
İşgalin Darağacı – İsrail’in apartheid devletinde “yürütme olarak hukuk”
Şu anda dünyanın karşı karşıya olduğu soru, bu yasanın haklı gösterilip gösterilemeyeceği değildir. Gösterilemez. Asıl soru, uluslararası toplumun bu yasayı gerektirdiği ciddiyetle ele almaya hazır olup olmadığıdır.
Dr. Ranjan Solomon’un Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Knesset’in yakın zamanda idam cezası yasasını yürürlüğe koyması, sadece iç hukuk alanında bir gelişme değildir. Bu, uluslararası hukukun en ciddi hükümleri çerçevesinde incelenmesi gereken bir eylemdir. Bir devlet, adaleti sağlamaya yapısal olarak elverişsiz bir sistem aracılığıyla işgal altındaki belirli bir nüfusu idam etmek için yasal bir yol açtığında, sadece hakları ihlal etmekle kalmaz; aynı zamanda kovuşturulabilir uluslararası suçlar alanına girer.
Yasanın amacı açıkça ortadadır ve etkisi yadsınamaz. Yasa, işgal altında askeri mahkemelerde yargılanan Filistinlilerin, anlamlı bir temyiz veya af olasılığını neredeyse tamamen ortadan kaldıran hızlandırılmış bir süreç içinde ölüm cezasına çarptırılabileceği ve infaz edilebileceği bir rejim kurmaktadır. Aynı yasa, biçim olarak İsrailli vatandaşları da kapsamaktadır, ancak uygulamada onlara karşı uygulanması önünde aşılmaz engeller oluşturmaktadır. Bu asimetri tesadüfî değildir. Bu, kasıtlı olarak tasarlanmıştır.
Uluslararası hukuk, ayrımcılığın hukuk sistemlerine yerleşmesi halinde, münferit bir adaletsizlikten çok daha sinsi bir şeye dönüştüğünü uzun zamandır kabul etmektedir. Apartheid Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin II. maddesi, apartheid'ı “bir ırk grubunun diğer ırk grupları üzerinde hâkimiyet kurmak ve sürdürmek; onları sistematik olarak ezmek amacıyla işlenen insanlık dışı eylemler” olarak tanımlayarak, dilinde hiçbir belirsizliğe yer bırakmamaktadır. Söz konusu insanlık dışı eylemler arasında, Sözleşme açıkça yaşam hakkı ve kişisel özgürlük hakkının ihlalini de kapsamaktadır.
Öyleyse, ayrımcı bir hukuk rejimi altında idamı kolaylaştıran bir yasa, tam da bu tür bir ihlal değilse nedir?
Yaşam hakkı, sadece sözde kalan bir hedef değildir. Bu hak, yasal olarak düzenlenmiş, bağlayıcı ve özünde hiçbir koşulda kısıtlanamaz niteliktedir. Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 6. maddesi, “her insanın doğuştan gelen yaşam hakkına sahip olduğunu” ve bu hakkın “yasa ile korunacağını” belirtmektedir. Aynı hüküm, idam cezasının uygulanmasına en katı sınırlamaları getirerek, bunun yalnızca en ağır suçlar için saklı tutulmasını değil, aynı zamanda en yüksek adalet ve adil yargılama standartlarını karşılayan bir süreç sonucunda uygulanmasını da şart koşmaktadır.
İdamın doksan gün içinde gerçekleştirilmesini hızlandıran, temyiz yollarını kısıtlayan ve bağımsızlığı ile tarafsızlığı temelden zedelenmiş askeri mahkemeler aracılığıyla işleyen bir sistem, hiçbir ciddi hukuki ölçüte göre bu standartları karşılayamaz. Bu sistem sadece yetersiz değildir. Bu sistem, geçerliliğini yitirmiştir.
Uluslararası insan hakları kuruluşlarının içtihatları, bu ilkeyi tutarlı bir şekilde pekiştirmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, adil olmayan bir yargılama sonrasında idam cezasının uygulanmasının, keyfi bir yaşam hakkı mahrumiyeti oluşturduğuna hükmetmiştir. Buradaki “keyfi” kelimesi rastgele seçilmemiştir; bu, uluslararası hukukta kullanılan bir terimdir ve adaletsiz, öngörülemez ve hukuki normlarla bağdaşmayan eylemleri ifade eder.
Bu tanıma göre, söz konusu yasa, yapısı gereği keyfiliğe kapı aralıyor.
İşgal altındaki topraklarda sivilleri yargılamak için askeri mahkemelerin kullanılması, yasa dışılığa ek ve belirleyici bir boyut katıyor. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, bu tür mahkemelere ancak temel yargı güvencelerinin sağlandığı koşullar altında izin vermektedir. Bu güvenceler isteğe bağlı değildir. Bunlar, yasal işlemlerin meşruiyetini yitirdiği asgari eşik değerlerdir. Mahkûmiyet oranları kesinliğe yaklaştığında, avukatlık hizmetlerine erişim kısıtlandığında ve işgalci güç yargı sürecinin her yönünü kontrol ettiğinde, yasallık görünüşü çöker.
Böyle bir sistemde idam cezası uygulamak, yasa dışılıktan, ancak yargısallaştırılmış infaz olarak tanımlanabilecek bir duruma geçmek anlamına gelir.
Buna ek olarak, yöntem meselesi de söz konusudur. Modern hukuk sistemlerinde büyük ölçüde terk edilmiş bir uygulama olan asılma yoluyla infaz, uzun süreli acı ve aşağılanma riskini doğası gereği beraberinde getirir. Uluslararası hukuk, idam cezasının tüm biçimlerini eşit şekilde ele almamaktadır. İşkenceye Karşı Sözleşme'de belirtilen zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamelenin yasaklanması, gereksiz acı veya aşağılanmaya neden olan infaz yöntemlerini de kapsamaktadır. Asmanın çağdaş bir hukuk çerçevesine yeniden dâhil edilmesi, bu yasaktan ayrı düşünülemez.
Bu, itidal değil, gerilemeyi işaret eden bir eylemdir.
Bu unsurların –ayrımcı uygulama, zedelenmiş yargı süreci, hızlandırılmış zaman çizelgesi ve infaz yöntemi– birikimli etkisi, tek başına değil, tutarlı bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
Bu şekilde bakıldığında, yasa, yasal yapıların tabi kılınan bir nüfus üzerinde hâkimiyeti sürdürmek için kullanıldığı daha geniş bir sistemin parçası olduğunu ortaya koymaktadır.
İşte apartheidin özü budur.
Uluslararası toplum, son yıllarda bu gerçeği açıkça dile getirme konusunda giderek artan bir istek sergilemiştir. Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde yayınlanan raporlar ve açıklamalar, apartheidin yasal tanımına uyan ayrımcılık ve ayrıştırma kalıplarına işaret etmiştir. Mevcut yasa bu kalıba uymakla kalmıyor; onu daha da şiddetlendiriyor. Bir kontrol sistemini, usulî bir verimlilikle yaşamı sonlandırma hakkını talep eden bir sisteme dönüştürüyor.
İşleyen herhangi bir uluslararası hesap verebilirlik sisteminde, bu tür gelişmeler acil ve kararlı bir eylemi tetikleyecektir. Apartheid yasağı, jus cogens normudur — yani, hiçbir şekilde istisna yapılmasına izin verilmeyen bir emredici ilkedir. Bu norm, uluslararası topluma bir bütün olarak karşı herkesi bağlayan yükümlülükler getirir. Bunlar soyut hukuki kavramlar değildir. Somut sonuçları vardır: devletlerin böyle bir rejimi tanımaması veya sürdürülmesine yardımcı olmaması görevi ve bu rejimin ortadan kaldırılması için işbirliği yapma yükümlülüğü.
Yine de, bugüne kadarki tepki tereddütlerle dolu olmuştur.
Endişe dolu açıklamalar yapılmıştır. Diplomatik bir dil kullanılmıştır. Ancak kınama ile bunun sonuçları arasındaki uçurum hâlâ çok büyüktür. Bu uyumsuzluk, yalnızca uluslararası hukukun güvenilirliğini değil, aynı zamanda amacını da zedelemektedir. Kendi en ciddi ihlallerine karşı tepki veremeyen bir hukuk sistemi, boş bir formaliteye dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.
İşte bu noktada sorumluluk, yasayı çıkaran devletin ötesine, sessizlik veya eylemsizlik yoluyla bu yasanın devam etmesini mümkün kılanlara kadar uzanmaktadır.
Şu anda dünyanın karşı karşıya olduğu soru, bu yasanın haklı gösterilip gösterilemeyeceği değildir. Gösterilemez. Asıl soru, uluslararası toplumun bu yasayı gerektirdiği ciddiyetle ele almaya hazır olup olmadığıdır. Aksi takdirde, ölüm makinesinin yasallık kisvesi altında normalleştirilebildiği ve hukukun korumasının bazılarına tanınırken diğerlerine reddedildiği bir dünyayı kabul etmek anlamına gelir.
Böyle bir dünyada, hukuk ile şiddet arasındaki sınır ortadan kalkar.
Ve bu sınır silindiğinde geriye kalan düzen değil, egemenliktir — bu durumda, bir ilmiğin sıkılaştırılmasıyla dayatılan egemenlik.
*Dr. Ranjan Solomon, 19 yaşından beri sosyal adalet hareketlerinde faaliyet göstermektedir. Yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde ezilen ve marjinalleştirilmiş gruplarla toplam 58 yıl çalıştıktan sonra, şu anda küresel ve yerel/ulusal adalet meselelerine odaklanan bir araştırmacı ve serbest yazar olarak faaliyet göstermektedir. 1987'deki Birinci İntifada'dan bu yana, Ranjan Solomon, İsrail işgalinden ve acımasız apartheid sisteminden kurtulmak için verilen Filistin mücadelesiyle yakın bir dayanışma içinde kalmıştır. Hindistan'da, Afro-Asya-Pasifik ittifakında ve küresel düzeyde dayanışma grupları kurmuştur.






HABERE YORUM KAT