Hamas silahlarını hangi şartlarda bırakabilir?

Hamas silahlarını hangi şartlarda bırakabilir?

Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, Hamas’ın Gazze’deki sivil yönetimden çekilmesini ve silahlarını Filistin Devleti’ne devretme ihtimalini değişen bölgesel dengeler üzerinden değerlendiriyor.

Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu / Yeni Akit

Hamas’ın silahsızlanma sınavı ve Gazze’nin geleceği

Son yıllarda bölgesel ve küresel dengelerin değişimi, devlet dışı silahlı aktörlerin seyrini de belirgin biçimde etkiliyor. ABD’nin 2021’de Afganistan’dan çekilmesiyle iktidara geçen Taliban ile Aralık 2024’te Şam’a giren HTŞ, silahlı direniş hareketi kimliğinden devletleşme sürecine geçebilen örnekler olarak öne çıkarken, Hizbullah gibi yapılar İsrail’in yürüttüğü saldırılar ve bölgesel dengelerin değişimiyle ciddi biçimde güçsüzleşti. Bu tablo, devlet dışı aktörlerin geleceğinin yalnızca kendi askeri kapasitelerine değil, içinde bulundukları bölgesel ve küresel konjonktüre de bağlı olduğunu gösteriyor.

Hamas açısından da benzer bir eşik söz konusu: ABD, Türkiye ve diğer uluslararası aktörlerin İsrail üzerindeki artan baskısı, uzun süredir raflarda bekleyen iki devletli çözümü yeniden gündemin merkezine taşıyabilecek bir zemin oluşturuyor. Bu baskının kalıcı bir siyasi çerçeveye dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belirsiz olsa da, hem Hamas’ın hem de diğer Filistinli aktörlerin bu ihtimali gözeterek hareket ettiği görülüyor. Hamas’ın 6 Temmuz 2026’da hükümetinin istifasını açıklayarak yönetimi Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’ne devretmesi, tam da bu değişen konjonktürde hareketin çatışmacı bir ısrardan çok rasyonel bir yaklaşımı, yani önündeki olası devletleşme fırsatını değerlendirecek bir stratejiyi tercih ettiğinin göstergesi olarak okunabilir.

LİDERLİK DEĞİŞİMİ

20 Temmuz’da Halil el-Hayye’nin Şura Meclisi tarafından Siyasi Büro Başkanlığı’na seçilmesi, bu stratejik dönüşümün kurumsal yüzünü oluşturuyor. Sahadan güçlü destek alan ve ateşkes müzakerelerinde başrol oynayan Hayye liderliğindeki Hamas, Gazze’nin fiziki altyapısının büyük ölçüde tahrip edilmesi nedeniyle ağırlığını Batı Şeria ve diaspora eksenine kaydırıyor. Hareketin sivil yönetimden çekilmesi, Trump’ın 20 maddelik planına uyumla eş zamanlı olarak yürütülerek, ileride gelecek silah bırakma baskısını kendi belirlediği bir takvimde karşılamayı hedefliyor.

SİLAHSIZLANMA STRATEJİSİ

Hamas yetkilileri, işgalin sona ermesi ve İsrail ordusunun tam çekilmesi halinde silahların Filistin Devleti’ne devredilebileceğine dair açıklamalarla, silahsızlanmayı koşulsuz bir teslimiyet değil, egemenlik devrine bağlı aşamalı bir süreç olarak çerçeveliyor. Kasım ayında gündeme gelmesi öngörülen Filistin seçimleri de Hamas’ın toplumsal meşruiyetini bu yeni çerçevede sınayacak kritik bir eşik olabilir. Bu bakımdan hareketin izlediği yol, Taliban’ın 2021 sonrası uluslararası tanınırlık arayışına veya HTŞ’nin Şam’da devlet kurumlarını devralırken sergilediği pragmatizme benzer bir eğilim taşıyor. Buradaki fark, Hamas’ın elindeki toprağı ve silahı bir anda değil, aşamalı ve pazarlığa açık bir süreçle devretmeyi tercih etmesinde yatıyor.

MEKKE ANLAŞMASI FİLİSTİN’İN LEHİNE OLACAK

Bu sürecin bölgesel arka planını 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması belirliyor. Anlaşma, Türkiye’yi artık yalnızca güvenlik talep eden değil, bölge ülkeleri tarafından güvenlik tedarik eden bir aktör olarak tanınan bir konuma taşıyor. Bu yeni konum yalnızca Körfez ekseniyle sınırlı değil. Libya’daki siyasi ve askeri temasların derinleşmesi ile Suriye’de Şam yönetimiyle kurulan yakın ilişki, Ankara’nın Doğu Akdeniz’den Afrika Boynuzu’na uzanan bir hat üzerinde dengeleri değiştiren bir aktöre dönüştüğünü gösteriyor. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi ile Suudi Arabistan’ın finansal gücünü ve Pakistan’ın nükleer belirsizlik temelli caydırıcılığını aynı çerçevede buluşturan bu yapı, İsrail’in tek taraflı hareket kabiliyetini sınırlayan bir bölgesel dayanışma zemini oluşturarak Ankara’nın Filistin lehine atacağı diplomatik adımların maliyetini düşürüyor ve söylemine fiili bir ağırlık kazandırıyor. Böylece Türkiye, yalnızca bir arabulucu ya da savunuculuk yapan taraf değil, bölgesel güvenlik mimarisini bizzat şekillendiren bir aktör sıfatıyla Gazze sonrası düzenin masasına oturuyor.

ABBAS’IN ANKARA ZİYARETİ

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 11-13 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti ve 12 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yapılan görüşme, tam da bu resmin içine oturuyor. Netanyahu’nun Barış Kurulu’nun ateşkese ilişkin yol haritasını reddetmesinin hemen ardından gerçekleşen bu temas, Ankara’nın hem Gazze’deki insani krizin hem de siyasi sürecin takipçisi konumunu pekiştiriyor.

Hamas’ın hükümeti feshetmesi ve silahları İsrail’in çekilmesi karşılığında Filistin Devleti’ne devredebileceğine dair açıklamaları, Fetih ile Hamas arasındaki ayrışmayı yönetim düzeyinde yumuşatarak tek bir Filistin otoritesi altında toplanma ihtimalini güçlendiriyor. Türkiye’nin bu süreçte hem Hamas hem de Fetih ile temas halinde olması, iki devletli çözüm inşasına yönelik çabalarını daha inandırıcı bir zemine oturtuyor. Sonuç olarak Hamas’ın sivil yönetimden çekilmesi silah bırakma sorununu çözmüş değil; ancak hareketin, Taliban ve HTŞ örneklerinde görülen devletleşme fırsatını değişen bölgesel konjonktürde değerlendirmeye çalıştığını gösteriyor.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir