1. HABERLER

  2. HAKSÖZ-ÇEVİRİ

  3. Laiklik ve İnananların Özgürlüğü
Laiklik ve İnananların Özgürlüğü

Laiklik ve İnananların Özgürlüğü

Batı geleneğindeki din özgürlüğü ile hukukun üstünlüğü arasındaki çelişkileri gösteren Emmanuel Terray, Cumhuriyet'in laiklik uygulamasının şiddeti nasıl teşvik ettiği konusunda uyarıyor.

13 Ocak 2021 Çarşamba 10:54A+A-

Kaynak: Emmanuel Terray / Verso Books ¹

Çeviri: Yusuf Ahmet Kaya / Haksöz-Haber

Politikacılarımız laiklik hakkında konuştukları zaman konuşmalarında belirli bir tertip sık sık ortaya çıkıyor. Onların gözünde laikliğe, yalnızca Cumhuriyet hukukunu Tanrı'nın yasasının üzerine koyanlar saygı duyar. Bu kategorik, genel ve mutlak iddia, Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman olsun, iman etmiş bir mümin için açıkça kabul edilemez; Tanrı'nın var olduğuna inananlar için, aslında mantıksal olarak tutarsızdır.

Gerçekten de tarihin belirsizliklerine maruz kalan ve doğası gereği mutasyonlara, sapmalara, yozlaşmaya ve gerilemeye maruz kalan belirli bir dünyevi topluluğun cennetin ve yerin yaratıcısı aşkın, ebedi, her şeye gücü yeten bir Varlık’tan daha yüce bir kanun nasıl yapabilirdi? Gerçek bir mümin için, bir çatışma durumunda Cumhuriyet hukukunun Tanrı kanununa tercih edilmesi gerektiğini kabul etmek tamamen saçma olacaktır. İki yasa arasında bir çelişki ortaya çıkarsa, 'ontolojik ağırlığı' kesinlikle herhangi bir insan topluluğununkinden daha büyük olan bir Varlığın iradesini ifade ettiği gerçeğinden dolayı geçerli olması gereken Tanrı'nın yasasıdır.

Tabii ki işler o kadar basit değil. Tanrı'nın kanunu, çeşitli dinlerde ifade edildiği şekliyle, doğruluğu tartışma konusu olan farklı yorumlarla kendini gösterir. Ancak bu yorumlar tamamen özgür değildir; her reçete Tanrı'nın kanunu gibi sunulamaz. İyi, adil ve merhametli bir Varlıktan kaynaklandığı gerçeğiyle, ilahi yasa, hangi yorumda sunulursa sunulsun, suçu veya daha genel olarak kötülüğü, ahlaki veya sosyal olarak düzenleyemez. Örneğin, Ashanti ve Azteklerde olduğu gibi, insan kurbanının çoğalmasını gerektiren bir yasa, iyi bir Tanrı'nın iradesini ifade edemez. Açıkçası, bu gayri meşru bir yorum olacaktır.

İkinci bir sınır belirlenebilir. Aristoteles'ten beri felsefenin kabul ettiği gibi, insan sosyal bir varlıktır, bu nedenle Tanrı, topluma hayatın gerçekliği ile bağdaşmayan tavır veya davranışları emretmez. Örneğin cinsel ilişkiyi ve doğurmayı genel olarak yasaklayan bir yasa, kısa vadede türün yok olmasına yol açacağı için Tanrı'dan gelemezdi. Tanrı, kendi yarattığı şeyi yok etmek istemez.

İnsan hukukunun da sınırları vardır. Temelde, yeryüzündeki şeyler için yetkilidir, ancak cennetle ilgili şeyler için değildir. Başka bir deyişle, inanç ve daha genel olarak maneviyat(spiritüel), kavramanın ötesindedir. Bu bir norm değil, bir gerçektir: insanlar 'iç benliklerinin' egemen efendileridir; sonuç olarak, her koşulda diledikleri şeyi düşünmekte ve inanmakta özgürdürler. İnsan hukuku bu nedenle yalnızca eylemlere ve davranışlara yönelik olabilir.

Bir anlamda, 1905 yasasının yazarlarının anladığı şekliyle laiklik, bu gerçeğin tanınmasından başka bir şey değildir. Cumhuriyet inanma ya da inanmama konusunda tam bir özgürlük bırakır; herhangi bir dini teşvik etmiyor veya desteklemiyorsa, bunun nedeni dinler arasında seçim yapmayı reddetmesidir. Başka bir deyişle, erişim aramaktan kaçındığı bir alanın - dini ya da daha genel olarak manevi - varlığını kabul eder/tanır.

Aslında, 1905 kanunu, ilahi hukuk ve insan hukukunun ne aynı düzeyde ne de aynı alanlarda işlemediği bir tür iş bölümünü öngörür. Bazen kolektif eylem gerektirse bile, Tanrı'nın yasası nihayetinde bireysel vicdanlara hitap eder ve onların kurtuluşu için koşulları belirler, ancak bu tanımlanır. İnsan hukuku ise bireylerin sosyal yaşamını ve barış içinde bir arada yaşamasını düzenler; Gerekirse, onları sosyal veya politik bir proje etrafında birleştirir, ancak bu, dünyevi ufkun sınırlarının ötesine geçmez. Böyle bir bölünmenin sonucu olarak, ilahi hukuk ve insan hukuku asla bir araya gelmemelidir; bu yüzden ne çatışmaya girmeli ne de birbirleriyle çelişmeliler.

Böyle bir yargı açıkçası biraz iyimser. Gerçekte, ilahi hukuk sadece inanç ve düşünceleri değil, aynı zamanda eylemleri ve davranışları da emreder; bu yüzden insan hukukuna müdahale edebilir ve çatışmanın çıkması için iki kanundan birinin aralarındaki sınırı uygunsuz bir şekilde geçmesi yeterlidir.

Öte yandan, bu sınırlara uyuluyorsa, çatışmalar istisna olmalıdır. İlahi yasa ya da ona verilen yorum, Tanrı'nın özüne (yine iyi, adil ve merhametli bir Tanrı'nın) uygunsa ve insan hukuku iç benliğin özgürlüğüne saygı duyarsa, çoğu ihtilaf umarım önlenebilir.

Öyle umut edebiliriz, ancak çatışmanın asla patlamayacağının garantisi yok. Böyle bir durumda ne olur?

Tutkusuzca tartışabileceğimiz kadar uzağa tarihsel bir örnek verelim: MS 2. ve 3. yüzyıllarda Roma zulmü. Bunun kökenini biliyoruz. Romalı yetkililer bir imparatorluk kültü kurdular: İmparator heykelinin önünde fedakârlık yapılması gerekiyordu. Tarihçiler, imparatorluk kültünün belirli bir inanca işaret etmediği konusunda hemfikirdir; sadece vatandaşların imparatorluğa bağlılığını simgeleyen bir ritüeldi. Devlet bu ritüelle, kendisini bekleyen parçalanma tehditlerine karşı Roma dünyasının birliğini ve bütünlüğünü güçlendirmeyi umuyordu. Nihayetinde, imparatorluk kültünün modern eşdeğeri bayrağı selamlamak ve milli marş çalındığında ayakta durmak olacaktır.

Ancak Hıristiyanlar için bu putperestçe bir hareketti; böyle bir saygı ancak Tanrı'ya gösterilebilirdi. Kurala itaat ediyormuş gibi yapmak hem korkaklık hem de ikiyüzlülük olur; reddetmekten başka yolu yoktu. Ancak yöneticilerin gözünde bu ret, bir muhalefet iradesini ya da Başkan Macron'un dediği gibi, kabul edilemez bir ayrılıkçılığı, neredeyse bir ihaneti ifade ediyordu. Bu nedenle baskı kaçınılmazdı.

Karar vermek mümkün mü?

Bana öyle geliyor ki, böyle bir durumda her biri diğeri kadar meşru olan iki talep ve iki yaklaşım çatışıyor. Roma devleti, sağlamlığını güçlendirmenin yollarını aramakta haklıydı; oysa Hıristiyanlar imparatorluk kültünü reddederek inançlarına sadık kaldılar. Bu nedenle bizim için tartışma kararsızdır; her iki taraf da haklıydı, en fazla Roma devleti, zulmün gereksiz zulmünden sorumlu tutulabilir.

Konuyla ilgili temel bir metne, Martin Luther’in ‘Bir Hristiyan’ın Özgürlüğü Üzerine’ mektubuna atıfta bulunmak için uygun yer burasıdır. Luther'in tezi basittir: Tanrı'ya imanla bağlı olduğu için, Hristiyan tüm insan güçlerinin ve çıkarabilecekleri tüm kanunların üzerinde yer alır. Başka bir deyişle, onun için hiçbir dünyevi karar temyizsiz ve hiçbir emir rücusuz değildir. Konuşan kral veya imparator olsa bile, son söz daima Tanrı'ya ve Tanrı'nın ruhu tarafından nakşedildikten sonra bireysel vicdana aittir. Bu bakımdan Hristiyan özgürdür, insanoğlunun en özgürüdür; yerleşik makamlara yalnızca dilediği takdirde ve inancının izin verdiği ölçüde başvurur.

Luther'i dinleyelim: “Hıristiyan bir adam için inancı her şeye yeter ve gerekçelendirmek için çalışmaya ihtiyacı yoktur. Ama işe ihtiyacı yoksa, hukuka da ihtiyacı yoktur ve eğer yasaya ihtiyacı yoksa, kesinlikle yasadan özgürdür… Bu, Hıristiyan özgürlüğüdür.” Ve yine: “Hıristiyan bir adam, en özgür efendidir ve hiçbirine tabi değildir.”

Luther, bu Hıristiyan özgürlüğünü 18 Nisan 1521'de Alman prensleri ve papalık elçileri meclisi tarafından geri çekilmek üzere çağrıldığında, ünlü "Yapamam" ı Hıristiyan dünyasının yüzüne fırlattığında, Solucanlar Diyeti'nde(Diet of Worms) gururla somutlaştırdı.

Luther'in mantığı, Mesih'e sadık olanlar için olduğu kadar RAB ve Allah'a sadık olanlar için de geçerlidir. O halde bundan sonra müminin özgürlüğünden söz edeceğiz. Aslında inanç, onu yaşayan kişiye hem esnek hem de indirgenemez bir egemen özgürlük verir. Bu nedenle, inananı evrimleştirmeye, düşüncesinde veya davranışında bunu veya bu noktayı değiştirmeye götürmeye çalışıyorsak nasıl ilerlemeliyiz?

Açıktır ki, baskıya başvurmak boşunadır ve çoğu zaman verimsizdir; ikna olmuş bir inananda yalnızca isyan ve direnişi veya daha da kötüsü ikiyüzlü teslimiyeti kışkırtabilir. Bir yaptırımla birlikte bir yükümlülük getiren hukuk, açıkça bir kısıtlamadır; bu nedenle bundan kaçınılmalıdır.

Burada, Fransız hukuk fetişizminden pişmanlık duymalıyız: Herhangi bir sorunu çözmek için bir yasa çıkarmanın yeterli olduğu yanılsamasını kastediyorum. Kanunla çözülemeyen pek çok sorun var ve burada ele aldığımız sorun yerinde bir durum.

İnanan kişinin şu veya bu davranışının değerlerimize aykırı olduğunu düşünürsek, onlara bu davranışın Tanrı'nın iradesini yansıtmadığını göstermekten başka alternatif yoktur. Örneğin, adil bir Tanrı, kadınların erkeklerden aşağı görülmesini (ve muamele görmesini) isteyemez. Daha genel olarak, pedagojiden, tartışmadan, ikna etmekten başka bir yol yoktur.

Bu şartlar altında, kendi geleneklerimiz dışındaki geleneklerden, örneğin Konfüçyüsçü gelenekten ilham almak bizim çıkarımıza olacaktır. Konfüçyüs ve onu izleyen düşünürler için hukuk, yalnızca son çare olarak kullanılacak ikinci bir en iyisiydi. Nitekim bunu önlemenin daha iyi olacağı zaman eylemden sonra cezalandırır. Farklı durumları aynı şekilde ele alır. Cezayı vurgulayarak mücadele ettiğini iddia ettiği şiddeti genişletir ve pekiştirir. Son olarak, olumlu bağlılık üzerinde değil, olumsuz cezalandırma korkusu üzerinde oynar ve bu şekilde içsel inanç değil, dışsal benzeşme üretir.

Bu nedenle bilge bir yönetici, yalnızca istisnai bir durumda yasa yapar. Her şeyden önce örnek ve eğitimle yönetir, böylece kendisini bir model olarak belirler ve eylemi bir ışıltının yayılmasına, bir yükselişin uygulanmasına, bir etkinin yayılmasına indirgenir. Konfüçyüs bunu, çimleri büken rüzgârın görünmez nefesiyle karşılaştırır.

Bu arada, şu anda hükümetimiz tarafından öngörülen önlemlerin Konfüçyüsçü tavsiyelerinden ne kadar uzakta olduğunu görebiliriz. Sadece yasaklardan, kapatmalardan, denetimden, gözetlemeden söz ediliyor; pedagoji üzerine hiçbir şey, diyalog üzerine hiçbir şey olmadan gerçek bir ilerleme mümkün olamaz.

Ancak bu diyaloğun ön koşulu muhataplar arasında karşılıklı saygıdır. Bu saygı kavramını ortaya koymak için, tuhaf bir şekilde, laiklik üzerine güncel tartışmalarımızda tamamen göz ardı edilen yasal bir metne atıfta bulunacağım. "Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyettir [...] Tüm inançlara saygı duyar" (vurgu) Anayasanın 1. maddesidir.

Bu metin ciddiye alınmalıdır; bana öyle geliyor ki, bundan üç sonuç çıkarılabilir.

Birincisi, metin şöyle diyor: "Fransa [...] tüm inançlara saygı duyuyor." "Hoşgörü" veya "kabul et" demiyor, "saygı" diyor. Saygı, eleştiriyle bağdaşmazken, hakareti dışlar. Bu nedenle, bir dine hakaret etmek, her ne olursa olsun, Anayasa'nın 1. maddesine aykırıdır.

İkincisi, birçok yorumcu, hukuka uygun olan inanca hakaret ile inanmayanları aşağılamak arasında ayrım yapılması gerektiği konusunda ısrar ediyor. Bu ayrımın oldukça soyut olmasının yanı sıra - gerçek bir inanan için inancıyla özdeşleşir ve bunu kendisinin temel bir parçası olarak görür - Anayasanın ilk maddesi bunu yapmaz. Saygı duyulması gereken inançlardır.

Üçüncüsü, bu metinden kimler sorumludur? Fransa ya da Cumhuriyet sadece devlet ya da hükümet değil, yurttaşlar topluluğudur, yani her birimiz.

Sonuç olarak, genç Mila * İslam'ın "boktan bir din" olduğunu ilan ettiğinde, Anayasa'nın 1. Maddesini ihlal ediyor. Bu, sosyal ağlarda gördüğü muameleyi haklı çıkarmaz, aynı zamanda onu laikliğin Joan of Arc'ına da dönüştürmez.

Charlie Hebdo’nun karikatüristleri Muhammed Peygamber’i defalarca karikatürize ettiklerinde, Anayasa’nın emrettiği Müslüman inancına saygı duyuyorlar mı? Küfür hakkını iddia edenler Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman inançlarına saygı duyuyorlar mı? Soru en azından sormaya değer.

Mümkünse güdülerin sorgulanmasından kaçınmak için son bir açıklama. Şahsen ben inançlı değilim. Bununla birlikte, benim görüşüme göre, inanmayanlar ve inananlar arasında barış içinde bir arada yaşama, her iki tarafın da diğerini anlamaya çalıştığını ve kendilerini diğerinin yerine koyduğunu varsayar. Bu metinde denediğim şey bu.

Not: Yukarıdakiler, Conflans öğretmeni Samuel Paty'nin hayatını alan korkunç saldırıdan önce yazılmıştı. Bu iğrenç suç, bizim tarafımızdan oybirliğiyle ve niteliksiz kınama çağırıyor, ancak bence, sorduğum soruların alaka düzeyini azaltmıyor; bu onları sadece daha baskın hale getirir.
__________________________

¹: Bu makale Fransız Antropolog Emmanuel Terray tarafından https://blogs.mediapart.fr/ sitesinde Fransızca olarak kaleme alınmış; David Fernbach tarafından Fransızcadan İngilizceye çevrilmiştir. Biz de https://www.versobooks.com/ sitesinde İngilizce halinden Türkçeye çevirdik.

 

HABERE YORUM KAT