1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. KSYÖ ve IIT Raporları: Baas Rejimine Karşı 'Azami Baskı' Siyaseti Uygulamanın Tam Vakti
KSYÖ ve IIT Raporları: Baas Rejimine Karşı 'Azami Baskı' Siyaseti Uygulamanın Tam Vakti

KSYÖ ve IIT Raporları: Baas Rejimine Karşı 'Azami Baskı' Siyaseti Uygulamanın Tam Vakti

"KSYÖ ve IIT’nin son raporları, Baas rejimi ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin, ölümcül sinir ajanlarıyla sivil halkı hedef alan kasıtlı ve sistematik kimyasal harp faaliyetlerini sürdürdüğünü ortaya koyuyor."

12 Haziran 2020 Cuma 05:36A+A-

Analiz: Dr. Can Kasapoglu / AA

Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (KSYÖ) Nisan 2020 başlarında, Soruşturma ve Teşhis Grubu’nun (IIT) Suriye’deki kimyasal silah kullanımına ilişkin raporunu yayımladı [1]. IIT’nin görevi büyük önem taşıyor. KSYÖ’nün Durum Tespit Misyonu (FFM) kimyasal silah kullanımına odaklanırken, IIT’nin görevi failleri bulmak.

KSYÖ IIT’nin elde ettiği bulgular bütüncül bir şekilde değerlendirildiğinde, Baas rejimi ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin, ölümcül sinir ajanlarıyla sivil halkı hedef alan kasıtlı ve sistematik kimyasal harp faaliyetlerini sürdürdüğünü ortaya koyuyor. Sözü edilen katliamlar, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın savunuculuğunu yaptığı kimyasal silahsızlanma anlaşmasının imza edilmesinden epey bir zaman sonra gerçekleşerek, Obama’nın, Bush yönetiminin uygulamalarını, bu istikamette hangi naif hatanın yapılması gerekirse gereksin, bozup değiştirmeye dayanan -daha doğrusu, bozup değiştirme konusunda saplantılı olan- mirasına bir başarısızlık daha eklemiş oldu.

Kuzey Kore’nin Orta Doğu’daki sadık müttefiki, Lübnan Hizbullahı’nın silah deposu, (PKK terör örgütünü on yıllarca desteklemiş) terör destekçisi devlet, çeşitli kitle imha silahlarının (KİS) sahibi ve iç savaş sırasında vatandaşlarının neredeyse yarısını yerinden eden bir rejim olmak gibi son derece sorunlu özellikler taşıyan saldırgan Baasçı diktatörlüğün uluslararası düzenin değerli ve hassas normlarını ayaklar altına almasına dünya izin veremez, vermemeli.

Bu gerçeklerin farkında olan Amerikan stratejik topluluğunun önde gelen bazı üyeleri, Suriye’de artık azami baskı politikası takip etmenin çerçevesini araştırıyorlar. Mayıs 2020’de Hudson Enstitüsü, Ortadoğu stratejik ilişkileri konusunda uzmanlaşmış tanınmış bir akademisyen olan Michael Doran’ın başkanlığında ve aralarında ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve DEAŞ’la Uluslararası Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi James Jeffrey’in de aralarında bulunduğu dikkat çekici konuşmacıların katıldığı böyle bir program yayınladı. [2]

Gerçekten de vakit, artık rejim ve Suriye Arap Ordusu’na karşı azami bir baskı politikası takip etmenin vakti. Bu doğrultuda Türk-Amerikan stratejik ittifakı önemli bir kaldıraç işlevi görebilir. Ne de olsa Türkiye, Esed’in başkent Şam’ın hemen dışında bulunan Doğu Guta’da ilk büyük kimyasal saldırıyı gerçekleştirdiği 2013 yılında Beyaz Saray’a “açık çek” teklif eden yegâne ABD müttefikiydi.

Esed ve savaş suçlusu generalleri: Şam’dan Hama’ya ölüm zinciri

IIT raporu bulgularını, özellikle 24-30 Mart 2017 tarihleri arasında Latamine’de meydana gelen üç olayla ilgili bir şekilde neticelendiriyor. Olaylardan ikisinde fail olan askeri birlik, Suriye Arap Hava Kuvvetleri'nin, karargâhı Şayrat Hava Üssü’nde bulunan 22. Tümeni. KSYÖ IIT bulgularına göre, 24 Mart ve 30 Mart 2017’de, üsten havalanan Su-22 savaş uçakları, Sarin sinir gazı taşıyan M4000 tipi bombalarla bir taarruz icra etti. IIT’nin bulguları, Şayrat dışında, Hama Askeri Üssü ve Baas rejiminin bahse konu üsteki helikopter birliğine de işaret ediyor. Bu birlik, 25 Mart’ta Latamine Hastanesinin klor dolu varil bombalarıyla vurulduğu saldırıdan sorumluydu.

KSYÖ IIT raporu, o tarihte saldırıları gerçekleştiren birliklerden sorumlu personelin isimlerini kamuya açıklamadı. Ayrıca, rapor sadece üç saldırıyı irdeliyor. Diğer yandan, Esed’in kimyasal savaş emir komuta zincirindekiler gölgede kalıp saklanmaya devam edemezler.

2017’de, Fransız düşünce kuruluşu FRS için hazırladığım “The Shayrat Connection” (Şayrat Bağlantısı) isimli kapsamlı açık kaynaklı istihbarat raporunda 4 Nisan 2017’deki Han Şeyhun kimyasal saldırılarını değerlendirmiştim. O dönemde, kanıtlar Suriye Arap Hava Kuvvetleri’nin 22. Tümeni ve Şayrat Üssü’nün de ölümcül Han Şeyhun saldırılarına katıldığını gösteriyordu, bu da birliğin tarihindeki yeni bir savaş suçu anlamına geliyordu.

Sarin gibi birçok sinir gazı prekursörlerle, yani kimyasal harp ajanını aktive edecek unsurları ayrı olacak şekilde, depolanır. Şayrat Hava Üssü, kimyasal harp ajanlarını hazır hale getirme ve mühimmata yükleme yeteneğine sahip birkaç tesisten biri olmaya devam ediyor. 22. Hava Tümeni, rejimin Suriye’nin kuzey kesimindeki operasyonlarından sorumlu. Saldırılar sırasında birlik, Tümgeneral Saci Cemil Derviş tarafından komuta ediliyordu. 22. Tümen’in bağlı birlikleri olan ve 24 ve 30 Mart Latamine saldırılarından sorumlu olan 50. Hava Tugayını komuta eden de Tuğgeneral Muhammed Hasuri idi. Bazı haberlerde, Latamine Hastanesi saldırısından sorumlu olan Hama Askeri Üssü’nde, 22. Hava Tümeni’nin bir diğer bağlı birliği olan 63. Suriye Arap Hava Kuvvetleri Helikopter Tugayı’nın konuşlu olduğu ileri sürüldü. 2017 baharında birlik, Tuğgeneral Badi Mualla ve yardımcısı Tuğgeneral Muhammed İbrahim komutasındaydı. [3]

Özellikle Suriye’nin resmi haber ajansı SANA’ya atıfta bulunan KSYÖ IIT raporunda, Suriye Genelkurmay Başkanı Orgeneral Ali Abdullah Eyyub’un 25-26 Mart’ta o zamanki Kaplan Kuvvetleri komutanı ve halihazırda 25. Tümen’in komutanı olan General Süheyl el-Hassan ile birlikte Hama’ya yaptığı ziyaretlerden (bu şahısların isimleri açıkça verilmeden) söz ediliyor. Dahası, bu planlı ziyaret, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin o dönemde Hama cephesine yönelik genel taarruz hamlesi de dahil olmak üzere Beşşar Esed’in doğrudan emriyle gerçekleşti. Yani, kimyasal harp felaketi sırasında, bütün rejim “oradaydı” ve suçlanmaktan kaçamazlar.

Türk-Amerikan stratejik işbirliği alanları doğrultusunda Suriye’ye azami baskı politikasının tasarlanması

Baas rejimine azami baskı uygulanması söz konusu olduğunda ABD ve Türkiye birtakım konularda işbirliği yapabilir. Aşağıda, bu maksada yönelik fırsatlardan birkaçını listeleyelim:

Suriye'nin yeniden inşası sürecinde doğru bir güvenlik sektörü reformu izlemek:

Hafız Esed, Baas askeri aygıtını, rejiminin mezhepsel karakterini ortaya çıkaracak şekilde tasarlamıştı. Bu nedenle, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin çekirdek insan gücü, hiçbir zaman Suriye halkının gerçek bir milli silahlı gücü olmamıştır. Örneğin Beşşar’ın son derece tehlikeli kardeşi Mahir Esed’in 4. Zırhlı Tümen’i, Cumhuriyet Muhafızları ve Hava Kuvvetleri İstihbaratının personeli tamamıyla Esed klanının da bağlı olduğu mezhebin mensuplarından oluşuyor.

Yeniden yapılanma döneminde Suriye askeri sosyolojisi, ele alınması gereken kritik bir alan olacaktır. Savaştan sonra Batı, ABD ve Türkiye, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin, savaş suçlusu bir kadronun mezhepsel bir aracı olmaya devam etmesine izin veremezler. Suriye’de güvenlik sektörü reformu, yakın bir Türk-Amerikan işbirliği gerektirecek kritik bir konu olacaktır.

Silahsızlanma meselesinin halledilmesi:

Baas rejimi, habis niyetleri istikametinde, bazı kimyasal harp yeteneklerini korumayı başarmış durumda. Bu ise endişe verici bir durum. Ayrıca, Batı siyasa yapıcıları, uzun bir süre, Şam’ın, özellikle İsrail Savunma Kuvvetleri’nin nükleer yetenekleri karşısında, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin konvansiyonel eksikliklerini telafi etmek için kimyasal silahları stratejik varlıklar olarak gördüğünü varsaydı. Başka bir deyişle, Suriye’nin kimyasal silahları uzun bir süre boyunca, Haşimi Rafsancani’nin o meşhur sözündeki gibi, “fakirin atom bombaları” olarak görüldü. Gelgelelim son iç savaş gösterdi ki Beşşar Esed’in generallerinin gözünde kimyasal silahlar savaş alanında kullanılan birer taktik avantaj ve sivilleri zorla yerinden etmeye yönelik psikolojik savaş araçlarıdır.

Türkiye, ABD ve müttefiklerinin bu tehdidi ele almak için iki şey yapması gerekiyor. Birincisi, rejimin silahsızlanma anlaşması konusunda sergilediği sistematik hilelere artık bir son vermek gerekiyor. Yenilenmiş, daha güvenilir bir envanter ve yetenek incelemesi başlatılmasının vakti geldi. Ayrıca bazı ciddi sorular sormak lazım. Rejim herhangi bir VX envanteri beyan etmiş midir? Etmediyse neden etmemiştir? Peki ya Esed’in bilim insanlarının Sarin’in üretiminde kullandığı Hexamine stokları; Esed tüm Hexamine envanterini açıklamış mıdır?

Ayrıca Suriye’de BMGK’nın 687 sayılı Kararı türünden, daha geniş bir silahsızlanma çerçevesine ihtiyacımız var. BMGK’nın 687 sayılı Kararı, Irak’a tüm KİS altyapısını, konuyla ilgili teknik bilgisini ve 150 kilometreden uzun menzilli füze yeteneklerini imha etmeyi şart kılmıştı. Nisan 2018’de Suriye Baas rejimine yönelik Amerikan, Fransız ve İngiliz ortak cezalandırma müdahalesinin ardından, ABD Genelkurmay Başkanı General Joseph Dunford, kimyasal silah altyapısıyla birlikte, Şam bölgesindeki bir biyolojik savaş araştırma ve test etme tesisini de hedef aldıklarını açıkça belirtmişti. [4] Suriye Biyolojik Silahlar Konvansiyonu'nu imzaladı ama onaylamadı. Aynı şekilde, iç savaşın başlangıcından bu yana, rejim sivil hedeflere karşı balistik füzeler kullanmaya devam etti. Bu kesinlikle kabul edilemez. Artık bir müdahalede bulunulmalıdır. Rejimin silahsızlanmasına ilişkin algı, eksik bir kimyasal silahsızlanma vizyonu ile sınırlı tutulamaz.

Gerekirse daha fazla cezalandırıcı saldırıda bulunulmalı:

Baas rejimi, şimdiye kadar kimyasal silahsızlanma anlaşmasını açıkça ihlal etti. ABD öncülüğündeki saldırılarda da görüldüğü gibi, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin kitle imha silahlarıyla işlediği kötülüklere bir son vermenin tek yolu hâlâ bir askeri harekattır. Nisan 2018’de Washington, Esed’i cezalandırmak için Fransa ve İngiltere ile birlikte hareket etti. Fakat Türkiye, bu işi halletmek için daha gelişmiş askeri yetenekler sunabilir. Özellikle, son İdlib çatışmaları sırasında, Türk drone-topçu kompleksi, Baas rejiminin kuzeyde konuşlandırdığı, İran'ın devşirme Şii milisleriyle birlikte Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri birliklerinden oluşan tahkimatın büyük bir kısmını imha etti. Suriye Arap Hava Kuvvetleri’ne ait Su-24’ler bile Türk F-16’ları tarafından, Suriye hava sahasına girmeden AWACS uçaklarının desteğiyle görüş ötesi (BVR) füzeler kullanılarak düşürüldü. Suriye'nin Rus yapımı Pantsir kısa-orta menzilli hava savunma sistemleri, Türkiye’nin Bayraktar TB-2 ve ANKA-S insansız hava sistemleri ve KORAL elektronik harp (EW) sisteminin teşkil ettiği etkili kombinasyon ile vuruldu.

Ruslar bir ateşkese aracılık etmeseydi, Baas rejiminin Türk taarruzu karşısında kuzeydeki askeri varlığını korumaya yönelik pek bir şansı yoktu doğrusu.

ABD’nin rejime uyguladığı azami baskı siyasası şayet bir kez daha askerî açıdan cezalandırıcı bir adımın atılmasını gerektiriyorsa, Türkiye güçlü bir müttefik ve Suriye’yle sınır komşusu olan tek NATO ülkesi olarak yüksek derecede güvenilir yetenekler sunabilir.

Kuzey Kore ve Suriye arasındaki askeri işbirliğinin kesilmesi

Pyongyang ve Şam arasındaki savunma ilişkileri, Suriye'nin kitle imha silahlarının temel unsuru olmuştur. 2007 yılında İsrail Hava Kuvvetleri, düzenlediği bir saldırı ile Deyrizor’daki El-Kibar nükleer tesisini imha etti. Suriye’deki gizli nükleer programın Kuzey Koreli uzmanlar tarafından denetlediği ortaya çıktı.

Kuzey Koreliler, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin stratejik silah envanterini (en görünür örneği Scud-D olan) balistik füzeler yoluyla desteklemenin yanı sıra Esed yönetimine taarruzi biyolojik ve kimyasal silah yeteneklerini geliştirme konusunda yardımcı oluyorlar.

Bu tehdidi kaynağında akamete uğratmak için ABD’nin sağlam ve eyleme geçirilebilir bir istihbarat işbirliği ağına ihtiyacı var. Suriye’de daima teyakkuz halinde ve deneyimli istihbarat tecrübesine sahip az sayıdaki ülkeden biri olan Türkiye bu konuda da yardım sunabilir.

Böyle bir ortaklık gerçekten olabilir mi?

Genel olarak, Baas rejimi ve Esed klanı “başıbozuk bilim insanlarını” ya da “kendi başına hareket eden generalleri” suçlayarak savaş suçlarından kurtulamaz; silahsızlanma anlaşmasından sonra bile Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta zinciri altında kimyasal silah kullanımı gerçekleşmiştir.

Suriye’ye azami baskı uygulama konusunda bir Türk-Amerikan anlaşmasının yolunu açmak verimli neticeler ortaya koyacaktır; ama bununla birlikte, birtakım kritik durumlar nedeniyle bunu gerçekleştirmek aynı derecede zorluk arz ediyor. İlk olarak, ABD’nin, eski Savunma Bakanı Ashton Carter'ın deyimiyle, PKK terör örgütüyle “önemli bağları” olan PYD/YPG’ye yönelik politikası Türkiye için ciddi derecede sorunlu bir konu.

Diğer taraftan Amerikalıların da endişeleri yok değil. Büyükelçi Jeffrey’in söz konusu etkinlikte belirttiği gibi, Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile yaptığı S-400 anlaşması da dahil olmak üzere pek çok konu Washington’ın nazarında birer sakınca teşkil ediyor.

Yine de iki taraf birlikte ilerlemenin bir yolunu keşfedebilir. ABD strateji topluluğunun, Türkiye'nin jeopolitik kalibresi ve askeri kapasitesindeki bir NATO müttefikinin PYD/YPG’den daha ağır bastığını görme zamanı geldi de geçiyor. Ankara’nın S-400 anlaşmasına gelecek olursak; SAM sistemi henüz devreye sokulmuş değil ve Türkiye stratejik silah planlarında bazı değişiklikler yapabilir. Alternatif olarak, Türk ve Amerikan elitleri en önemli konulardan oluşan portföylerini ayrı ayrı başlıklara ayırabilirler.

Suriye Baas rejimine yönelik azami baskı politikası, Türk- Amerikan ilişkilerinde yeni bir sayfa açabilir.

*

[Dr. Can Kasapoğlu, İstanbul merkezli bağımsız düşünce kuruluşu EDAM’ın Savunma ve Güvenlik Araştırmaları Programı Direktörüdür]

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[1] Tam metin için bkz: https://www.opcw.org/sites/default/files/documents/2020/04/s-1867-2020%28e%29.pdf, Erişim tarihi:21 Mayıs 2020.

[2] Etkinlik için bkz: https://www.youtube.com/watch?v=2oq5CowskkA, Erişim tarihi: Haziran 3, 2020.

[3] Ayrıntılı bir değerlendirme için bkz: Can Kasapoğlu, the Shayrat Connection, FRS , 2017.

[4] Brifing için bkz: https://www.defense.gov/Newsroom/Transcripts/Transcript/Article/1493658/briefing-by-secretary-mattis-on-us-strikes-in-syria/, Erişim tarihi: Mayıs 21, 2020.

HABERE YORUM KAT