
Filistin – Toprakların işgali
"İbrahim anlaşmaları, Siyonist liderlerin sağcı yerleşimciler ve faşizmin büyümesi yoluyla “işi bitirecek” kadar güçlü olduklarına inanmalarına yol açtı."
Denise Laura Baker’ın Real Media Press’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Giriş
Hayatın nispeten güvenli ve rahat olduğu Avrupa'da, apartheid rejimi altında yaşamayı hayal etmek çok zor. Filistin'in işgalinin uzun zamandır farkındaydım; gençliğimde üvey babamın 1970'lerden beri sürdürdüğü özgür bir Filistin için yürüttüğü kampanyaya şahit oldum. Daha sonra Uluslararası Af Örgütü ve apartheid karşıtı harekete katıldım. Okulda II. Dünya Savaşı'nı ve soykırımın ne anlama geldiğini öğrendim. Şimdi, otuz yıl sonra, çok az şey değişti; bu sefer İsrail Siyonist hükümeti, bir zamanlar kendilerine yapılanları başkalarına uyguluyor. Bu sefer durum daha da kötü, çünkü tüm dünya neler olup bittiğini biliyor, ancak hükümetler sessiz kalıyor.
Hamas'ın 7 Ekim saldırılarının ardından, Netanyahu ve hükümetinin bu saldırıyı Filistin'in tamamını işgal etme, etnik temizlik yapma ve sahiplenme planını hızlandırmak için kullanmayı amaçladığı açıkça ortaya çıktı. Son on yıldır, özellikle 7 Ekim'den sonra, İngiltere'deki Filistin yanlısı protestoları fotoğrafladım. Hükümetin İsrail'e meydan okumayı reddetmesinden dolayı hayal kırıklığına uğrayan katılımcıların bir kısmının daha doğrudan eylemlere yöneldiğini gördüm: Filistin Eylemi (Palestine Action), Küresel Sumud Filosu, Gazze'ye Binlerce Madleen, Özgürlük Filosu. Bunları yakından belgeledim ama daha fazlasını öğrenmek istedim. Filistinlilerin kendi hikâyelerini anlatmalarını ve hayatın nasıl olduğunu bizzat deneyimlemek istedim. Aralık 2025'te, Batı Şeria'ya giden ABD merkezli bir eğitim heyeti olan Eyewitness Palestine'a katıldım ve orada on iki gün geçirdim.
Siyasi bağlam
Ramallah'ta Filistinli doktor, aktivist ve siyasetçi Mustafa Barghouti ile görüştüm. 7 Ekim saldırılarının ardından yaşanan tarihi ve siyasi bağlamdan bahsetti. Ona göre bu saldırılar tek başına gerçekleşmedi, 77 yıllık yerinden edilme ve işgalin doğrudan bir sonucuydu ve son yirmi yılda demokratik seçimler yapılmış olsaydı önlenebilirdi. Bu yeni bir kavram değil; tarih boyunca görülebilir. Sömürge yönetimi, işgal ve baskının olduğu yerde direniş de vardır. Sonunda insanlar karşı koyar.
Barghouti, Oslo Anlaşmalarının1 Filistinlilere ihanet ettiğini ve Batılı liderlerin örtük desteğiyle bir apartheid rejiminin kök salmasına izin verdiğini savunuyor. Bu durum, “Filistin sorununu” sona erdirmekten bahseden ve hem iki devletli çözümü hem de ortak yönetimi reddeden İbrahim Anlaşması2 ile 2020-21 yıllarında daha da kötüleşti. Bu anlaşmalar, Siyonist liderlerin sağcı yerleşimciler ve faşizmin büyümesi yoluyla “işi bitirecek” kadar güçlü olduklarına inanmalarına yol açtı. Bu, Filistinlilerin tutuklanmasına, hapse atılmasına, insan hakları ihlallerine ve öldürülmesine, hatta cesetlerin ailelerinden saklanmasına yol açan bir Yahudi üstünlüğü gösterisidir. Filistin direnişinin her eyleminin bir terör tehdidi olduğu iddiası, direniş hakkını tamamen ortadan kaldırır.
2024 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün bir raporu, İsrail'in bir apartheid rejimi uyguladığı sonucuna vardı. Bu, şaşırtıcı bir keşiften ziyade, aynı şeyi söyleyen çok sayıda raporun ardından gelen bir gerçekliğin kabulüydü. Bildiğimiz şey şu ki, İsrail dünyaya Filistinlilerin uzun zamandır anladığı şeyi gösteriyor: Ürdün Nehri'nden Akdeniz'e kadar olan toprakları ele geçirmek ve orada yaşayan insanları yerlerinden etmek istiyor.
Barghouti bunu zulme karşı bir hayatta kalma mücadelesi olarak nitelendiriyor ve Nelson Mandela'nın şu sözlerini aktarıyor: "Filistin, neslimizin en büyük meselesidir."
Hareket kısıtlaması ve ekonomik savaş
Kudüs'te seyahat ederken ilk şahit olduğum şey, hareket özgürlüğünü kısıtlayan ayrılık duvarıydı; 70 kilometre uzunluğunda, 9 metre yüksekliğinde (Berlin Duvarı'nın iki katı) bu bariyer, Filistinlilerin işlerine, işletmelerine, dükkânlarına ve pazarlarına erişimini engelliyor. Kudüs'te duvar, yolları tıkıyor ve Filistinlilerin topluluk oluşturmasını ve refah içinde yaşamasını engellemek için tasarlanmış. Bu, ekonomik bir savaştır.

Kudüs'teki ayrılık duvarı
Batı Şeria, her biri serbest dolaşımı büyük ölçüde engelleyen yaklaşık 1.000 kontrol noktasıyla doludur. Bunlar sadece statik engeller değil, seyahati, ticareti ve günlük yaşamı aktif olarak kısıtlamaktadır. Yerel köylere hizmet veren daha küçük kontrol noktaları, keyfi nedenlerle uzun süre kapalı kalmakta veya önceden haber verilmeksizin kapatılmakta, toplulukları izole etmekte ve sakinleri dolambaçlı alternatif yollar bulmaya zorlamaktadır.
Etkisi günlük hayatta çok belirgin bir şekilde hissediliyor. Tulkerim'den Kudüs'e giderken, içinde bulunduğum minibüs ani bir kontrol noktası kapanması nedeniyle kırk dakika boyunca dolanmak zorunda kaldı. Bu tür aksaklıklar yaygın; tek bir olay, bir silahlı saldırı, bir tutuklama, İsrail İşgal Güçleri'nin bir baskını, çevredeki bölgenin tamamen kapatılmasına yol açarak kısıtlama ve belirsizlik duygusunu artırabiliyor.

Genç askerler Kudüs sokaklarında devriye gezerken
Bir diğer kısıtlama ise vatandaşlık haklarının olmamasıdır. Kudüs'te, iki günden fazla evden ayrılmak, kişinin oturma iznini kaybetmesine ve evinin müsadere edilmesine veya yıkılmasına yol açabilir. Daha yeni bir endişe ise İsrail'in İsrail bankaları ile Filistin toplulukları arasındaki mali bağları koparmaya çalışması ve bunun da ekonomik hayatta kalmayı daha da tehdit etmesidir. Bu arada, Siyonist oluşumlar, sahte belgeler düzenlemek ve toprak çalmak için paravan görevi gören yasadışı özel şirketler kurmaktadır.
Barghouti'ye göre, Batı'ya satılan yalan, duvarın güvenli ve ayrı Filistin ve İsrail devletleri yaratacağıydı. Gerçek şu ki, bu duvar Filistinlileri topraklarından ve birbirlerinden ayırıyor, ekonomiyi çökertiyor ve onları yerlerinden ediyor.

Kudüs'teki sur boyunca yer alan birçok gözlem kulesinden birisi
El-Walaja: Bir vaka incelemesi
Kudüs ve Beytüllahim arasında yer alan El-Velace köyü mükemmel bir örnektir. Başlangıçta birkaç kilometre uzakta bulunan köy, ilk olarak 1948'de Nekbe sırasında yerinden edildi. Geceleyin saldırıya uğrayan köy sakinleri başlangıçta işgali püskürttüler, ancak sonunda teslim oldular. Köyün yaklaşık %66'sını kaybettiler ve tepelere kaçarak, kalan topraklarda "Yeni El-Velace"yi kurana kadar mağaralarda yaşadılar.
Orada yaşamalarına izin verilmesine rağmen, topluluğun genişlemesine izin verilmedi. Köy şimdi yerleşimlerle ayrılmış üç bölgeye bölünmüş durumda. On beş dönümlük B Bölgesi, Filistinlilerin yaşayabileceği yerdir. Dört yüz dönümlük A Bölgesi ise ev yıkımlarının yapıldığı yerdir. Kudüs yönetimindeki bölgelerde Filistinlilere ait hiçbir binaya izin verilmiyor. Filistinliler kendi topraklarına bina inşa edemez, eklemeler yapamaz veya iyileştirmeler gerçekleştiremezler.
Köylüler okul inşa edemedikleri için öğrenciler evlerde derslere katılıyorlardı. Buna karşı çıktılar ve inşaata başladılar, ancak yarı yola bile gelmeden yıkım emri aldılar. Zekice davranarak UNRWA'yı aradılar, inşaatı tamamladılar ve okulu UNRWA'ya devrettiler. UNRWA da bayrağını dikti ve koruma altına aldı. İşgalciler bunun yerine UNRWA ile müzakere etmek zorunda kaldılar. Sağlık hizmetleri de aynı şekilde gelişti; 1977 ile 2017 yılları arasında ellerinde sadece eşekle çekilen seyyar bir klinik vardı. UNRWA'dan bir heyet getirdiler, bir klinik inşa ettiler ve koruma altına aldılar.
Köylüler çok şey başardılar, ancak yine de çocuk parkı inşa etmeleri yasaklandı. Köydeki iki yüz evin yaklaşık yetmiş altısı mahkemelerde yıkım kararıyla karşı karşıya.
Hacajla ailesi
1967'de İsrail, Kudüs'ün sınırlarını tek taraflı olarak genişleterek Yeni el-Valaja topraklarının yarısını ilhak etti. 2010 yılında ayrılık duvarının inşaatına başlandığında, duvarın güzergâhı doğrudan köyün ve 58 yaşındaki çiftçi Ömer Hacajla'nın aile arazisinin içinden geçti.
Ömer, El-Walaja'nın ruhunu somutlaştırıyor. Babası ve dedesi gibi o da bu topraklarda doğdu. Evli, üç erkek çocuğunun babası, dede ve okul otobüsünün tek şoförü. Devlet ona duvarın nereye inşa edileceğini gösteren bir harita gösterdi ve evinin "yerleşimciler için büyük bir sorun" olduğunu, sınırın dışında kalamayacağını söyledi. Onu çeşitli tekliflerle ayrılmaya zorlamaya çalıştılar: açık çekler, arazi takasları, otellerin kısmi sahipliği.
O bunu reddedince, ailenin köyün geri kalanına ulaşmasını sağlayacak bir tünel geçidi önerdiler.

Ayrılık duvarının altından geçen ve Ömer Hacajla'nın çiftliğine giden tünel
Evin tamamını tel örgü ve hareket sensörleriyle çevreleyerek köye ve araziye tüm erişimi kesmeyi öngören ilk planları mahkemede başarıyla engellendi. Değiştirilen planda ise bugün hala orada bulunan ve tek bir anahtarla sıkı gözetim altında tutulan gri metal bir kapı yerleştirildi.
Ömer, işgalin sonunda onları yerlerinden edeceğinden korkuyor. Oğlu ağır şekilde dövülmüş. Ömer'in kendisi de bilinmeyen bir maddeyle zehirlenme girişiminden neredeyse ölüyor. Hacajla ailesi sürekli bir hapis hali içinde yaşıyor – bir yanda yerleşimciler, diğer yanda duvar, garip bir tünel ve kapının ardında köylerinden izole edilmiş durumdalar.
Kimileri insanların neden basitçe ayrılmadığını, neden inatla bırakmayı reddettiğini sorgulayabilir, ancak bağ çok derindir – Ömer'in dediği gibi, "Kim olduğumuzu ağaca ve kayaya sorabilirsiniz."

Ömer'in çiftliğine giden tel örgü
Hebron: Sıkı kontrol altındaki bir şehir
Bir zamanlar müreffeh bir sanayi merkezi ve Batı Şeria'nın en zengin şehirlerinden biri olan Hebron'da da durum benzer şekilde vahim. Şehir sıkı bir şekilde kontrol ediliyor, çok sayıda ayrılık bariyeri, iç kontrol noktaları ve hissedilir bir gerilim hâkim.

El-Halil'deki (Hebron) birçok iç kontrol noktasından birisi
Şiddet içermeyen doğrudan eylem grubu olan Yerleşimlere Karşı Gençlik (YAS) üyesi Issa Amro, baskı araçları olan sürekli gözetim ve askeri varlığın Filistinlilerin yaşamını nasıl kısıtladığını açıkladı.
İlk dikkatimi çeken şey, hareket engellerinin ve fiziksel kısıtlamaların sayısıydı. Bir zamanlar hareketlilikle dolu olan eski şehir pazarı, devam eden yaptırımlar nedeniyle tezgâhları kapalı, yarı boş durumda. Bu kapalı tezgâhların arasından geçen açık sokaklar, kalan tüccarları ve Filistin topluluğunu, aşağıdakilere düzenli olarak taş, moloz, idrar ve dışkı atan yerleşimcilerden korumak için alınan bir önlem olarak tel örgülerle kaplı.

Filistin topluluğunu yerleşimcilerin bıraktığı molozlardan koruyan, kapatılmış yürüme yolları ve tel örgüden yapılmış bir çatı
Yerleşimciler ayrıca bölge genelinde hareket engelleri kurarak sokakları fiziksel olarak kapatmışlardır. Saldırıya uğrayan ve yağmalanan eski pazarlarda, yollar teller ve çöp yığınlarıyla kapatılmış durumda olup, bu durum günlük yaşamı ve ticareti daha da aksatmaktadır. Yerleşimciler ise barikatlar, dikenli teller ve her yerde bulunan ve her hareketi izleyen güvenlik kameraları arasında saklanmaktadırlar.
Filistin direnişinin merkezi ve son savunma hattı haline gelen Issa'nın evinde, sığınma, eğitim veya topluluk arayan herkese kapılar açık kalıyor. İnsanlar konuşmaları dinlemek, film izlemek ve sosyalleşmek için bir araya geliyor. Ancak güvenlik duygusu kırılgan; yerleşimciler dışarıda bekliyor ve sürekli bir tehdit ve gözetim hatırlatıcısı olarak tepede bir gözetleme dronu uçuyor.
Ekosid ve yeşil yıkama
Kırsal bölgelerde, "Tepe Gençliği" olarak bilinen genç yerleşimciler, başlangıçta Filistinli toplulukları korkutmak ve topraklarından kovmak için getiriliyor. Ordu tarafından desteklenen ve polis tarafından görmezden gelinen bu gençlere serbestçe hareket etme izni veriliyor. Onlar, diğer yerleşimciler ve İsrail İşgal Güçleri (IOF), yerel kaynakların yok edilmesinden sorumludur.
31 Temmuz 2025'te İsrail güçleri, Hebron'daki Tarımsal Çalışma Komiteleri Birliği'nin tohum bankasının tohum çoğaltma ünitesini buldozerle yıktı ve yaklaşık yetmiş çeşit yerel, ata tohumu yok etti. Değerli el yazmaları, sanat eserleri ve belgeler gibi tohumlar da Filistin tarımsal hafızasının ve kültürel mirasının yaşayan bir arşividir. Bu tek baskında, nesiller boyu tohum saklama ve ekolojik bilgi, araçlar, malzemeler ve gıda egemenliği için gerekli altyapı yok oldu. Vivien Sansour'un Filistin Geleneksel Tohum Kütüphanesi'nde tohum saklama, siyasi direnişe benzetiliyor: "Tohum bankaları tarafsız depolar değildir, hafıza ve direnişin DNA'sını taşırlar."
İsrail, 1948'den beri 240 milyon ağaç diktiğini iddia ederek "yeşil" politikalarını öne sürse de, bunların çoğunlukla yerli olmayan türler olduğunu belirtmeyi ihmal ediyor. Zeytin, hurma ve turunçgiller gibi yerli türler sökülüp yerlerine hızlı büyüyen çam ağaçları dikiliyor.

Eskiden El Walaja köyü olan yerin üzerine, Ömer'in çiftliğinin karşısına yeni bir yerleşim yeri kuruldu. Yerel ağaçların yerini çam ağaçları aldı
Mantık şu ki, çam ağaçları kolayca yayılır ve Avrupalı yerleşimciler için daha "tanınabilir"dir; bu da onların kendilerini evlerinde hissetmelerini ve toprağa sahip çıkmalarını sağlar, Filistinlilerin geri dönmesini zorlaştırır. Bu durum büyük sorunlara yol açmıştır; orman yangınlarının yayılmasına, çölleşmeye ve toprak besin maddelerinin azalmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca, sözde "parklarının" birçoğu Filistin köylerinin kalıntıları üzerine dikilmiştir.
Farkha: Dayanıklılık ve umut
33 yaşındaki Farkha ekoköyünün Belediye Başkanı Mustafa Hammad, Batı Şeria'daki günlük yaşamın kasvetli gerçekliği karşısında toplumsal direncin ve umudun bir örneğini sergiliyor. Artan yerleşimci saldırılarıyla karşı karşıya kalan köylüler, kendi kaynakları üzerinde yeterlilik ve kontrol sağlamak için çabalıyorlar. Toprak işleme ve enerji üretme çabaları, kendi kaderlerini tayin etme yoluyla baskıya direnmeye olan bağlılıklarını yansıtıyor.
Mustafa bana, yerleşimciler istila ettiğinde önce su kaynağını kesip suyu başka yöne çevirdiklerini, şimdi ise Filistinli köylüler karneyle sulandırılırken kendi yüzme havuzlarını doldurmak için kullandıklarını anlatıyor. Yerleşimciler Farkha'nın yarısını kontrol ediyor, zeytin hasadının %60'ını çalıyor, 150 ağacı kökünden söküyor, hayvanları öldürüyor ve Bedevileri kovuyor; Bedevilerin artık o topraklarda kendi yaşam tarzlarını sürdürmelerine izin verilmiyor. Bir çiftçi bir şey yapmaya kalkıştığında saldırıya uğruyor.
Ordu ve yerleşimcilerin insanlara saldırması nedeniyle birçok köylü bölgeyi terk edip topraklarını bıraktı. Mustafa, bunun "sadece toprağın işgali değil, zihnin de işgali" olduğunu, "toprakta çalışan herkesin toprağa ait olduğunu" söylüyor. Ayrılmayı seçenler bile atalarının topraklarıyla yakın bir bağ kuruyor. Örneğin Musa, bana bunun ailesinin toprağı olduğunu, nesillerdir böyle olduğunu ve burada çiftçilik yapmaya devam edeceğini söyledi.
Diğerleri de geri dönüyor. 2025 yılında otuz iki aile kendi yiyeceklerini üretiyordu. Mustafa'nın söylediğine göre bu yıl yaklaşık elli çiftçi ekim yapacak. Farkha ayrıca güneş enerjisinden elektrik üretiyor, suyunun yüzde 35'ini yerel bir kaynaktan karşılıyor ve tüm altyapı projelerini kendi bünyesinde yürütüyor. Amaçları, on yılın sonuna kadar kendi kendine yeterli hale gelmek.
Mustafa sözlerini şöyle tamamlıyor: "Kendi yemeğinizin kontrolünü elinizde tuttuğunuz sürece, güce sahipsiniz demektir."
DİPNOTLAR:
1- 1993 Oslo Anlaşmaları, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (PLO) arasında Filistin Yönetimi'ni (FY) kuran ve 5 yıllık geçici bir barış sürecini başlatan iki anlaşmaydı. 1993 yılında Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı İshak Rabin ve PLO müzakerecisi Mahmud Abbas tarafından imzalanan anlaşmalar, karşılıklı tanımayı içeriyordu ve Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde Filistin özerk yönetimi için bir çerçeve oluşturmayı amaçlıyordu.
2- 2020 ve 2021 yıllarında imzalanan ve İsrail ile çeşitli Arap ülkeleri arasında diplomatik, ekonomik ve güvenlik ilişkilerini normalleştiren ve Donald Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri'nin arabuluculuğuyla gerçekleştirilen bir dizi ortak anlaşma. Anlaşmalar, Filistin Yönetimi tarafından iki devletli çözüm hedefini göz ardı ettiği gerekçesiyle eleştirildi.




HABERE YORUM KAT