1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. İngiltere, ‘antisemitizm’ ile ‘muhalefeti’ birbirinden ayırt etme yeteneğini yitiriyor
İngiltere, ‘antisemitizm’ ile ‘muhalefeti’ birbirinden ayırt etme yeteneğini yitiriyor

İngiltere, ‘antisemitizm’ ile ‘muhalefeti’ birbirinden ayırt etme yeteneğini yitiriyor

Filistin yanlısı protestolar giderek doğası gereği şüpheli muameleye maruz kalıyor. Bu iki kavramın birbirine karıştırılması, Yahudi topluluklarının güvenliğini artırmayacak ve demokratik özgürlükler de bu durumdan sağ çıkamayacaktır.

28 Mayıs 2026 Perşembe 12:06A+A-

Ahmed Najar’ın al Jazeera’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Sir Mark Rowley’in, Londra’daki bazı Filistin yanlısı gösterilerin “antisemitizm gibi algılanan” bir mesaj verdiğine dair son açıklamaları, İngiliz kamu yaşamındaki tehlikeli bir eğilimin en son göstergesidir: antisemitizm ile İsrail devletine yönelik eleştirinin birbirine karıştırılması.

Metropolitan Polis Komiseri, bazı protesto organizatörlerinin, İngiliz Yahudilerini sindirmek amacıyla yürüyüş güzergâhlarını kasıtlı olarak sinagogların yakınından geçirdiğini öne sürdü. Yahudi topluluklarına yönelik her türlü gerçek sindirme girişimi elbette ciddiye alınmalıdır. Antisemitizm, İngiltere’de ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde gerçek, tehlikeli ve artan bir sorundur. Nerede ortaya çıkarsa çıksın, açıkça mücadele edilmesi gerekir.

Ancak Gazze’nin yıkımına karşı protestolar, İsrail devletinin uyguladığı şiddete karşı muhalefet ya da Filistinlilerin acısını dile getirmeleri, doğası gereği şüpheli, hatta Yahudi karşıtı siyasi eylemler olarak değerlendirildiğinde, İngiltere endişe verici bir alana giriyor.

Mesele artık sadece İngiltere’nin antisemitizmle nasıl mücadele ettiği değil. Mesele, ülkenin Yahudilere duyulan nefret ile İsrail hükümetinin politikalarına karşı çıkma arasında hâlâ bir ayrım yapabilip yapamayacağıdır.

Bu ayrım, sadece Filistinliler için değil, Yahudi toplulukları için de son derece önemlidir.

Filistinliler için bu anın acı verici bir şekilde tanıdık bir yanı var. Birçoğu, mülksüzleştirilmelerinin trajik ama gerekli olduğu; köylerinin yıkılması, evlerini kaybetmeleri ve mülteciye dönüşmelerinin, başkalarının güvenlik ve devlet kurma ihtiyacıyla gerekçelendirildiği söylenerek büyüdü.

Bütün bir Filistinli nesil bu mantıkla yetiştirildi. Onların yaşadığı felaket, ancak başka bir tarihsel travmanın gölgesinde kaldığı ölçüde kabul edildi. Batı dünyasının zihninde Filistinlilerin çektiği acılar farklı bir ahlaki kategoriye giriyordu: tartışılabilecek kadar görünür, ancak siyasi rahatlığı bozacak kadar nadir.

Şimdi, Gazze dünyanın gözü önünde yıkıma uğramaya devam ederken, İngiltere’deki ve Batı’nın dört bir yanındaki Filistinliler, kederlerini, öfkelerini ve kayıplarını dile getirmelerinin bile giderek daha fazla kontrol altına alınması gereken bir rahatsızlık kaynağı olarak görüldüğünü fark ediyorlar.

İki buçuk yılı aşkın bir süredir dünya, Gazze’den gelen manzaralara tanık oluyor; pek çok hukuk uzmanı, insan hakları örgütü ve soykırım araştırmacısı bu manzaraları, bir zamanlar tarih kitaplarına özgü olan kelimelerle tanımlıyor: etnik temizlik, toplu cezalandırma, imha ve soykırım.

Bütün mahalleler silindi. Aileler yok edildi. Hastaneler bombalandı. Gazeteciler öldürüldü. Sivil halk kuşatma altında açlıktan kıvrandı. Enkazdan cansız bedenleri çıkarılan çocukların sayısı o kadar fazlaydı ki, felaketin boyutu akıl almaz boyutlara ulaştı.

Yine de İngiltere'de, siyasi ve medyadaki tartışmaların çoğu, yıkımın kendisinden çok, buna karşı protesto edenlerin oluşturduğu sözde tehdide odaklandı.

Yüz binlerce insan, ateşkes, İsrail'e yönelik İngiliz askeri ve siyasi desteğinin sona erdirilmesi ve dünya çapında giderek daha fazla kişinin gözler önünde işlenen insanlık suçu olarak gördüğü olayların hesabının sorulmasını talep etmek için yürüyüşe katıldı.

Bu gösterilere Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, ateistler, öğrenciler, emekliler, sendikacılar, Holokost'tan kurtulanlar ve bölgeyle hiçbir kişisel bağı olmayan vicdan sahibi insanlar katıldı. Oysa İngiltere’deki siyasi ve medya çevrelerinin büyük bir kısmı, bu yürüyüşleri hâlâ son derece tehditkâr, ahlaki açıdan şüpheli ve doğası gereği antisemitik olarak nitelendirmeye devam ediyor.

Buradan çıkan sonuç göz ardı edilmesi zor: Filistin yanlısı söylem ve protestolar, içeriği veya bağlamı ne olursa olsun tehlikeli muameleye tabi tutulmalı ve dolayısıyla kontrol altına alınmalı, yönetilmeli ya da susturulmalıdır.

Elbette kamu düzeni, polislik ve toplumsal gerilimler hakkında meşru bir tartışma yapılabilir. Yahudi topluluklarının, özellikle antisemitik olayların arttığı bir dönemde, kendilerini güvende ve korunmuş hissetmeye her türlü hakları vardır. Hiçbir medeni toplum, Yahudilere yönelik tehditleri hoş görmemelidir, tıpkı Müslümanlara yönelik nefreti veya başka herhangi bir topluluğa yönelik ırkçılığı hoş görmemesi gerektiği gibi.

Ancak antisemitizm ile rahatsızlık arasında derin bir fark vardır. Nefret ile siyasi muhalefet arasında bir fark vardır. Ve bir topluluğu tehdit etmek ile uluslararası kuruluşlar ve hukuk uzmanları tarafından savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gerçekleştirmekle suçlanan bir devlete karşı protesto etmek arasında bir fark vardır.

Bu ayrım, İngiliz kamuoyundaki tartışmalarda giderek bulanıklaşmaktadır.

Belki de en tehlikeli olanı, Filistin yanlısı gösterilerin sürekli olarak doğası gereği antisemitikmiş gibi gösterilmesinin, siyasi liderlerin karşı çıktıklarını iddia ettikleri bu karıştırmayı tam da pekiştirme riski taşımasıdır.

İsrail’in askeri eylemlerine karşı yapılan protestoları otomatik olarak Yahudilere yönelik düşmanlık olarak değerlendirmek, Yahudi kimliğinin kendisinin İsrail devletinin tutumundan ayrılamaz olduğu anlamına gelir. Bu ne adil ne de doğrudur.

İngiltere'de ve dünyanın dört bir yanındaki birçok Yahudi, İsrail'in Gazze'ye karşı yürüttüğü savaşa açıkça karşı çıkmıştır. Birçoğu Filistinlilerle birlikte yürüyüşlere katılmıştır. Birçoğu, yıkımın boyutu ve sivillerin çektiği acılardan dehşete düşmüştür. Onlar, İngiltere'nin siyasi ve medya çevrelerinin bir kısmının giderek daha fazla kavramakta zorlandığı temel bir gerçeği anlıyorlar: Bir devleti eleştirmek, bir halktan nefret etmekle aynı şey değildir.

İngiltere normalde bu ayrımı gayet iyi anlar. Rusya'ya yönelik eleştiri, Ruslara karşı nefret olarak değerlendirilmez. Amerikan savaşlarına karşı çıkmak, otomatik olarak Amerikan halkına karşı düşmanlık olarak çerçevelenmez. Çin hükümetine karşı protesto, Çin karşıtı ırkçılık olarak kabul edilmez.

Sadece İsrail söz konusu olduğunda bu ayrım defalarca çöküyor.

Bu çöküşün sonuçları var.

İnsanlara İsrail’in eylemlerine karşı yapılan protestoların doğası gereği antisemitik olduğu sürekli olarak söylenirse, bazıları kaçınılmaz olarak Yahudi halkını toplu olarak bu eylemlerle ilişkilendirmeye başlayacaktır. Bu durum, Yahudi topluluklarını korumaktan çok uzak olmakla birlikte, netliğin en çok ihtiyaç duyulduğu anda gerilimleri ve kafa karışıklığını derinleştirme riski taşır.

Bu nedenle siyasi liderler, emniyet yetkilileri ve medya kuruluşları, ayrımları silmek yerine dikkatli bir şekilde ortaya koyma konusunda özel bir sorumluluk taşımaktadır.

Antisemitizm nerede ortaya çıkarsa çıksın, ona doğrudan ve çekinmeden karşı çıkmalıdırlar. Ancak aynı zamanda, insanların savaş suçlarına karşı çıkma, sivillerin toplu katliamını protesto etme ve Filistinlilerin çektiği acıları açıkça dile getirme gibi demokratik haklarını da savunmalı ve bu hakların kullanılması, otomatik olarak şüpheyle karşılanmamalıdır.

Filistin yanlısı protestoları bastırmak, İngiltere’deki gerilimi azaltmayacaktır. Savaş karşıtı gösterileri, sırf Filistinlilerin insanlık durumuna odaklandıkları için benzersiz bir tehdit olarak göstermek de gerilimi azaltmayacaktır.

İngiltere'nin sokaklarında tanık olduğu şey sadece öfke değildir. Bunun büyük bir kısmı ahlaki bir dehşettir.

Dünya çapında milyonlarca insan, aylardır gerçek zamanlı olarak bir soykırımın gerçekleştiğine inandıkları olayları izlemektedir.

Sağlıklı bir demokrasi, nefret ile nefret karşısında sessiz kalmayı reddetme arasındaki farkı ayırt edebilmelidir.

 

* Ahmed Najar, Filistinli bir siyaset analisti ve oyun yazarıdır.

HABERE YORUM KAT