Her insanın bir dünya görüşü vardır. Ben herhangi bir dünya görüşüne sahip değilim, diyenler bile aslında bu vesileyle bir görüşü benimsediklerini itiraf etmiş oluyorlar. Dünya dediğimiz yer, insanın varlıkla ilişkiye girdiği yere tekabül etmektedir. Haliyle dünya görüşümüz; bizim, varlık içinde nasıl davranmamız gerektiği sorusuna cevap vererek, varlığa dair idrak biçimimizi şekillendirir. Bizleri, hayatın ve varlığın anlamıyla buluşturur. Dünya görüşü insanın, düşünce ve inanç dünyasını inşa ettiği gibi aynı zamanda onun davranış dünyasını da inşa etmektedir.
Dikkat edecek olursak, her medeniyetin arka planında, mutlaka bir dünya görüşünün yattığını rahatlıkla görebiliriz. Çünkü medeniyet dediğimiz şey; herhangi bir dünya görüşünün, zaman ve mekân boyutunda tezahür edip şekle bürünmesiyle oluşur. Nihayetinde insan davranışlarına yön veren saik bu anlamda dünya görüşü olagelmiştir.
İslam inancının şekillendirdiği dünya görüşüne göre; cansızlardan, bitki ve hayvanlara kadar her varlığın bir anlamı ve değeri vardır. Maddi alemde yer alan her bir nesne, metafizik bir referansa yani yüce ve aşkın olan “yaratıcıya” bağlıdır. Sonuçta, alemdeki bütün yaratıcı enerjinin, güzelliğin, düzenin, sanat ve zanaatın nihai kaynağı Allah’tır. Bu durumda varlık aleminin bir parçası olan insan, varlıkla olan ilişkisini düzenlerken, tüm varlığın ve hesap gününün sahibi olan Allah’ı referans almak durumundadır.
İnsan, varlık aleminin efendisi değil aksine o da diğer varlıklar gibi aleminin bir parçasıdır ve parça tek başına bütüne anlam yükleyemez. İnsanın statüsü tıpkı diğer varlıklarda olduğu gibi yaratıcı tarafından belirlenmiş ve yaratılış amacına uygun ilahi tekliflerle (emir ve yasaklarla) mükellef kılınmıştır. İnsan denen varlık, her ne kadar varlık hiyerarşisinin en üst mertebesinde yer alıyor olsa da yaratılış amacının dışına çıktığında veya sorumluluğunun gereğini yerine getirmediğinde, mahşer gününde hesaba çekileceğine dair inanç, İslam akidesinde önemli bir yer tutar.
Kur’an-ı Kerim’deki ayetler, bir yandan kozmik fiziki düzene işaret ederken, diğer yandan kişinin varlıkla olan ilişkisini belirleyen ahlaki ilkelere atıfta bulunur. Nitekim Müslümanların dünya görüşüne göre; evrenin düzenine hâkim olan ilke ve yasalar ile insanın yaşamına yön veren ahlaki ilkeler, aynı kaynaktan neşet etmektedir. Kur’an’a göre kâinat, kendisini Allah’ın iradesine teslim etmiş ve bu anlamda ‘müslim’ sıfatını kazanmıştır. Böylelikle her türlü gerilim, çatışma ve kaostan uzaklaşmıştır. Evrendeki varlıklar, nasıl ki yaratıcı tarafından kurallar manzumesine tabi tutulmuşsa; varlık dairesinde yer alan insanın da söz konusu ilke ve yasalara muhatap olması, beklenen bir durumdur. Böylece toplumsal kaos ve buhranlar, yerini sosyal ve siyasal düzene bırakarak fazilet toplumuna doğru adım atılmış olacaktır.
Kur’an, Allah’ın, bu alemi neden yarattığını ve insanın bu alemde, varlıkla ilişki kurarken nasıl davranması gerektiğini açıklamakla birlikte; tabiattaki düzen ile ahlaki düzen arasında da önemli bir ilişki kurar. Böylece insan ile alem arasında hem bir denge hem de bir uyum oluşur. Nihayetinde evrende olduğu gibi toplumun hayatında da kaos, yerini kozmosa devreder. Aksi taktirde nasıl ki tabiat düzeninin bozulması, hayatımızı olumsuz yönde etkiliyorsa; ahlaki yasaların ifsada uğraması da aynı şekilde insan hayatını olumsuz yönde etkilemektedir.
Modern hümanist anlayışın inşa ettiği dünya görüşü ise; insanı, evrenin merkezine koyan, aklı ve özerkliği temel alan bir yaklaşım sunmaktadır. Hümanizm, insanı, ahlakın ve bilginin tek kaynağı olarak gördüğünden dolayı herhangi bir dini temeli reddeder. Daha doğrusu filozof Protagoras’ın “İnsan, her şeyin ölçüsüdür.” ilkesini baz alan hümanizm, insanı, varlığın merkezine koyarak onu adeta bir ‘yarı tanrı’ mertebesine çıkarmaktadır. Bu anlayışa göre insan şöyle der: “Her şey benim gördüğüm ve idrak ettiğim kadardır. Gerisi yok hükmündedir. Varlığa anlam veren benim. Mutlak doğru ve ortak bir iyiden bahsedemeyiz. Dolayısıyla iyi-kötü veya doğru-yanlış kavramları ancak kişiye özeldir.” Oysaki toplumun, ortak ahlaki değerler hiyerarşisini oluşturabilmesi için ‘ortak iyide’ ve mutlak doğrularda ittifak etmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
İslami düşünceye göre anlamın kaynağı insan değil, Allah’tır. O, varlıkları anlam yüklü olarak yaratmıştır. Şayet insan, eşyaya istediği gibi anlam vermeye kalkarsa buna mukabil varlık üzerinde de istediği gibi bir tasarrufta bulunmaya kalkacaktır. Hümanizmin doğurduğu insan tipi, kendini varlıkların efendisi olarak gördüğünden; varlığı ruhsuz bir metaya dönüştürüyor, hiçbir sorumluluk hissetmeden tabiat alemini ortadan kaldırmaya yeltenebiliyor hatta insanlığın varlığını tehlikeye sokmaktan da asla çekinmiyor.
Hümanizm, insanın akılcı ve sürekli gelişen bir varlık olduğunu doğru tespit etmekle birlikte aynı insanın tutkularını, çelişkilerini ve yıkıcı potansiyelini hesaba katmamıştır. Fizik alemin tek gerçeklik olduğuna inanan hümanizm, bu vesileyle insanı metafizik kaynağından büyük ölçüde koparmıştır. Böyle bir durumda herhangi bir insandan, ne adına belli zevk, arzu ve çıkarlarına hâkim olmasını isteyeceğimiz konusu, belirsiz bir duruma düşüyor. Aynı zamanda yaşam hakkına saygı duymak adına bir karıncayı bile incitmemek gerektiğini, emek ve ekmeğin zayi edildiği fütursuzca israfın haram olduğunu ve kul hakkının ehemmiyetini neye ve kime göre açıklayacağımız hususu açıklığa kavuşmuş değildir.
Afrika’da yer alan halkların kaynaklarının sömürülüp, insanlarının köle olarak zincirlere vurulmasını, her iki Dünya Savaş’ında katledilen milyonlarca insanı, Nagazaki ve Hiroşima’yı, Irak ve Suriye’nin işgaliyle doğan yıkımı ve en nihayetinde Gazze’de gerçekleştirilen soykırımın kodlarını, modern hümanist mantalitede aramak lazım. Suyun, havanın ve toprağın ifsat edilmesini, su ve ışınım döngüsünün bozulmasını, genetik biliminin istismarını, insanlığı tehdit eden biyolojik silah üretimini, bu noktadan bakarak okumaya çalışalım. Varlığın merkezine oturtularak yüceltilen insan, gerçekte sadece Batılı insandır ve bu insanın, bir yandan Batılı olmayan insanları öte yandan varlığın tümünü esaret altına almak istediği, vaki bir gerçekliktir.
Hülasa; bu tahripkâr tablonun ana nedeni yanlış bir varlık tasavvuruna sahip olmaktır. Varlığın anlamını, onu var edenden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir. Fıtratın yasaları tıpkı evrenin yasaları gibidir ve bu açıdan sübjektiflikten bahsedilemez. Hem üstelik insan ile varlık alemi arasındaki, uyum ve mütekabiliyet bu gerçeğin bir nevi açık itirafıdır. İlahi yasalara kayıtsız kalan bir toplumun bireyleri, özgürlük adına hiçbir sınırlamayı kabul etmediği bir gerçeklikte, medeniyet ve düzenden bahsedemeyiz. Çünkü sosyal düzen, ruhen ve bedenen belli ilkelere uymayı gerektirir.
