Genel Kurul konuşmalarının bir değerlendirmesi: Filistin için adalet ve tek kutupluluğun gerilemesi

Genel Kurul konuşmalarının bir değerlendirmesi: Filistin için adalet ve tek kutupluluğun gerilemesi

Genel Kurul’un Genel Tartışması’nın açılışında Filistin’e ilişkin yapılan konuşmalar, konuşmacıların farklı siyasi ve coğrafi konumlarına rağmen, topluca bütüncül bir argüman oluşturuyor gibi görünüyordu.

Dr. Sania Faisal El-Husseini’nin Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Genel Kurul konuşmaları, uluslararası sistemde ikili bir krizin varlığını ortaya koymaktadır. Birincisi, en açık şekilde Filistin’de görülen adalet eksikliğiyle ilgilidir; ikincisi ise İran ve Ukrayna’daki savaşlarda belirginleşen uluslararası güç dengesindeki kaymayla ilgilidir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, Filistin meselesini meşruiyet krizinin ve uluslararası hukukun seçici uygulanmasının çarpıcı bir örneği olarak göstererek, İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nda şiddet, yerinden edilme, yerleşim yerlerinin genişletilmesi ve etnik temizlik tehdidi konusunda uyarıda bulundu. Güney Afrika ve diğer devletler tarafından İsrail aleyhine açılan soykırım davasında, Uluslararası Adalet Divanı’nın hukuken bağlayıcı geçici tedbirlerine uyulması gerektiğini açıkça dile getirdi. Guterres, güç dengesindeki bu değişimi, çok kutuplu bir dünyaya doğru “geri dönüşü olmayan” bir hareket olarak nitelendirdi. Bu geçiş, yalnızca Çin ve Rusya’nın yükselişi karşısında ABD’nin hegemonyasının tezahürlerini korumaya yönelik çabalarında değil, aynı zamanda Küresel Güney ülkelerinin benimsediği tutumların giderek artan bağımsızlığında ve Avrupa’nın rolünü güçlendirme girişimlerinde de açıkça görülmektedir. Körfez krizi, bölgesel güçlerin kendi güvenliklerini şekillendirmek için daha fazla alan arayışında olduklarını ortaya koyarken, Ukrayna’daki savaş ise tek bir gücün uluslararası uzlaşmaların şekillenmesini tek başına tekelleştirmesinin imkânsız olduğunu göstermektedir.

Genel Kurul oturumunun açılışı, aynı zamanda dünya liderlerinin uluslararası meselelere ilişkin ülkelerinin tutum ve önceliklerini ortaya koydukları ve devletlerin tutumlarına dair kamuya açık ve resmi bir kayıt oluşturdukları yıllık bir etkinlik niteliğindedir. Buna paralel olarak, devletler arasında ilişkilerinin çerçevesi dâhilinde ikili ve çok taraflı toplantılar ile zirveler ayrı ayrı düzenlenmektedir. Filistin sorunu ile İran ve Ukrayna’daki savaşlar, bu oturumda ülkelerin açıklamalarında ele alınan uluslararası meselelerin başında yer almaya devam ediyor. Guterres genel tartışmayı açtı; ardından ülke liderlerinin konuşmalarına başlandı. Konuşma yapan ilk ülke Brezilya oldu; onu ABD izledi. İlk gün, Türkiye, Katar, Ürdün ve Fransa liderlerinin yanı sıra bir dizi başka ülkenin liderleri de konuşma yaptı. Bugün, ABD’nin Genel Kurul’un olağan oturumundaki toplantılara katılmak üzere ülkeye giriş vizesi talebini reddetmesi üzerine, Başkan Mahmud Abbas’ın önceden kaydedilmiş bir konuşma yapması bekleniyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun da bugün Genel Kurul’da konuşma yapması bekleniyor.

Genel Kurul’un Genel Tartışması’nın açılışında Filistin’e ilişkin yapılan konuşmalar, konuşmacıların farklı siyasi ve coğrafi konumlarına rağmen, topluca bütüncül bir argüman oluşturuyor gibi görünüyordu: Bu argüman, sahadaki krizi teşhis etmekle başlıyor, krizi çözmede yaşanan kurumsal ve hukuki başarısızlığın niteliğini belirlemeye devam ediyor ve adaleti sağlama konusunda uluslararası toplumun ve sisteminin sorumluluğu sorusuyla son buluyor.

Guterres, barışın “hukuk yoluyla gücün sınırlandırılması” anlamına geldiğini vurgulayarak ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından çıkarılan “yasal olarak bağlayıcı geçici tedbirleri” hatırlatarak bu yaklaşımın hukuki çerçevesini belirledi; tüm taraflara “uluslararası hukuka ve Divan’ın kararlarına uymaları” çağrısında bulunurken, Batı Şeria’daki “şiddet, yerinden edilme ve yerleşim yerlerinin genişletilmesi”nin “etnik temizlik hayaletini uyandırdığı” uyarısında bulundu.

Kral II. Abdullah’ın konuşması, bu unsurları tek bir çerçeve içinde bir araya getirerek, Batı Şeria’da yaşananların “bir dizi ayrı olay” değil, ev yıkımları, arazi el koymaları, yerleşim yerlerinin genişletilmesi, yerleşimcilerin şiddet eylemleri, zorla yerinden edilme ve fiili ilhakı kapsayan birbiriyle bağlantılı uygulamalar olduğunu ve Gazze ile Batı Şeria’nın “aynı İsrail stratejisinin iki yüzü” olduğunu savundu: Birincisinde yıkım, ikincisinde ise fiili ilhak; her iki durumda da Filistinlilerin varlığının silinmesine yol açarak, yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasını imkânsız hale getiriyor.

Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad Al Thani, Filistinlilerin kendi topraklarında hayatta kalma ve direnişlerinin temellerinin zayıflamasını, İsrail’in cezasız kalma yeteneğiyle ilişkilendirerek bu teşhisi pekiştirdi; Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Filistin meselesini uluslararası sistemin içindeki bir krizle ilişkilendirdi. Erdoğan, uluslararası hukukun “güçlülere ve zayıflara farklı şekilde uygulandığını” ve cezasızlığı “norm” haline getirdiğini belirtti.

Filistin meselesi ve bu meseleye yönelik tutum konusunda ortaya çıkan bu uzlaşma, Arap, İslam ve Orta Doğu devletleriyle sınırlı kalmayıp Küresel Güney ülkelerine de yayıldı. Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva, Gazze’de yaşananları tanımlamak için “soykırım” terimini kullandı ve yerleşim yerlerinin genişlemesini iki devletli çözümün baltalanmasıyla ilişkilendirdi.

Genel Kurul’da Filistin meselesinin çözümüyle ilgili karar tasarıları üzerine yapılan uluslararası oylama, Filistinlileri destekleyen geniş bir çoğunluğun varlığını ortaya koymaktadır.

Filistin meselesine ilişkin bu değerlendirme, yalnızca Arap ve İslam dünyasının tutumlarıyla ya da Küresel Güney ülkeleriyle sınırlı kalmadı. Genel Kurul’da İngiltere ve Fransa tarafından yapılan konuşmalar, Batı’nın Filistin’e yönelik söyleminde, özellikle de Batı Şeria’daki gelişmeler konusunda giderek artan bir kayma olduğunu yansıtıyordu.

İngiltere Başbakanı Andy Burnham, 7 Ekim saldırısını kınamanın ve güvenlik konusunda İsrail’in yanında durmanın, “İsrail hükümetinin Gazze veya Batı Şeria’daki eylemlerini” haklı çıkarmadığını vurguladı. E1 yerleşim projesine özellikle değinen Burnham, bunun “yaşayabilir bir Filistin devletini ulaşılmaz hale getirme tehlikesi” oluşturacağı uyarısında bulundu. İngiltere Başbakanı, ülkesinin tutumunu aldığı somut önlemlerle ilişkilendirdi: “yasadışı yerleşim yerleriyle mal ticaretini yasaklamak”, bu yerleşimlerin inşasına katılanlara yaptırım uygulamak ve “İsrail’in Filistin topraklarını işgalinin hukuka aykırı olduğunu” kabul etmek.

Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron daha da ileri giderek, Gazze’de yaşananları durduramamanın uluslararası toplumun kendisinin güvenilirliğiyle bağlantılı olduğunu belirtti. “Gazze karşısında harekete geçmezsek güvenilirliğimizin ne değeri kalır?” diye sordu ve Gazze Şeridi’ndeki durumu “hepimizi utandıran bir manzara” olarak nitelendirdi. Ardından Batı Şeria’ya değinerek, buradaki devam eden ihlallerin Filistin halkının meşru var olma hakkına dayanan projenin gerçekleştirilmesini giderek imkânsız hale getirdiğini belirtti.

İngiliz ve Fransız tutumları da daha geniş bir Batı bağlamından kopuk görünmüyor. Genel Kurul öncesinde, bu iki ülke Almanya, İtalya, Hollanda, Kanada, Norveç, Avustralya, Yeni Zelanda, İsveç ve Belçika ile birlikte, E1 projesinin Batı Şeria’yı böleceği ve Filistin topraklarının coğrafi bütünlüğünü zedeleyeceği gerekçesiyle projeyi reddetti. Ayrıca, yasadışı yerleşim yerlerinden gelen malların ticaretine kısıtlamalar getirme veya bu kısıtlamaları destekleme niyetini açıklayan bir grup Avrupa ve diğer Batı ülkesine de katıldılar.

Batı’nın tutumundaki değişim artık yerleşim faaliyetlerini kınamakla sınırlı kalmamaktadır; bu faaliyetlerin yasa dışılığını ortaya koymaktan, bunlarla mücadele etmek için ekonomik ve cezai önlemlerin uygulanmasına doğru kademeli olarak kaymaya başlamıştır; ancak bu önlemlerin kapsamı ve Filistinlilere yönelik işgal politikalarını caydırma aracı olarak gerçek etkisi henüz test edilmemiştir.

Bu konuşmalarda Filistin sorunu artık sadece ihlallerin sıralanması olarak değil, birbiriyle bağlantılı bir sistem olarak sunuldu: Gazze’deki yaygın yıkım; Batı Şeria’daki yerinden edilme, yerleşim yerlerinin genişlemesi ve fiili ilhak ve uluslararası hukukun seçici uygulanması ile cezasızlığın ortasında, bir Filistin devletinin maddi ve siyasi yaşayabilirliğinin kademeli olarak zayıflatılması. Bundan sonra, tartışma teşhisten eyleme geçme talebine doğru kaydı. Guterres, uluslararası hukuka uyulmasını ve çatışmalara son verilmesini istedi; Erdoğan, uluslararası hukukun uygulanmasında çifte standartlara son verilmesi gerektiğini vurguladı; İngiltere, iki devletli çözümden söz etmenin, eylemle desteklenmediği takdirde anlamını yitireceği konusunda uyarıda bulundu; Kral II. Abdullah ise bu ikilemi tek bir soruya indirgedi: “Harekete geçecek miyiz?” O, yaptırımlar, varlık dondurma, yasaklar ve diplomatik izolasyon gibi araçların mevcut olduğunu ve başka krizlerde de kullanıldığını vurguladı; ayrıca İsrail’le ilgili kararların “kağıt üzerinde kalmasına” izin vermenin, araçların eksikliğinden değil, mevcut uluslararası sistemin kendi belirlediği kuralları uygulayamadığını ortaya koyan siyasi bir tercihten kaynaklandığını belirtti.

Filistin’de yaşananlara ilişkin bu geniş uluslararası fikir birliğinin aksine, ABD Başkanı Donald Trump’ın Genel Kurul’da yaptığı konuşma belirgin bir şekilde farklılık gösterdi. Gazze’yi ele alırken Trump, yönetiminin arabuluculuğunda sağlanan anlaşmaya odaklanarak bunu Amerikan yaklaşımının bir başarısı olarak sundu; oysa konuşmasında ne Gazze’de ne de Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik İsrail uygulamalarına yönelik herhangi bir eleştiri yer almadı. Bu zıtlık, ABD’nin kendi rolü ışığında değerlendirildiğinde daha da netleşiyor: Washington, yalnızca dışarıdan bir arabulucu değil, Gazze’deki ateşkes düzenlemelerini destekleyen başlıca uluslararası güç ve bu düzenlemelerin uygulanmasını sağlamak ve tarafları bunlara uymaya zorlamak için en büyük etkiye sahip aktördür.

Trump’ın konuşması, Filistin meselesini çözme konusunda Washington’un vizyonu ile dünya genelindeki ülkelerin vizyonu arasında belirgin bir uçurum olduğunu ortaya koydu; bu durum, ABD’nin Filistin meselesini çözme konusundaki istekliliğinin ve niyetinin ne ölçüde olduğu ile arabulucu rolü hakkında soru işaretleri uyandırdı.

Guterres, Genel Kurul’a yaptığı konuşmada, “ekonomik, siyasi ve teknolojik etki alanlarında yeni merkezlerin ortaya çıkmasıyla” “açıkça çok kutuplu bir dünyaya doğru ilerlediğimizi” ve “bu hareketin geri döndürülemez olduğunu” vurguladı; buna karşın küresel yönetişim kurumları ve sistemleri, “büyük ölçüde geride kalmış bir dönemin güç gerçeklerini ve çıkarlarını” yansıtmaya devam ediyor. Bununla birlikte, çok kutupluluğun “artan gerilimler ve derinleşen güvensizlik” ile karakterize edilen “parçalanma ve çıkar odaklı bir dünya” yaratabileceğinden, istikrara yol açmayabileceği konusunda da uyarıda bulundu. Buna karşılık, tek bir gücün uluslararası sistemin kurallarını belirlememesi ve büyük güçlerin rakip bloklara ayrılmaması için ortaklıklar, çok taraflı kurumlar ve uluslararası hukuka dayanan, “ağ tabanlı çok kutupluluk” olarak adlandırdığı bir modeli önerdi.

Trump’ın İran, Körfez bölgesi ve bu bölgedeki ülkelere yönelik sergilediği Amerikan yaklaşımı, Guterres’in uyarıda bulunduğu çok kutupluluğun diğer yüzüne daha yakın görünmektedir. Trump, Amerikan gücünü tehditleri yönetmenin başlıca aracı olarak sunarak, ülkesinin “bugün her zamankinden daha güçlü” olduğunu ilan etti. ABD Başkanı, İran’a karşı savaşı, uluslararası toplumun tırmanmasına izin verdiği bir tehditle yüzleşme olarak tasvir etti; ya bir anlaşmaya varılacağı ya da İslam Cumhuriyeti’nin yok edileceği şeklinde bir seçim sundu ve dünya ülkelerine İran’ı ekonomik olarak izole etme çağrısında bulundu.

Katar Emiri konuşmasında, tek kutupluluğun sürdürülebilir istikrar sağlama yeteneğinin azalması bağlamında, “devletlerin egemenliğine, güvenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyan”, “anlaşmazlıkların barışçıl çözülmesini” ve “devletlerin iç işlerine karışmama ilkesini” teşvik eden “bölgesel bir kolektif güvenlik sistemine” duyulan ihtiyacı vurguladı.

Ukrayna’daki savaşta, uluslararası sistem çatışmayı sona erdirememekteyken, Trump bu anlaşmazlığı Amerikan liderliğinin tek başına çözme kabiliyeti bağlamında ele almaktadır. Buna karşılık Macron, krizi Birleşmiş Milletler sistemi aracılığıyla çözmek üzere Fransa, İngiltere ve Almanya’nın liderliğinde kurulacak bir “İstekli Koalisyon” fikrini öne sürmüş ve Rusya ile Ukrayna arasında müzakereler yapılması çağrısında bulunmuştur. İngiltere Başbakanı, Ukrayna’daki savaşın çözümünü açıkça “BM Şartı’na ve hukukun üstünlüğüne bağlı kalmak” ile ilişkilendirdi.

Bu durum iki soruyu gündeme getiriyor. Birincisi, ABD’nin ya da hegemonik gücün, soruna ilişkin tanımının dünya ülkelerinin çoğunluğununkinden farklı olduğu bir durumda Filistin’de ne ölçüde sürdürülebilir bir çözüm üretebileceğiyle ilgilidir. İkincisi ise, İran’daki savaş ve Rusya-Ukrayna savaşıyla başa çıkmada ABD stratejisinin etkinliğinin sınırlarıyla ilgilidir: Bu strateji, İran’daki savaşın sonucunu dayatmak için güce dayanırken, ikinci çatışmanın yönetilmesi veya sona erdirilmesiyle ilgili karar alma sürecini tek taraflı olarak kontrol etmeye yönelmektedir. Cevap, Guterres’in konuşmasında ve aynı zamanda, Birleşmiş Milletler de dâhil olmak üzere çeşitli kurumlarıyla günümüz uluslararası sisteminin hâlâ başaramadığı adaleti ve istikrarı sağlayabilecek, ağa dayalı, kurumsal çok kutuplu bir düzeni hedefleyen diğer liderlerin konuşmalarında ortaya çıkmaktadır.

* Dr. Sania Faisal El-Husseini, Filistin’deki Arap-Amerikan Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler profesörüdür; aynı zamanda çok sayıda siyasi makale ve araştırma makalesi yayınlamış bir yazar ve araştırmacıdır. El-Husseini, Filistin Ulusal Yönetimi’nde yirmi yılı aşkın bir süre boyunca bilgilendirme ve diplomatik görevlerde çalışmıştır. 2008 yılından bu yana Filistin’deki Birzeit Üniversitesi ve Al-Quds Üniversitesi gibi çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. 2013-2014 yıllarında Oxford İslam Araştırmaları Merkezi’ne, 2017-2018 yıllarında ise Georgetown Üniversitesi’ne akademik misafir olarak davet edilmiştir. Son zamanlarda El-Husseini, Arap-Amerikan Üniversitesi’nde Çatışma Çözümleri Bölümü ile Diplomatik ve Uluslararası Hukuk Bölümü’nün öğretim üyesi olmuştur.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir