1. HABERLER

  2. KÜLTÜR SANAT

  3. ELEŞTİRİ

  4. Gürbüz Azak: Menderes'in Celladıyla Tanıştım
Gürbüz Azak: Menderes'in Celladıyla Tanıştım

Gürbüz Azak: Menderes'in Celladıyla Tanıştım

​​​​​​​Babıali'de yarım asır çalışan Gürbüz Azak Menderes'in asıldığında çiçeği burnunda bir gazeteciymiş. Azak, Babıali'de bazı yazar ve gazetecilerin 'niye üç kişi asılıyor en az 30 kişi asılmalı' diye ter ter tepindiklerine şahit olmuş.

22 Ekim 2017 Pazar 08:27A+A-

Röportaj: Ayşe Olgun / Yeni Şafak

Dile kolay tam 50 yıl Babıali'de çalıştı. Türkiye'nin yakın dönem tarihinin canlı şahidi Gürbüz Azak'la Babıali'deki hatıralarını anlattı.

- Babıali’ye yolunuz nasıl düştü?

50’li yılların sonuydu. Ahmet Emin Yalman’ın çıkardığı Hür Vatan gazetesine grafiker olarak girdim. İlk işe başladığımda gazetede çalışanlardan biri odaya başını uzatıp “Siz yeni mi başladınız” diye sordu ardından da “Babıali’de iki yıl çalışan ömür boyu kopamaz” dedi. Gerçekten de 50 yıl çalıştım, kopamadım.

- Kimlerle çalıştınız Hür Vatan’da?

Ahmet Emin Yalman, Özcan Ergüder, Nejat Akçadurak, Orhan Birgit, Coşkun Kırca hemen aklıma gelenler. Gazetede adını sayamadığım daha pek çok isim vardı. Çoğu daha sonra bakan, milletvekili ya da parti yöneticisi oldu.

- Kimlerle dostluklar kurdunuz?

Necip Fazıl Kısakürek’le dostluğum vardı, evine gidip gelirdim. Tarık Buğra’yla yakınlığımız oldu. Peyami Safa’yı gördüm. Şu an aklıma gelmeyen daha birçok ismi tanıdık. Orada kurduğum dostluklar benim Babıali’deki en büyük zenginliğimdir. Bugün Babıali’nin turistik mekana dönüşmesine çok üzülüyorum bu yüzden. En azından yazarların, gazetecilerin isimleri çalıştıkları binaların girişine, ofislere yazılsa ne güzel olur.

 Bu isimlerden aynı gazetelerde çalıştığınız oldu mu?

Başta Tarık Buğra. Çok hoş bir karakterdi. Türkçeyi yazıldığı gibi değil okunduğu gibi kaleme alırdı. Bir anlamda konuşan Türkçeyi kayıtlara geçirirdi. Çok güzel yazı dili vardı.

TARIK BUĞRA TATLI DİLLE ELEŞTİRİRDİ

- Yazarların romanlarını gazetelerde tefrika ettikleri o dönem değil mi?

Evet. Aynı zamanda müstearla da hafta sonları hikayeler yazılırdı. Ben şiir yazardım Tarık Buğra da hikayeler neşrederdi ve ilk hikayelerini bana okuturdu. Birbirimize tatlı dille eleştiriler yapardık. Yokluk da dönemlerimizdi. Hür Vatan’dan Yeni İstanbul'a geçmiştim.

 Başka hangi yazarlar vardı romanlarını gazetelerde tefrika eden?

Necati Sepetçioğlu vardı tarihi romanlar yazardı ve çok okunurdu. Aynı zamanda çok iyi bir insandı. Onunla da sıcak dostluğumuz oldu. Çok fazla saf iyi niyetli biriydi. Babıali’de yine romanlarını tefrika için sık sık gelen Orhan Kemal’le arkadaşlığımız oldu. Bir gün çok düşünceli gördüm. Sohbet ettik. Çocuklarını sünnet ettirecekmiş salon tutmuş ama parası yokmuş. Ben de “üzülmeyin o para size gelecek” dedim.

- Ne oldu peki tahmininiz çıktı mı?

Evet çıktı. Bir daha karşılaştığımızda yüzü gülüyordu. Sol camiada sıkı bir dayanışma vardı. Orhan Kemal’in maddi sıkıntısı olduğu duyulunca onu yılın hikayecisi seçmişler. Ödülden aldığı parayla da çocuklarını sünnet ettirmiş. Zaten ben de bunu tahmin ettiğim için “üzülmeyin” demiştim.

METİN ERKSAN MÜZİK VE KİTAP TUTKUNUYDU

- Babıali’ye gazeteci ve yazarlar dışında başka kimlerin yolu düşerdi?

Rejisörler, aktörler, senaristler yönetmenler de uğrardı. Hatırladıklarım Osman Seden, Bülent Oran, Metin Erksan, Halit Refiğ, Sırrı Gültekin, Safa Önal, Mehmet Dinler gibi isimler. Bunlardan kimiyle yakınlığım da olmuştur. Mesela Metin Erksan’la birbirimizi çok sevdik.

- Metin Erksan’ın filmleri bugün büyük ilgi görüyor özellikle gençler arasında. O zaman da halk tarafından böyle bir ilgi var mıydı?

Evet bilinir ve sevilirdi. Pek çok ödül almıştı yapımları o yıllarda da.

- Nasıl tanıştınız bir hikayesi var mı?

O zaman Yeni Asya Gazetesi’nde genel yayın müdürüydüm. TRT için beş Türk yazarının beş eseri çekilmişti, yönetmenliğini de Metin Erksan yapmıştı. Çok başarılı uyarlamalardı ben de bunun üzerine Nedim Gürbüz imzasıyla bir tenkit yazdım. Gazeteye tanışmaya gelmiş.

- Ne güzel bir tanışma!

Evet baktım koridordan ses geliyor biri beni soruyor odama girdi. “Halit (Refiğ) de ben de sabaha kadar uyuyamadık. Aman Yarabbi gazetelerde ışıktan, rejiden anlayan, böyle derinlikli kritik yapan insanlar da varmış. Yazıyı Halit’le gece tekrar tekrar okuduk, mecburdum sana gelmeye” dedi. Önce sarıldık birbirimize sonra oturup çay içtik, sohbet ettik.

- Devam etti mi görüşmeleriniz?

Devam etti. Cihangir’de balkonundan Boğaz Köprüsü görülen çok şirin bir dairesi vardı. Evine gidip gelirdim. Yine o dönemde gazeteciliğin yanında Aydınlar Ocağı’nda görev yapıyordum. Burada gençlere yönelik yaptığımız milli ve ahlaki panellere taşıdım Metin Ersksan’ı. O da yetmedi meşklere taşıdım.

TÜRKİYE BATMAZ DİYE BAĞIRDI

- Meşk nerde yapılıyordu?

O zamanlar Fatih’te Akdeniz Caddesi’nde bir apartmanın çatı katında Cumartesi günleri gece 10.00 sularında Klasik Türk Müziği hocalarından kıymetli Cahit Atasoy tarafından düzenleniyordu. Bakırköy, Eyüp, Üsküdar gibi değişik semtlerden kudümzan, neyzen, kemancı, udi gelirdi ve gece yarılarına kadar devam eden meşkler yapılırdı. Birkaç kere Metin Erksan’ı da götürdüm. Bir kış günü gece yarısı müzisyenlerden vedalaşıp aşağı indik lapa lapa kar yağıyor. Metin Erksan yolda durdu ve ellerini dizlerine vurarak “Bu çatı katları varken bu Türkiye batmaz, batmazz! " diye bağırmaya başladı. O sahneyi hiç unutamıyorum.

- Başka nerelerde buluşurdunuz?

Sık sık evine davet ederdi. İlk evine gittiğimde hiç unutmuyorum salonunun, odalarının duvarları kitaptan görünmüyordu. Her yer kitapla doluydu. Ayrıca müziğe de meraklıydı. O dönemde nasıl buluyordu bilmiyorum ama dünyanın dört bir yanından etnik müzik koleksiyonu oluşturmuştu. Bize Peru’dan Endonezya’dan Afrika’dan derlenmiş müzikler dinletirdi. Çok yönlü bir sanat adamıydı.

- O zaman sağ sol kesim birbirine yakın mıydı?

Görüştüğümüz yıllar Metin Erksan’ın sol kesimden uzaklaştığı dönemdi. Zaten daha sonra şunu fark ettim ki o sol kesimden uzaklaştıkça onlar da Erksan’a iş vermemeye başladılar. Ama Erksan bundan çok fazla etkilenmedi. Çünkü aynı zamanda akademisyendi.

- Kendisi bu konuda bir şey söyler miydi?

Yok hiç bu konuları dile getirmezdi.

YILMAZ DURU’YA RUSLAR GEMİ VERMİŞ

- O zamanki buluşma mekanlarını da merak ediyorum… Kimlerle nereye giderdiniz?

Yönetmen Yılmaz Duru’yla Kireçburnu’nda şerbet satılan bir mekan vardı şimdi yok. Oraya giderdik. Gazlı ve kolalı içeceklerden önce çok şık şerbetçi dükkanları olurdu. Emirgan’da Sirkeci’de falan. Çeşit çeşit şerbetler satılırdı. Ahududu, demirhindi, sirkeli pekmez şerbetlerini hatırlıyorum mesela. Bu mekanlar maalesef zamanla kapandı. Yılmaz Duru’yla arabayla boğaz gezisine çıkardık ayrıca.

- Türk filmlerinin çok popüler olduğu yıllar değil mi?

Evet Türk filmi büyük ilgi görürdü. Yılmaz Duru’nun hanımı Sabah Duru da senaristti. O yıllarda Ruslarla ortak birkaç film çekmişti Yılmaz Duru. Kar payı olarak Ruslar Yılmaz Duru’ya bir gemi vermiş.

- Ne gemisi?

Bir gün sevinçle cebinden fotoğrafını çıkarıp gösterdi. Çok büyük olmayan bir turistik bir gemiymiş. Birlikte dostları da alıp Mavi Yolculuk yapmaya hevesleniyordu. Yine bir gün geldi Taksim’de bir apartmanın üst katına götürdü. Burayı kültür sanat merkezi yapmamı istedi. Ama sonra bir aksilik oldu eşinden ayrıldı. Bir gün telefonda “kabahat benimdi” falan dedi. Çok üzüntülüydü. Uzun süre kendini toparlayamadı. Hayallerimiz de yarım kaldı.

“EVDE UNUMUZ YOK ÇARŞIDA ÜNÜMÜZ VAR”

- Gazeteciler ve yazarlar geçim sıkıntısı yaşar mıydı o yıllarda?

Bir söz vardır ‘evde unumuz yok ama çarşıda ünümüz var’ diye. Bizim durumumuzu en güzel anlatan sözdür. Hacimli yaşayamıyoruz yani. Mesela tarihi romanlar yazan Cavit Ersen vardı. Bir gün geldi bana ‘birlikte gece kondu yapalım mı?’ diye sordu. Dedim ya evde unumuz yok ama çarşıda ünümüz var nasıl gece kondu işine gireyim. Ben yokum dedim. Sonra baktım o gitmiş tek başına yapmış. Yeni İstanbul gazetesinden ayrılmıştım yolda karşılaştık Cavit beyle. “Kardeşim Emirgan’a git, kendine bir çay söyle. Karşıda gördüğüm tek katlı villa kardeşinindir” dedi. Sonra o villaya kat çıkmış daha sonra da satıp kendine bir çiftlik almış. Bunları söylediğinde içimden “keşke ben de yapsaydım “ diye biraz da heveslenmiştim.

PEYAMİ SAFA İKİNCİ EL KIYAFET GİYERMİŞ

- Peyami Safa’nın Babıali’de olduğu dönemde çalıştım demiştiniz. Tanışıklığınız oldu mu?

Peyami Safa’nın Babıali’ne gidip geldiği yıllarda ben daha yeni yetme bir gazeteciydim. Muhabbetim olmadı. Fakat bir gün Nuri Osmaniye Caddesi’nin üzerinde Ergün Göze’nin bürosuna uğramıştım. Ergün bey aynı zamanda avukatlık yapardı. Pencereden bakarken aşağıdan geçen biri dikkatimi çekti. İri kafalı büyük gözlüklü kısa boylu gri giyimli bir adam. Ceketi çok uzun öyle ki elleri görünmüyordu. Pantolonu da yine çok büyüktü. Ergün beye “Şu aşağıdan geçen beyefendi kim?” diye sordum. Geldi pencereden baktı ve tanıdı. “Bu kişi senin çok sevdiğin yazar, Peyami Safa’dır” dedi. Neden öyle giyindiğini ise Ergün bey şöyle anlattı: Sorma parası yetmiyor ikinci el kıyafetler giyer bu yüzden. Karısı hastalık hastası ve onu her hafta doktor doktor gezdirir yetmez Avrupa’ya götürür. Elinde avucunda nesi var nesi yok hanımına harcıyor.”

BABIALİ’DE NİYE 3 KİŞİ ASILIYOR 30 KİŞİ ASILSIN DİYE BAĞIRDILAR

- 60 İhtilali dönemi gazeteciliğe yeni başladığınız yıllara denk geliyor. Neler hatırlıyorsunuz?

Babıali’deki gazetecilerin ‘neden üç kişi asılıyor en az 30 kişi asılsın’ diye bağırdıklarını kulaklarımla duydum. Çoğu yazar gazeteci üç kişinin idamına karar verilince niye daha çok kişi değil diye ter ter tepindiler. Hüzünlü bir durumdur bu. Aydınımızın münevver olamadığının ispatıdır. Onlar sadece okur yazardılar ama münevver insanlar değillerdi. Ninem üç gün Menderes asıldı diye arkasından ağladı çünkü ninem münevver bir kadındı. Tahsin Banguoğlu bir seferinde seçim çalışmaları sırasında yaşadıkları bir anıyı anlatmış ve şöyle demişti: Pek çok siyasetçi milletten anlamıyor ama bu millet siyasetçiden anlar kimin peşine gideceğini çok iyi bilir.

BEN CELLADIM ABİ MENDERES’İ ASTIM

- Menderes dönemiyle ilgili başka anınız var mı?

Bir gün Cağaloğlu’ndan çıkmış gidiyorum. Üstü başı yırtık bir adam. 1974 yılı olmalı. Molla Fenari Sokak’ta süklüm büklüm bir şekilde yanıma geldi ve “Abi bana beş lira ver açım üç gündür” dedi. “İşin yok mu? Niye çalışmıyorsun?” diye sordum. Dedi ki “ Abi ben celladım en son Menderes’i astım kimse bana iş vermiyor.” Cebimden beş lira çıkarıp verdim ve “Al bu parayı bir daha bu sokağa gelme, kimseye de Menderes’i astığını söyleme başına bir iş gelir.” Aradan birkaç ay geçti Sultanahmet’te bu adamın cesedini buldular. Herhalde meyhanede içerken orada tanıştığı arkadaşlarına anlattı birileri de bunu dışarı götürüp öldürdü. Bu olayı hiç unutmam.

2 BİN 800 OLUNCA SAYMAYI BIRAKTIM

- Cağaloğlu’nda yaptığınız kitap kapaklarıyla da bir döneme damga vurdunuz. Kaç kapak yaptınız hatırlıyor musunuz?

2 bin 800'e kadar saydım. Ondan sonra yaptığım kapakları saymayı da bıraktım.

- Nasıl başladınız kapak çizmeye?

Bizim mahalledekiler çok kötü kitap kapağı yapıyorlardı ben de bu kapakları gördükçe sinirleniyordum. O zaman sen yap dediler. Çünkü o dönemde bizim camia kitap kapağı yapmayı bilmezdi. Bir cami bir ağaç resmi koyardı tamam. Bu anlayışı değiştirmek istedim.

- Kimlere kapak yaptınız?

Çok kişiye yaptım Sezai Karakoç’tan Necip Fazıl’ın kitaplarına kadar herkese kitap kapağı yapmışımdır. 1957 yılından 1970'lere kadar çizdim bizim mahallede. Ha, bu arada bizim mahalle tabirini ilk ben kullanmışımdır yazılarımda. Yazarın bir görevi de yeni tanımlar katmalıdır konuştuğumuz dile. Yine güzel insan, gönlüne sağlık gibi tanımlar da ilk kez ben yapmışımdır. Sonrasında yaygınlaştı. Bugün bu kelimeleri başkalarının ağzından duyunca çok mutlu oluyorum.

- Sezai Karakoç’un ilk kitap kapaklarını da siz yapmışsınız…

İlk kapaklarını ben yapmıştım evet. Yayınevindekilerle birlikte kapak tasarımı için kendisi de gelmişti.

- Arkadaşlığınız oldu mu?

Sezai Karakoç ile bir buçuk yıl Yeni İstanbul’da iki yıl da Sabah’ta çalıştım. Hatta Sabah gazetesinde çalışırken aynı odayı üç arkadaş paylaştık ama bizimle hiç konuşmadı.

- Sohbet ettiği, yakınlık gösterdiği kimse var mıydı?

Cahit Zarifoğlu’nu hatırlıyorum. Zarifoğlu o zaman gençti yanına gelirdi onla arkadaşlıkları çok iyiydi diye hatırlıyorum..

- Babıali’de sağ ve solun kurduğu yayınevleri gazeteleri aynı sokaklarda mıydı? Nasıl bir yapılanma vardı?

Farklı farklı sokaklardaydılar. Çatalçeşme, Nuruosmaniye, Ankara Caddesi, Ticarethane Sokak, Molla Fenari Sokak’ta daha çok sağ kesimin yayınları vardı. Yetmişli yıllardan sonra ise Üretmenhan ilgi gördü. Birbirleriyle kopuktular ama çok şiddetli fikir kavgaları olurdu.

- Fikir kavgaları hangi köşe yazarları arasında yaşanıyordu?

Nazım Hikmet ile Peyami Safa, Tarık Buğra ile Aziz Nesin, Çetin Altan ile Ergün Göze arasındaki kalem kavgaları Babıali’de çok ünlüdür. Milli meseleler, özel teşebbüs, devletçilik gibi konularda tartışmalar yaşanırdı. Ya da sağcı bir yazar bir tiyatro oyununu beğenir yazar diğeri ti’ye alırdı. Bizim gençliğimizde sağ sol kesim arasında yine bir diyalog vardı bizden önceki nesil birbirine çok daha sertti.

- Babıali’ye grafiker olarak girdiniz ama farklı işlerde çalıştınız. 50 yıllık gazetecilik hayatınızda en çok hangi alanı sevdiniz?

Evet grafikerlikten resimli romancılığına genel yayın müdürlükten köşe yazarlığına pek çok alanda çalıştım. Ama en zevklisi köşe yazarlığıydı.

- Neden?

Gazetede kapı çalınıyor içeri bakan giriyor kapı çalınıyor bir milletvekili giriyor kapı çalınıyor bir tır şoförü giriyor elinde tarhana torbası bir yazımda tarhanayı sevdiğimi söylemişim mesela. Yani her kesime yazılarınızla ulaşmanız mümkün.

- Kaç yıl köşe yazarlığı yaptınız?

19 yıl yaptım okurlarımla ilgili çok güzel anılarım vardır. Kızını yurda yerleştirmek için arayan, burs isteyen, köfte yerken aklına geldiğim için bana köfte parası gönderen. Hatta aile kavgası için çözüm isteyen… Yani bir süre sonra aileden biri oluyorsunuz okurun gözünde.

- Habercilik o yıllarda o ortamda nasıl yapılırdı?

1966 yılı Sabah gazetesinde çalışıyorum. Yazı işleri müdürümüz o dönemin acar muhabirlerinden Ender Turhan’a dedi ki “dilenci kılığına girip dileneceksin ve dilencilerle bu arada tanışıp röportajlar yapacaksın”. 15 gün Ender beyden haber alamadık. 15 gün sonra çıkıp geldi. İlk günler dilenciler Ender beyi kovalamışlar ama bir süre sonra onların arasına girmeyi başarmış. Meğer onların merkezi Tahtakale’deymiş. Sabah 70-80 dilenci minübüslerle oraya gelip dağılıyormuş akşam yine orada toplanıyorlarmış. Kazandıklarının yüzde 15’i kendilerine kalıyormuş gerisini çeteye veriyorlarmış. “Ben bu işi bırakacağım dilencilikten gazetecilikten kazandığımın altı misli para kazandım” dedi.

- Necip Fazıl’la da arkadaşlığım oldu dediniz...

Necip Fazıl dehasının farkında olan bir adamdı. Kendi büyüklüğünün farkındaydı. Sabah ve Yeni İstanbul gazetelerinde birlikte çalıştık. Sabah’ta odası vardı ve aynı zamanda Ortadoğu dergisini çıkarıyordu. Gazetede zaman zaman sohbetlerimiz olurdu, yemeğe giderdik. Bana Picasso’nun resimlerinden oluşan bir albüm hediye etmişti resme olan ilgimden dolayı. ‘Sen söylemeden anlayan adamsın’ diye bana iltifat ederdi.

- Ortadoğu dergisinin kapağına çizdiğiniz bir karikatür yüzünden ağır ceza mahkemesinde yargılanmışsınız değil mi?

Ben gazetede çalıştığım yıllarda çıkardığı dergi için zaman zaman benden çizimler için destek isterdi. Menderes’in ölüm yıldönümünü kapağa taşımak istiyordu. Ben de Menderes’in dar ağacında bir resmini çizdim dar ağacının ipini de İsmet İnönü’nün eline verdim. Daha önceki idamlara da gönderme yaparak yere dar ağaçları çizdim. Bu kapağı Necip Fazıl çok beğendi ve çok da ses getirdi. Kapakta imza kullanmamıştım. Ama Necip Fazıl’ın odasına bir sivil polis gelip derginin kapağını kimin çizdiğini sormuş Üstad da “böyle güzel kapağı kim çizer tabi ki Gürbüz Azak” demiş. Bunun üzerine bana dava açıldı ve aylarca yargılandım.

- Necip Fazıl bu durum karşısında ne yaptı?

Çok üzüldü. Her seferinde benimle birlikte mahkemeye gelip kapıda bekliyordu. Mahkemede sıkı sıkıya tembihliyordu “Necip Fazıl söyledi ben çizdim diyeceksin Gürbüz” diye. Ama ben onun tekrar cezaevine girmesini istemiyordum, yaşlanmıştı. Fakat bir gün yine mahkemeye giderken bana çok kızdı ve böyle demem için ısrar edince ben de mahkemede bu şekilde ifade verdim. Fakat hakim “Hiç fark etmez sen çizdin sen hapse gireceksin” dedi. Beş yıl hapis cezasına çarptırıldığım hafta kanunda değişiklik oldu. DP’yi övmek, ihtilal aleyhinde bulunmak, ihtilalden dolayı CHP’yi suçlamak gibi maddeler kanun değişikliğiyle suç olmaktan çıktı ben de hapse girmekten kurtuldum.

HABERE YORUM KAT

1 Yorum