Amerikan özgürlük anlatısının kölelik üzerine kurulan tarihi

Amerikan özgürlük anlatısının kölelik üzerine kurulan tarihi

Şener Aktürk, ABD’nin 250 yıllık tarihini özgürlük ve eşitlik iddialarıyla kölelik gerçeği arasındaki çelişki üzerinden eleştiriyor

Şener Aktürk / Fokusplus

ABD’nin 250. Doğum Günü: İlk Modern Cumhuriyeti Kuran Köle Sahipleri

4 Temmuz 1776’da ilan edilen ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi, ABD’de gerek liberal demokrat gerekse muhafazakâr cumhuriyetçi kanatta olağanüstü önem atfedilen, adeta dinî bir metin gibi saygı gören bir metindir. Bağımsızlık Bildirgesi’nin Tanrı’ya ve yaradılışa yaptığı göndermeler, dindar muhafazakârlar arasında ABD’nin Hristiyan kökenlerini kayıt altına alan bir belge olmanın ötesinde, günümüzde de Hristiyanlık temelinde veya en azından ilhamını Hristiyanlık’tan alan bir şekilde yönetilmesi için bir referans noktası olarak kabul edilir. Öte yandan, “insanların eşit yaratılmış” olduğu ve herkesin “hayat, özgürlük ve mutluluk arayışı” hakkı olduğuna dair ifadeler, o günden bugüne liberalizm çağrışımı yaptığı için günümüzde Demokrat Parti’nin temsil ettiği liberal ve daha seküler kesimler için de referans noktasıdır. Dolayısıyla ABD Bağımsızlık Bildirgesi, Cumhuriyetçi ve Demokrat, muhafazakâr ve seküler geniş kesimlerin önemi ve değeri konusunda mutabık olduğu bir tür ortak seküler dinin kutsal metni gibidir. İşte bu metnin ilanıyla ABD’nin bağımsızlık mücadelesinin 250. yıl dönümünü geride bıraktık.

ABD’nin bağımsızlığının çeyrek binyılı gibi oldukça önemli bir yıl dönümünün liberal ve solcu çevrelerde oldukça tartışmalı bir şekilde kutlanmış olmasının en önemli sebebi, Donald Trump’ın iktidarına rastlamış olmasıdır. Önde gelen bazı liberal yazarlar, 4 Temmuz kutlamalarının bir Trump gösterisine dönüştüğünü ve fiyasko olduğunu iddia etmişlerdir. Böylesi partizan bir bağlamda 250. yıl dönümü kutlanan ABD’nin bağımsızlığı, modern dünya tarihi açısından da önemli bir dönüm noktasıdır.

ABD milliyetçiliği: Dünyanın kurtarıcısı seçilmiş millet

Amerikan milliyetçi tarih yazımına göre ABD, tarihte ilk modern ulus, dünyayı kurtarıcı “mesiyanik” ve Tanrı tarafından seçilmiş millet olmak gibi her biri olağanüstü sayılabilecek özelliklere sahiptir. Bu bakımdan, dışarıdan bakıldığında, “kültürel çeşitlilik” iddiası ve vitrini nedeniyle bazı etnik milliyetçilerin anladıkları şekliyle millet bile sayılmayan ABD milleti, tam tersine gerek söylemi gerekse pek çok uygulaması açısından oldukça milliyetçi bir devlet ve toplum örneğidir.

Meşhur milliyetçilik kuramcısı Liah Greenfeld’e göre ABD ilk saf modern millettir. Modern milletlikten önce bir varlığı olmayan, doğrudan modern millet olarak doğmuş ilk ve en çarpıcı toplum ve devlettir. Yine meşhur ABD’li siyaset bilimci Seymour Martin Lipset’in bir kitabının başlığına taşıdığı ifadesiyle ABD sömürgeciliğe başkaldırıp bağımsız olmuş “ilk yeni millet” (the First Modern Nation) statüsündedir. Tüm bu değerlendirmelerde ortak olan nokta, ABD’nin modern dünya tarihinde bağımsızlığını ilan ettiği andan itibaren yeni bir sayfa açtığı, yeni bir ulusallık ve modern toplum düzeni ortaya koyduğu ve sırf varlığıyla dahi bu yeni düzenin dünya çapında bayraktarı olduğu iddiasıdır. Hatta Sovyetler Birliği (SSCB) gibi resmen belli bir ideolojiyi dünya çapında yayma misyonu olan ülkelerden farklı olarak, ABD’nin resmen böyle bir ideolojik misyon ilan etmese de sadece varlığıyla bile liberalizmin ve kapitalizmin en katıksız uygulamasıyla vücut bulmuş hâli olarak bu ideolojilerin dünya çapında yayılmasında öncü ve lider olduğu söylenebilir. Bu minvalde, ABD modelinin bazı savunucuları ABD’nin dünyada en fazla göç alan ülke olmasını da ABD’nin dünyanın en üstün, model ülkesi oluşunu teyit eden bir veri olarak zikrederler.

Bu görüşe göre, “insanlar ayaklarıyla oy vermektedir” ve insanlık kurulduğu günden bugüne çeyrek binyıldır akın akın ABD’ye göç ederek Amerikan modelinin üstünlüğünü teyit etmektedir. Hülasa, ABD, Tanrı’nın bir lütfu ve insanlığın özgürleşmesinin bayraktarı, ABD tarihi de bu özgürlüğün dalgalar hâlinde genişleyerek ülke içinde tüm insanları kapsayacak şekilde yayılmasının hikâyesidir. En azından ABD’de egemen ve popüler tarihi anlatısı bugün bile genel olarak bu çizgidedir. Kitlesel ve kuşaklar boyu kalıcı kölelik gibi ABD’nin bağımsızlığı ve sonrasında bir özgürlük hikâyesi olduğuyla bariz biçimde çelişen unsurlar “istisnalar” olarak ve hatta zaman içinde aşamalı olarak kaldırılarak yine aynı özgürlük hikâyesini destekleyen unsurlar olarak açıklanır.

Köle sahiplerine göre “tüm insanlar eşit doğmuş”

ABD’de akademik olarak egemen ve halk nezdinde popüler olan tarih görüşüne karşı eleştirel bazı araştırmacılar ve sivil toplum önderleri ise ABD’nin bağımsızlığının özgürlüklerin genişlemesine işaret eden ilerici ve devrimci bir gelişme olarak sunulmasının yanlış olduğunu iddia ediyorlar. ABD’nin bağımsızlığının insanların eşitliğine doğru atılmış ilerici bir adım olduğu doğruysa, ABD bağımsızlık savaşının askerî lideri ve ülkenin ilk başkanı olan George Washington’un hayatı boyunca çok sayıda kölesi olan bir köle sahibi olması bir çelişki değil midir? Sembolik olarak çok önemli olsa da George Washington’ın köle sahipliği, ABD’nin bağımsızlığını devrimci ve ilerici bir dönüm noktası olarak gören ve gösterenlerin çelişkilerinden sadece birisi.

Geçtiğimiz yıllarda nispeten genç yaşta vefat eden siyah Amerikalı Profesör Tyler Stovall’ın (1954-2021) White Freedom / Beyaz Özgürlük (Princeton University Press, 2021) başlıklı kitabının girişinde detaylı bir şekilde anlattığı üzere, ABD demokrasinin en önemli sembollerinden olan ve ABD’nin yasama organları Temsilciler Meclisi ve Senato’nun yer aldığı US Capitol binası köleler tarafından inşa edilmiş. Dahası, ABD’nin bağımsızlığını kazanmasının akabinde, daha önce fiilen başkent görevi görmüş New York’un, bağımsızlık bildirgesinin ilan edildiği Philadelphia’nın veya bağımsızlık mücadelesinin başladığı Boston’un değil de yeni bir başkent olarak Washington’ın seçilmesinin çok önemli bir sebebi de köleliğin devam ettiği eyaletlerin başkentin de kendileri gibi köleliğin devam ettiği bir bölgede olması konusundaki ısrarları. Başkenti özellikle köleliğin devam ettiği bir bölgeden seçilen, demokratik temsilin sembolü parlamento binasını kölelerin inşa ettiği, bağımsızlık savaşını kazanan ve iki dönem üst üste seçilen ilk devlet başkanının yüzlerce kölesi olan ABD’nin kuruluşunu, dünyada eşitliğin ve özgürlüğün yayılması açısından ilerici ve devrimci bir dönüm noktası olarak değerlendirmek ne kadar doğru?

ABD, köleliği devam ettirebilmek için mi bağımsız oldu?

Afrikalıların kuşaklar boyunca zorla köleleştirilmiş olması başta olmak üzere insanların eşitliği iddiasıyla bariz çelişkili yapısına rağmen, ABD’nin bağımsızlığını büyük bir ilerici devrim olarak gören ve gösterenler ABD’nin bağımsız olduğu döneme göre ilerici olduğu, ABD bağımsızlık savaşını yürüten ve yeni devleti kuranların savaştıkları Britanya İmparatorluğu dâhil rakiplerine ve dönemin diğer aktörlerine göre daha ilerici ve eşitlikçi oldukları, dolayısıyla ABD’nin kurulmasının kendi tarihsel bağlamı içinde büyük bir ilerici adım olduğunu iddia edebiliyorlar. Oysa müteveffa Tyler Stovall gibi eleştirel bir diğer siyah Amerikalı profesör, Gerald Horne, Britanya İmparatorluğu’nda köleliğin kaldırılması için güçlü bir hareketin olmasının ABD’deki köle sahibi beyazların Britanya’ya karşı isyan ederek bağımsızlık için savaşmasında çok önemli bir rol oynadığını iddia etmektedir. Horne’un vurguladığı üzere, İngiltere’de Virginia’dan gelen bir köle sahibi Charles Stewart ve ondan kaçan kölesi James Somerset arasında 1772’de karara bağlanan meşhur bir davada İngiliz hâkim, Britanya adalarında köleliğin yasal bir dayanağı olmadığına ve dolayısıyla Britanya’ya ayak basmış köle Somerset’in zorla Virginia’ya geri götürülemeyeceğine hükmetmiştir. 1772’deki bu karar, ABD Bağımsızlık Savaşı’nın merkezlerinden olan Virginia başta olmak üzere İngiliz kolonilerindeki köle sahiplerinin son derece endişelenmesine sebep olmuş ve onların 1775’de başlayan isyanını tetiklemiş olabilir. Yine bu tezi destekler şekilde ABD’nin Britanya’ya karşı bağımsızlık savaşında, daha çok sayıda siyah, Britanya tarafında ve ABD’ye karşı savaşmıştır. Bunda Virginia’nın son İngiliz valisi John Murray’ın, isyankâr sahiplerinden kaçarak Britanya tarafında savaşan kölelere özgürlük veren 1775 tarihli “Dunmore Bildirgesi” elbette rol oynamış olabilir. Fakat İngiliz valinin bu vaadine rağmen, ABD’nin de Britanya’ya karşı savaşacak kölelere özgürlük vaadinde bulunmamış olması da bu iddiayı destekler niteliktedir. Siyahların köleliğinin devam etmesinin, ABD için Britanya’ya göre çok daha vazgeçilmez bir unsur olduğu söylenebilir. Tüm bu tarihsel verileri bir arada değerlendirdiğimizde, kölelik gibi insanların eşitliğiyle doğrudan çelişen ve Amerikan ekonomisi, toplumu ve siyaseti için devasa öneme sahip bir konuda Britanya’nın Amerika’da yerleşik beyaz yerleşimcilerden daha ilerici olduğu ve dolayısıyla ABD’nin Bağımsızlık Savaşı’nın ilerici olmak bir yana, Gerald Horne tarafından ifade edildiği şekliyle “karşı devrimci” ve gerici bir gelişme olarak yorumlamak dahi mümkündür.

Demokrasi ve liberalizmin daha dürüst bir tanımı

ABD, tüm bu çelişkilerine rağmen geçen 250 yılda hakikaten ilk modern cumhuriyet, bir imparatorluğa isyan ederek kurulan ilk yeni ulus devlet ve liberal demokrasinin bayraktarı gibi değişik sıfatlarla dünya siyasetini şekillendirdi ve çok geniş kitleler için tam bir “rol model” görevi gördü. Bağımsızlığından günümüze ABD’nin 250 yıldır devam eden derin çelişkileri ve toplumsal eşitsizlikleri, umarım demokrasinin ve liberalizmin mahiyetine ilişkin daha eleştirel değerlendirmeleri tetikler ve modern siyasetin bu kilit kavramlarının daha dürüst bir şekilde yeniden tanımlanmasına vesile olur.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir