
Körfez’in İran’la zorunlu komşuluk stratejisi
Feyza Gümüşlüoğlu, İran savaşı sonrasında Körfez ülkelerinin İran’ı tamamen dışlamak yerine, sınırlandırılmış ve öngörülebilir bir hale gelmesini istediklerini ifade ediyor.
Feyza Gümüşlüoğlu / Fokusplus
Körfez Nasıl Bir İran İstiyor?
Körfez ülkeleri açısından İran savaşı, bölgesel güvenlik düzenini sarsan önemli bir kırılma noktası oldu. İran’ı uzun yıllardır başlıca güvenlik tehdidi olarak gören bazı Körfez ülkeleri, kendilerini de doğrudan vuran savaş sırasında ve sonrasında ciddi bir ikilemle karşı karşıya kaldı: ABD ve İsrail’in İran’ı tamamen çökertmesi veya rejim değişikliğine zorlaması mı, yoksa savaşın Tahran’ı yerinden etmeden daha makul bir anlaşmayla sonlanması mı?
Her iki ihtimal de kendi içinde riskler taşıyordu. İran’ın ağır darbe alıp yine de ayakta kalması hâlinde daha agresif davranma ihtimali vardı. Öte yandan İran devletinin çökmesi de bölgede uzun süreli bir güç boşluğu yaratabilir, İsrail’i ise daha cüretkâr ve dizginlenmesi zor bir bölgesel güç hâline getirebilirdi.
Bu ikilem içinde Körfez ülkeleri, ABD ile İran arasında ateşkesin sağlanmasını ve kalıcı bir anlaşma zemininin oluşmasını destekledi, zira ne zaman nereye yapılacağı belli olmayan hava saldırılarıyla kendi topraklarına da sıçrayan ve ne zaman biteceği belli olmayan bir savaş yerine, kusurlu da olsa bir anlaşma daha yönetilebilir bir risk olarak görülüyordu. Ancak bu destek İran’a duyulan güvene değil, savaşın ekonomik ve güvenlik maliyetlerini minimize etme mecburiyetine dayanıyordu.

Savaş sırasında her biri İran saldırılarının hedefi olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman’ın oluşturduğu Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) içinde bugün ortaklaşan çizgi şu: İran ortadan kaldırılamayacak bir jeopolitik gerçeklik. Mesele artık İran’ı dışlamak değil, onunla birlikte yaşanabilecek ama aynı zamanda onu sınırlayabilecek yeni bir bölgesel düzen kurmak.
Bu nedenle savaş sonrasında Körfez başkentlerinde İran’a bakış her zamandakinden daha çok temkinli, şartlı ve şüpheci bir hâle geldi. İran’la ilişki geçmişte bazı dönemler olduğu gibi tamamen dışlanmıyor; ancak bunun artık koşulsuz bir normalleşme değil, İran’ın anlaşmalara uyumuna, Hürmüz Boğazı’nda serbest deniz ulaşımını engellememesine ve bölgesel saldırganlığını sınırlamasına bağlı; koşullu bir ilişki olması bekleniyor.
Savaşın ters etkisi ve Hürmüz
İsrail ve ABD’nin askerî hamleleri İran’ı geri çekilmeye zorlamadı; aksine yeni misilleme risklerini ve daha geniş bir çatışma ihtimalini artırdı. Bu karşılıklı gerilim, Körfez ülkelerini doğrudan hedef hâline getiren yeni bir güvenlik ortamı yarattı.
Körfez için en önemli değişim, İran tehdidinin artık çok daha somut biçimde görülmeye başlanması oldu. İran artık yalnızca nükleer programı veya vekil güçleri üzerinden değerlendirilen bir tehdit değil. Füze saldırıları, insansız hava araçları, enerji altyapısına yönelik riskler, limanların ve hava sahalarının güvenliği ile deniz ticaret yollarının açık kalması, Körfez ülkelerinin gündelik güvenlik kaygılarının parçası hâline geldi.
Özellikle Hürmüz Boğazı bu hesabın merkezine yerleşti. İran’ın Boğaz üzerindeki kontrol iddiasını sürdürmesi, gemilerin geçişini izin ya da ücret mekanizmasına bağlamaya yönelik açıklamaları ve savaş sonrasında da ticari gemilere yönelik müdahaleleri, Körfez’de yalnızca bir deniz güvenliği meselesi olarak görülmüyor. Bu, aynı zamanda egemenlik ve ekonomik güvenlik sorunu. Körfez ülkeleri açısından Hürmüz, sadece petrol ihracatının değil, küresel ticaretteki güvenilirliklerinin de temel dayanağı.

Bugün Körfez başkentlerinde İran tehdidi iki ayrı eksende değerlendiriliyor: nükleer programın oluşturduğu uzun vadeli risk ve İran’ın mevcut askerî kapasitesinin yarattığı doğrudan tehdit. Savaş sonrası ağırlık ikinci eksene kaymış durumda, çünkü Körfez ülkeleri için mesele artık yalnızca İran’ın gelecekte ne yapabileceği değil, neleri fiilen yapabildiği.
Anlaşmanın en kritik açıklarından biri de burada ortaya çıkıyor. İran’ın nükleer programını sınırlayan ancak balistik füze kapasitesini, insansız hava araçlarını ve Hürmüz üzerindeki baskı gücünü yeterince sınırlandırmayan bir düzenleme, Körfez açısından yeterli olmayacak. Aksine, Hürmüz Boğazı’nın geleceğine ilişkin görüşmeler Tahran’a daha fazla söz hakkı verirse, anlaşma İran’ı dizginlemek yerine ona yeni bir hareket alanı açabilir.
Körfez içi farklılıklar
Anlaşmanın Körfez açısından bir diğer önemli boyutu, ABD’nin bölgedeki rolüne dair artan belirsizlik. Uzun yıllar Körfez güvenlik mimarisinin temel taşı olan Amerikan güvenlik şemsiyesi artık daha fazla sorgulanıyor. Washington’un bölgeye yaklaşımındaki dalgalanmalar, güvenlik taahhütlerinin sürekliliğine ilişkin soru işaretlerini büyütmüş durumda.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun savaş sonrası Körfez turunda verdiği güvence mesajları bu yüzden dikkat çekiciydi. Washington, anlaşmanın Körfez müttefiklerinin güvenliğini zayıflatmayacağını anlatmaya çalışırken, Körfez ülkeleri de ABD ile stratejik ortaklığa bağlılıklarını yineledi. Bununla birlikte KİK ülkeleri, İran’ın yalnızca nükleer programının değil, balistik füze kapasitesinin, insansız hava araçlarının ve bölgedeki vekil ağlarının da kalıcı barışın önünde engel oluşturduğunu vurguladı.
Bu, Körfez’in güvenlik önceliklerinin Washington’un nükleer programa odaklanan yaklaşımından daha geniş olduğunu gösteriyor. Körfez açısından nükleer program tek başına yeterli değil; İran’ın çok daha geniş bir yelpazedeki bölgesel tutumunda da somut bir değişim görülmesi gerekiyor.
Bu durum Körfez ülkelerini iki yönlü bir çizgiye zorluyor. Bir yandan ABD ile askerî ve ekonomik ortaklık korunurken, diğer yandan İran dâhil bölge ülkeleriyle doğrudan diplomatik kanallar açık tutuluyor. Ancak Körfez içinde bütün ülkelerin aynı hızla ve aynı yöntemle hareket edeceğini varsaymak doğru olmaz. Umman ve Katar diplomasi ve arabuluculuk kanallarını daha fazla öne çıkarırken, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn daha sert güvenlik şartları talep ediyor. Kuveyt ise daha temkinli bir denge siyaseti izliyor. Ortak eğilim savaşın yeniden başlamasını önlemek olsa da İran’la kurulacak yeni ilişkinin yöntemi konusunda Körfez içinde farklar var.

Önümüzdeki dönemde İran’ın bu farkları kendi lehine kullanmaya çalışması muhtemel. Tahran, Hürmüz Boğazı’nın geleceğine ilişkin görüşmeleri Körfez ülkeleriyle daha geniş ekonomik ve siyasi pazarlıklara dönüştürmek isteyebilir. Böylece hem Amerikan ve İsrail etkisini sınırlamaya hem de Körfez ülkeleri arasındaki farklı öncelikleri derinleştirmeye çalışabilir.
Son savaşın Körfez algısında yarattığı önemli değişimlerden biri de İsrail ve İran’ın farklı biçimlerde bölgesel istikrarsızlık üretebilen iki güç olarak görülmeye başlanması oldu. İsrail’in saldırıları bölgesel dengeyi sarsarken, İran’ın Körfez ülkelerini doğrudan hedef alan saldırıları güvenlik kaygılarını derinleştirdi. Bu çift yönlü baskı, Körfez’i daha esnek ve çok yönlü bir dış politika arayışına yöneltiyor.
Ortaya çıkan çizgi, açıktan düşmanlık ile koşulsuz yakınlaşma arasında bir yerde duruyor: çatışmayı yönetilebilir seviyede tutmak, iletişim kanallarını açık bırakmak ve aynı zamanda caydırıcılığı güçlendirmek. Körfez ülkeleri İran’ı tamamen dışlayan bir düzenin sürdürülebilir olmadığını geçmişte de gördü. Ancak İran’la diyalog hâlinde olmanın da barış içinde yaşama garantisi getirmediği anlaşıldı.
Bu sebeple Körfez ne tamamen çökmüş ne de güçlenerek çıkmış bir İran arıyor. Daha sınırlı, daha öngörülebilir, anlaşmalara uymadığı zaman bunun siyasi ve ekonomik bedelini ödeyeceğini bilen, Hürmüz’ü baskı aracı olarak kullanmayan ve bölgesel saldırganlığını azaltan bir İran.
Körfez ülkeleri açısından mesele artık İran’la konuşup konuşmamak değil. Ticaret, enerji, deniz güvenliği ve temelde coğrafya, iki tarafı bir noktada temas kurmaya zorluyor. Ancak savaş, bu temasın şartlarını değiştirecek. İran’la ilişki Körfez için her zaman zor ve hassastı. Bundan sonraki ilişki ise çok daha soğuk, çok daha şüpheci ve daha az güvene dayalı olacak.



HABERE YORUM KAT