwar Gargash da bu görüşe yürekten katılarak şöyle dedi: “Körfez’deki en büyük hikâye tek bir fotoğrafta özetleniyor.”

BAE Ulusal Medya Kurumu Başkanı Abdulla bin Mohammed bin Butti Al Hamed ise şu sonuca vardı: “BAE-Suudi ilişkileri, tek bir kaderle birleşmiş iki kardeş halk arasındaki ortak tarihin ve köklü kardeşlik bağlarının bir uzantısıdır.”

Ancak bu kader, uzun süre paylaşılmaya devam etmeyecekti.

Abdulkhaleq Abdullah, Mekke Anlaşması karşısında öfkelenmişti: “Eğer bu anlaşma bir ittifak değilse, ona yakışan isim nedir? Bu anlaşma Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin bilgisi dâhilinde mi yapıldı? İran’ın saldırganlığı nedeniyle çöken 2000 tarihli Körfez Ortak Savunma Anlaşması’nı güçlendiriyor mu?”

Ardından Trump tarzı büyük harflerle şöyle yazdı: “Körfez işbirliği en iyi durumda DEĞİL – güvenlik arayışını Körfez evinin DIŞINDA sürdüren büyük devletlerin ihmali nedeniyle sıkıntı çekiyor. Bölgesel siyasi eksenler ve askeri ittifaklar kurma telaşı, Körfez işbirliğinin aleyhine işliyor ve onu zayıflatıyor.”

Buna Prens Abdulrahman bin Musaed şöyle yanıt verdi: “Sorun nedir, Doktor? Her devletin, uygun gördüğü şekilde herhangi bir ülkeyle anlaşma yapma hakkı yok mu? Bu, her devletin egemenlik meselesi değil mi? Yoksa bu ilke, Suudi Arabistan söz konusu olduğunda size mantıklı gelmiyor mu?!”

Yine Suudi Arabistanlı olan Dr. Ahmed Al-Sanie ise şöyle yazdı: “Beş yıl önce, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait bir hesabın ‘Suudi stratejik derinliğini’ hedef alacağı fikri bilim kurgu gibiydi. Mekke anlaşması acı gerçeği ortaya çıkardı: Riyad, başkalarının hırsları için sadece ‘finansman kaynağı’ olmakla kalmayıp, Körfez’deki karar alma sürecinin ‘atıp duran kalbi’ olmaya karar verdiği için anlaşamadık.”

Suudiler artık MBZ’nin Yemen ve Sudan’da kendileri için hayatı olabildiğince zorlaştıracağını tam olarak bekliyorlar.

İsmini vermek istemeyen bir analist şöyle dedi: “Suudi Arabistan ile BAE arasındaki durum daha da kötüleşecek, BAE Yemen ve Sudan’daki işleri kasıtlı olarak karmaşıklaştıracak ve sabote edecek, ayrıca Mısır’ı Suudilere karşı daha ciddi ve aleni tavırlar almaya zorlayacak.”

Bana söylendiğine göre, işler bu noktaya gelirse, Suudi Arabistan, yerel çekişmeyi durdurmanın en kolay yolu bu olacağı için Abu Dabi’de bir rejim değişikliğini düşünmeye yönelebilir.

Suudi Arabistan’ın Birleşik Arap Emirlikleri’nde, başlarını eğip sessiz kalan, ancak MBZ’nin hepsini sürüklediği yoldan, özellikle de Netanyahu ile kurduğu ittifaktan, en az onun kadar eleştirel olan birçok müttefiki var.

Suudiler, kendi stratejik kararları üzerindeki kontrolü yeniden ele geçirme konusunda ciddiler; bu da Mısır’ın Mekke Anlaşması’na dâhil edilmesine karşı çıkmalarının nedenlerinden biridir.

Birincisi, hem Suudi Arabistan hem de Pakistan, askeri ittifaklarının güvenliği konusunda şüpheler besliyordu. Mısır’ın İsraillilere veya Amerikalılara bilgi sızdıracağını düşünüyorlardı. İkincisi, Mısır ordusunun ittifaklarına ne gibi pratik askeri faydalar sağlayacağından şüphe duyuyorlardı.

Geçen hafta, Türkiye’den Hakan Fidan, Mısır’a yaptığı kısa ziyaret sırasında Kahire’nin Mekke Anlaşması’nda Suudi Arabistan ve Pakistan’a katılmasını umduğunu belirtti. Fidan, “Mısır’ın resmi bir ortak olmasını ve dörtlünün çalışmalarına devam etmesini” umduğunu vurguladı.

Koruma ve cevaplar

Rakip iki askeri ittifak, Washington’da bir yandan “stratejik derinlik” içeren bir ittifak, diğer yandan ise “çevik ve çıkar odaklı” bir ittifak olarak çerçeveleniyor.

Eski bir ABD istihbarat subayı olan Theodore Singer, Middle East Eye’a verdiği demeçte, “İlk bakışta BAE-İsrail bloğu her iki taraf için de daha somut kazanımlar sağlıyor, ancak Mekke Anlaşması nihayetinde daha geniş bir yankı uyandırabilir ve daha az çıkar odaklı olabilir” dedi.

Ancak Mekke Anlaşması, meşruiyet merceğinden bakıldığında açık ara önde çıkıyor; tabii ki bu kavram, mutlak hükümdarların ve diktatörlerin hâkim olduğu bir ortamda pek sık gündeme getirilmez.

Birçok kişi Suudi Arabistan’ı Müslüman dünyasının atan kalbi olarak görüyor. Buna karşılık İsrail ve destekçileri, bölgenin güvenlik sahnesine nispeten yeni ve tamamen Batılı bir unsur olarak girmişlerdir.

Amerika sayesinde İsrail, askeri açıdan üstün bir konuma sahip olabilir; ancak bunu kullanabilmek için gerekli bölgesel meşruiyetten yoksundur. Dahası, bu savaşlar askeri hedeflerine ulaşamıyor.

Netanyahu ve Trump, Körfez’i yıkımın eşiğine getirmiş durumda ve savaş, Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği tamamen durdurdu.

“Trump köşeye sıkışmış durumda. İran’la bir anlaşma yaparsa, bu İran’ın şartlarına göre olacaktır. Savaşa devam ederse, seçim öncesinde iç muhalefet giderek şiddetlenecektir,” dedi Dr. Altuwaijri.

İsrail, hem Gazze’de hem de Güney Lübnan’da varlığını pekiştirmek için büyük altyapı çalışmaları yürütüyor.

Her iki cephede de geri çekilme söz konusu değil. Hamas ve Hizbullah’ı ortadan kaldırma yönündeki askeri hedeflerinde başarısız olan, ancak Trump tarafından durması söylenen İsrail’in tepkisi, mevzilerini sağlamlaştırmak oluyor.

Bu koşullar altında, Arap dünyası koruma ve çözüm için giderek daha fazla Mekke İttifakı’na yönelecektir.

Bunları bulsunlar ya da bulmasınlar, bu ittifak, üç yıllık savaş boyunca eksik olan şeyi yaratacak kadar güçlü tek mekanizmadır: direnen ve bu tür çılgın, pervasız maceracılığın bedelini ödetecek bir bölge.

*David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı; Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış; Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman gazetesinde eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir