
İran savaşı ABD-İsrail’in “sarsılmaz müttefikliğinin” sonunu getirir mi?
Gazeteci Nur Özkan Erbay, İran savaşı gölgesinde ABD-İsrail ilişkilerinin geleceğini ve “sarsılmaz müttefiklik” söylemini değerlendiriyor.
İran Savaşı ABD-İsrail’in “Sarsılmaz Müttefikliğinin” Sonunu Getirecek mi?
Nur Özkan Erbay / Fokus+
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt geçtiğimiz günlerde bir basın mensubunun sorusuna cevabında “Amerika Birleşik Devletleri’nin 250 yıl önce Hristiyan ve Yahudilerin ortak değerleri üzerine kurulduğunu” söyledi. Tarihi gerçekliklerle pek de örtüşmeyen bu ifadeler karşısında tarihçilerin ne diyecekleri merak konusu. Bir önceki yönetimde Dışişleri Bakanı olan Anthony Blinken da 12 Ekim 2023’te İsrail’i ziyaretinde “Bir Amerikan Dışişleri Bakanı olarak değil bir Yahudi olarak buradayım” demiş ve İsrail’e desteğini bu sözlerle ifade etmişti. Kendisi aslında Baptist bir papaz ve Arkansas eyaleti valisi olan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin Şubat 2026’da Tucker Carlson’a verdiği röportajındaki ifadeleri ise “Önce İsrail mi yoksa ABD mi” tartışmalarını Amerikan kamuoyunda merkeze taşırken, Amerikan devlet yetkililerinin, ABD’ye olduğundan daha çok bir yabancı ülkenin çıkarlarını teolojik bir zeminde gerekçelendirerek ve meşrulaştırarak nasıl bu denli savunabileceğine ilişkin önemli bir örnek teşkil etti.
Bu gelişmeler ışığında; bugün geldiği noktada ABD-İsrail ilişkilerinin dünyanın geleceği açısından yakın gelecekte rasyonel bir zemine oturup oturmayacağı tartışması İran savaşı gölgesinde bulunduğumuz anlık ve yoğun enformasyon bombardımanında analiz edilmeye değer bir başlık olarak karşımızda duruyor.
Zira Amerikan halkı tarihinde ilk kez bir başkanın İsrail’in isteğiyle İran’ı bombaladığına şahitlik ediyor. ABD ve İran’ı savaşın eşiğine getiren rehine krizinde bile savaş bir seçenek olmamıştı. ABD’nin Tahran büyükelçiliğini basan bir grup İranlı öğrencinin 444 gün boyunca 52 Amerikalıyı rehin alması ile başlayan kriz, 20 Ocak 1981’de Ronald Reagan’ın göreve geldiği ve Jimmy Carter’ın ise başkanlığının son gününde sona ermiş ve rehineler serbest bırakılmıştı. Aradan geçen 45 yıl boyunca ABD İran’ı düşman ülkeler kategorisinden çıkarmamış olsa da fiili bir çatışmaya girmekten kaçındı. İkinci Trump dönemine girildiğinde ise İran saldırısı ete kemiğe büründü ve halen resmen ilan etmemiş olsa da ABD kendisini İran’la bir ayı aşkın süredir devam eden, etkisi ve ölçeği bölgeseli aşan sonuçları küreselleşen bir savaşta buldu.
Öte yandan, savaşın ABD-İsrail ilişkileri üzerinde yarattığı turnusol etki, Soğuk Savaş’tan bu yana bu iki ülke arasındaki koşulsuz, şartsız müttefiklik ilişkisinin devamına ilişkin Amerikan siyasetinde ve toplum nezdinde artık geri dönüşü olmayan bir karar anına yaklaştığına işaret ediyor. Amerikan kamuoyunda on yıllardır açıktan tartışılması, sorgulanması ve eleştirilmesi bir tabu haline gelen “İsrail-ABD” ilişkileri, İsrail’in Gazze soykırımı ve İran savaşını azmettirdiği hakim görüşü ile ilk kez bu kadar güçlü bir şekilde müttefiklik parantezinden çıkarılarak ulusal güvenlik tartışmalarını tetiklemiş görünüyor. Öyle ki, “İsrail ile ilişkilerinin, İsrail’e verilen koşulsuz desteğin Amerikan çıkarlarına yarardan çok zarar verdiği” argümanı üzerinden süregelen tartışmalar sadece akademi, sanat dünyası ve medyanın periferilerinde değil, hükümet kuruluşlarından gelen istifalar, tepkiler ve ifşalar ile merkezi bir konuma yerleşmiş durumda.
Bu durum iki ülke arasındaki ilişkilerin “hayati”, “sarsılmaz”, “vazgeçilmez” olduğunu iddia eden ve sadece jeopolitik, ekonomik ve askeri düzlemde değil, bir nevi ABD’nin tüm ulusal güvenlik ve ontolojik çıkarlarını İsrail ile eşitleyen ABD’deki İsrail ve Hristiyan Evanjelist-Siyonist lobi için artık işlerin hiç de kolay olmadığını ve olmayacağını gösteriyor.
Bunun bir sonucu olarak Amerikan başkanlarının “İsrail’in ABD için ne kadar vazgeçilmez stratejik bir müttefik” olduğu iddiaları ve yardım vaatleri ile kazanılan seçim kampanyaları artık geride kalacak gibi görünüyor. Aksine özellikle İran savaşında Amerikan çıkarlarının önüne İsrail’i koyduğuna inanılan ve bunun “Amerika’nın savaşı olmadığını” düşünen Amerikan halkının ABD Başkanı Donald Trump’a bunun faturasını Kasım’daki ara seçimlerde keseceğini şimdiden tüm kamuoyu anketleri de doğruluyor.
İsrail’i ABD için bu denli “vazgeçilmez” kılan stratejik, jeopolitik gerekçelere tarihsel süreçte bakıldığında; İsrail 1980’lerle başlayan ve Soğuk Savaş süresince ABD’nin NATO dışındaki en stratejik müttefiki olarak muamele görmüştü. Bu dönemde askeri ve istihbarat işbirliği derinleşti. İsrail, ABD’nin her yıl koşulsuz 3-4 milyar dolarla en fazla dış yardım yaptığı ülke haline geldi ve ilişkiler kurumsallaştı.
ABD-İsrail ilişkilerini Trump yönetimi döneminde, bu kurumsallaşan ilişkilerin ötesinde farklı kılan ise 40 yılı aşkın süredir Amerikan kongresi ve savunma, medya, finans çevrelerindeki geniş ağının ötesinde artık İsrail lobisinin bir ABD başkanına savaş kararı aldırabilmiş olması. Bir başka deyişle Beyaz Saray danışmanları, Dışişleri, Genelkurmay, Kongre ve istihbarat kurumlarını görmezden gelen, devre dışı bırakan bir Amerikan başkanı tarihte ilk kez İsrail lobisi ve ülkedeki evanjelik-siyonist çevrelerin kendisini ikna etmiş olması sonucu İran’a savaş açmış durumda. Bu savaşın mevcut ilişkileri daha da derinleştireceğine inanan bu lobilerin Amerikan kamuoyu ve dünyadan gelen eleştirilere çok da aldırış etmiyor görünmeleri ise ABD-İsrail ikilisinin kendileri ve ortak çıkarları için bu savaştan hiç de kazançlı çıkmadıkları gerçeğini değiştirmeyecek görünüyor.
Diğer yandan, ABD-İsrail ilişkilerini “vazgeçilmez”, “sarsılmaz”, “hayati” olmadığına ilişkin ortaya konan tartışmalar, özellikle 2010 yılından itibaren jenerasyonların değişimi ile Amerikan kamuoyunda İsrail’e eleştirel bakış bir dip dalga olarak gelişmeye başladı. Bundan 19 yıl önce Chicago Üniversitesi’nden Prof. Dr. John Mearsheimer ve Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dr. Stephen Walt’ın kaleme aldığı “İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası” kitabı bu dönemin en etkili ve ses getiren yayınlarından biri oldu. Bugüne gelindiğinde 20 yıl önce İsrail lobisinin Amerikan dış politika yapımındaki etkisi, özellikle Orta Doğu politikalarındaki kararlarındaki ABD’nin çıkarları ile uyumlu olup olmadığı, bu etkinin olması gerekenden çok daha fazla olduğu tartışmaları şimdi İran savaşı ile zirveye çıkmış durumda. Özellikle 2000’lerin başında başlatılan iki savaş Irak ve Afganistan’daki başarısızlıklar, İsrail ve İsrail lobisine yakın isimlerin bu savaşlardaki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, İsrail’in Orta Doğu’yu sürekli savaşların olduğu bir jeopolitik istikrarsızlık sarmalında tutması ve Washington’u bu amaç doğrultusunda yönlendirmesinin ABD’ye maliyetinin görülmesi bakımından önemli.
Amerika’daki İsrail lobisinin İsrail’in ABD için stratejik bir önemde olduğuna nasıl ikna ettiğini Mearsheimer ve Walt, İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası (2007) kitaplarında şöyle anlatıyor:
“En etkili İsrail yanlısı lobi grubu olan AIPAC, ABD ve İsrail'in her iki ülkeye yönelik ortak tehditlerle mücadele etmeyi amaçlayan derin bir stratejik ortaklığa sahip olduğunu ilan ediyor. Yahudi Devleti'ne kapsamlı ABD desteğinin stratejik gerekçesi, bu politikanın bir hayırseverlik eylemi veya ahlaki bir yükümlülük olmadığını ve kesinlikle stratejik lobi faaliyetlerinin bir sonucu olmadığını gösteriyor. Bunun yerine, İsrail'e verilen kararlı desteğin Amerika'nın genel stratejik çıkarlarının bir yansıması olduğu söyleniyor; ABD, İsrail'i destekliyor çünkü bunu yapmanın tüm Amerikalıları daha güvenli hale getirdiği varsayılıyor. Biz bu görüşün en iyi ihtimalle modası geçmiş, en kötü ihtimalle ise tamamen yanlış olduğunu gösteriyoruz. İsrail'i desteklemek geçmişte stratejik faydalar sağlamış olabilir, ancak son yıllarda bu faydalar keskin bir şekilde azalırken, ekonomik ve diplomatik maliyetler arttı. Aslında, İsrail stratejik bir varlık olmak yerine, ABD için stratejik bir yükümlülük haline geldi. İsrail'i bu kadar güçlü bir şekilde desteklemek, Amerikalıları daha az değil, daha savunmasız hale getiriyor ve ABD'nin önemli ve acil dış politika hedeflerine ulaşmasını zorlaştırıyor. ABD'nin İsrail'in varlığını desteklemesi ve hayatta kalmasına bağlı kalması için ikna edici nedenler olsa da mevcut ABD desteğinin düzeyi ve büyük ölçüde koşulsuz niteliği stratejik gerekçelerle haklı gösterilemez.”
Her iki akademisyen aslında 20 yıl önce bugün en yakınındaki iki grup olan İsrail lobisi ve Hristiyan-Evanjelik Siyonistlerin ideolojisinin Trump’ı İran savaşına nasıl ikna ettiğine ilişkin de ipuçları veriyor:
“Kıyamet kehanetlerinin dispensasyonalist teolojide oynadığı merkezi rol ve Ortadoğu'nun son derece yıkıcı bir "apokaliptik" savaşa sürüklenmesini istemeleri göz önüne alındığında, katı Hristiyan Siyonistleri daha büyük bir İsrail'e olan bağlılıklarından vazgeçmeye ikna etmek daha az olasıdır. Umut, evanjeliklerin gündemlerinin değişmesi ve bu hareketlerin zaman içinde güçlerinin dalgalanma eğiliminde olmasında bulunabilir. Bir sonraki başkanın, özellikle Bush'un Ortadoğu politikalarının ürettiği felaket sonuçlar göz önüne alındığında, bu gruplara George W. Bush kadar sempati duyması olası değildir. Öte yandan, Hristiyan Evanjelikler, İsrail'in Filistinlilere yaşattığı insanlık trajedisi üzerinde düşünmeye ve "daha büyük bir İsrail"e olan bağlılıklarının gerçekten sevgi ve kardeşlik mesajıyla tutarlı olup olmadığını değerlendirmeye teşvik edilmelidir.”
Evet, Mearsheimer ve Walt’ın ifade ettiği gibi Bush yönetimi sonrasında bir sonraki Başkan Barack Obama, Joe Biden ve hatta Donald Trump birinci döneminde İsrail lobisinin savaş tamtamlarına olumlu cevap vermedi ancak bugün gelinen noktada bu gerçekleşmiş görünüyor. Öte yandan “İran savaşına İsrail için girildiği görüşünün” Amerikan kamuoyunda güçlü bir şekilde dillendirilmeye başlanması ve İsrail karşıtı görüşlerin daha fazla destek bulup, açıkça ifade ediliyor olmasının bu döneme rastlaması da anlamlı ve ironik.
İran savaşı deneyiminden sonra, Beyaz Saray’daki üst düzey istihbarat yetkilisi görevinden istifa eden Joe Kent, Trump’a seçimleri kazandıran Tucker Carlson gibi medya figürleri ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) grubunun İsrail’e ve lobisine dönük eleştirileri; Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Genel Kurmay Başkanı Dan Kaine gibi isimlerin ve ordu ve istihbarat kurumlarının İran savaşı hakkındaki rezervleri İsrail-ABD ilişkilerindeki sorgulamanın muhalefette olan demokratlar, akademi ve medya çevrelerinden ibaret olmadığını gösteriyor.
Öyle ki kamuoyu anketlerine bakıldığında da İsrail lobisinin iddia ettiği, Amerikan halkının İsrail’e “sarsılmaz” desteği neredeyse yok olmuş durumda. Amerikan halkı, Gazze soykırımını yapan ve İran’da ABD’yi kendi amaçları uğruna savaşa sokan İsrail’e koşulsuz bir destek vermiyor. Şubat 2026/Gallup anketine göre tarihinde Amerikan halkının yüzde 46 oranında Filistin’e, yüzde 26 oranında İsrail’e destek verdiği görülüyor. İran savaşına destek ise çok daha düşük seviyelerde. Reuters/Ipsos anketine göre Amerikan seçmenlerinin neredeyse yarısı savaşa karşı iken sadece yüzde 27’si destekliyor. Başka bir araştırmaya göre de Amerikan halkının yüzde 70’inden fazlası Amerikan askerlerinin İran’a gitmesini istemiyor.
Sonuç olarak, İran Savaşı’nın ABD-İsrail’in “sarsılmaz müttefikliğinin” sonunu getirip getirmeyeceği sorusu savaşın gidişatı, sonuçları ve ödenecek siyasi, askeri ve ekonomik maliyetlerle daha da netleşecek. Ancak bir yabancı devletin lobi grubu olmaktan çok yıllar içinde Amerikan devlet, siyaset ve ekonomi kurumlarının her katmanına sızan bir ilişki ağı ile Amerikan dış politikasını rehin alan ve son dönemdeki Epstein davası ile bunu bir şantaja dahi dönüştürebilen bir aklın, Amerikan yönetimini İran savaşına ikna etmesi Amerikan toplumu, kanaat önderleri, karar vericileri, politika ve kanun yapıcılarının bundan sonra daha çok tartışacağı bir gündem maddesi olacak. İsrail’in bugün sadece Gazze, bölge ülkeleri ve dünya için değil; bizatihi onu koşulsuz-şartsız destekleyen ABD için nasıl bir güvenlik sorunu haline geldiği belki de İran savaşının sonuçları ile daha net anlaşılacak.








HABERE YORUM KAT