1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Felaket filmleri neden yükselişte?
Felaket filmleri neden yükselişte?

Felaket filmleri neden yükselişte?

Deprem sonrası travma estetiği, salgın filmleri, distopik atmosferler… Peki, insanlığın ütopya hayali ne zaman karardı? Gelecek tasavvurları neden umut değil felaket anlatıları üretmeye başladı? Distopyalar yoksa çağımızın ruh hâli mi?

10 Şubat 2026 Salı 15:19A+A-

Kolektif yara ve sinema: Felaket filmleri neden yükselişte?

Tuncer Çetinkaya / Fikirturu


 

Thomas More, yüzünü Rönesans Avrupası’na çevirerek yazdığı ve kelimeyi “var olmayan / düşsel yer” anlamında kullandığı “Ütopya”sındaki hümanist yaklaşımın 500 küsur yıl sonra bambaşka bir ifadeye bürüneceğini elbette öngöremezdi. Günümüz insanının kalbi, geçen yüzyılın başlarından itibaren -sıcak ya da soğuk- savaş korkusu, nükleer felaket tehdidi, soykırımlar, salgın hastalıklar veya doğa felaketleri arasında, Campanella’nın “Güneş Ülkesi”nden, Bacon’ın “Yeni Atlantis”inden bambaşka ve karanlık bir dünyada atıyor artık. Bir başka deyişle More’un, sağlam bir ahlak anlayışına, ortak üretime, özgürlüğe, bilgi ve eğitime vurgu yaptığı adasının yerinde yeller esiyor.

“İnsan yeryüzüne aittir!”

Jack London’dan Zamyatin’e, Huxley’den Orwell’a, insanlığın geleceğine ilişkin kurulan hayallerin giderek kararması (distopya) ve yarına dair öngörülen “sistem”in hiçbir umut vaat etmeyişi, Ray Bradbury’nin itfaiyecilerine verilen emirde (Fahrenheit 451) zirve noktasına ulaşmıştı sanki:

“Pazartesi günü Miller’ı, Salı Tolstoy’u, Çarşamba Walt Whitman’ı, Cuma Faulkner’i ve Cumartesi-Pazar da Schopenhauer ile Sartre’ı yakarsın, hepsini kül haline getirirsin, sonra külleri de yakarsın. Resmî sloganımız bu!”

Aslında günümüzün kültürel dünyasında; bestseller romanlarda ya da gişe bombası filmlerde, dizilerde karşımıza çıkan atmosfer, belki de en etkili biçimde Kızılderili Şefi Seattle’ın 1854 yılındaki mektubunda dile getirilmişti:

“Yeryüzünün başına gelecek bir kötülük, yeryüzünün tüm evlatlarının başına gelir. Şu kadarını biliyoruz: Yeryüzü insana ait değildir, ama insan yeryüzüne aittir. İnsan yaşam ağını örmez ve o ağın sadece bir telidir. İnsan yaşam ağına ne yaparsa, kendine yapmış olur.”

Felaket öngörüsü

Yedinci Sanat’ın tarihiyle yaşıt, koskoca Bilim Kurgu Sineması’nın artık neredeyse distopik filmlerle anılması; türe temas eden tüm popüler dizilerde benzer bir eğilimin söz konusu olması; salgın ve felaket filmlerinin kimi zaman korku, kimi zaman da gerilim filmlerinin birer alt türü olarak karşımıza çıkması tesadüf değildir. Sözü edilen tür / alt türlerdeki “yükselen trend”i, yalnızca sinema teknolojisinde yaşanan büyük ilerleme ile açıklamak yetersizdir. Ortaya çıkan manzara, insanlığın en kanlı yüzyılına kültürel bir tepkidir aslında.

Sinemadaki ilk bilim kurgu örneklerinden Le Voyage dans la Lune / Aya Yolculuk’ta (Georges Méliès, 1902) astronotların düşmanca karşılanıp tutsak edilmeleri, Fransa’nın sömürge ülkelerinde karşılaştığı hoşnutsuz tavırlara gönderme içermekle birlikte distopik anlatıya göz kırpar. Dışavurumcu Alman sinemacılar, başta Caligari olmak üzere felaketi tekil örneklerle (Mephisto) açıklamaya çalışsalar da arka planda Hitler’in ayak sesleri işitilmektedir (Der Student von Prag, 1913; Der Golem, 1914 vb.). Sessiz sinemanın bu etkili filmlerine Dr. Mabuse de eklendiğinde ortaya tamamen karanlık bir tablo çıkar. Kötüler, toplumu uyutarak iktidara yaklaşan Nazilere benzer biçimde, emellerine iyileri hipnotize ederek ulaşmaktadır!

Geçen yüzyılda kapitalizmin gelişimi ve sınıfsal farklılıkların belirginleşmesi sonucu ortaya çıkan baskıcı yönetimlerin yerlerini sağlamlaştırmadaki uzun süreli başarıları, egemen güçlerin elinde bulundurduğu korkutucu teknolojik gücün de etkisiyle ütopya tasarımlarını karşı-ütopyalara bırakmıştır. Gelecekte toplumları bekleyen despotik yönetim biçimleri ve bunların yaratacağı olumsuz sonuçları hikâye eden eserler, sinema ve edebiyatta birbirini takip eder. Var olmayan, hayal edilen o güzel ülke artık vardır ve küçük bir azınlık dışında kalanlar için ‘kötü bir yer’dir.

Sürrealizm’den kara gerçekliğe

Sovyet devrim sinemacılarının en başarılı örnekleri verdiği; Chaplin ve Keaton’ın komedi görünümü altında sistemi acımasızca eleştirdiği, Fransız avangartların erki temsil eden tüm kurumları tiye aldığı güçlü bir sinemasal ortama rağmen ilk büyük sinemasal ütopyada, sorunları en can yakıcı biçimde yaşayan ve hızla faşizme doğru yuvarlanan Almanların imzası vardır.

Fritz Lang imzalı Metropolis (1926), bir buçuk yıla varan hazırlanış süresi, dev bütçesi (Amerikan desteğiyle yaklaşık 7 milyon mark) ve on binleri bulan figüranıyla bilim-kurgu sinemasının ilk üstün yapımıdır. 2026 yılında filme adını veren kentte geçen film, sınıf ayrımını göz önüne seren bir gelecek öngörüsü taşır. İmparatorun oğlunun işçi sınıfından bir kıza âşık olması ve kızın benzerini tasarlayan çılgın bir bilim adamının kenti isyana sevk etmesi, filmdeki olayların doruğunu oluşturur.  Metropolis, dışavurumcu etkilerinin yanı sıra, kusursuzca oluşturulmuş yeraltı kentleri, geleceğin bilimini simgeleyen robot tasvirleri, uçaklar ve planlı bir kent ortamı ile dikkat çekerken, emek ve sermaye çelişkisini aşkın gücüyle etkisizleştiren sürrealist finaliyle de hatırlanmaktadır. Lang’ın iyimser tutumunun, gerçekliğin duvarında paramparça olmasına bir süre daha vardır.

2. Dünya Savaşı sırasında ABD’ye yerleşmek zorunda kalan Fransız avangart René Clair’in It Happened Tomorrow’unda (1944) bireysel kurtuluşa yer yoktur. Olayları 24 saat öncesinden görme fırsatı yakalayan gazetecinin atlattığı haber, kendi ölüm ilanıdır! Yıllar önce bir filminde Paris’i donmuş, hareketsiz bir kent olarak betimleyen sanatçı, artık milyonlarca insanın birbirini boğazladığı bir cangılın ortasında olduğunun farkındadır!

Soğuk Savaş’ın canavarları

Robert Wise’ın, sinemaya ilk etkili uzaylı figürlerinden birini (Klaatu) armağan ettiği The Day Earth Stood Still, Soğuk Savaş’ın tedirgin edici atmosferinden izler taşır. Kahramanımızın tek amacı yaklaşmakta olan nükleer savaş tehdidine dikkat çekmek olsa da, “uygar” ve “barışsever” insanlığa (!) mesaj iletmesi kolay görünmemektedir. İki yıl sonra H.G. Wells’in ünlü eserinden uyarlanarak gösterime giren The War of the Worlds’de (Byron Haskin) “komünist”i imleyen “ötekiler” gerçek birer düşmandır.

Ucuz korku ve bilim kurgu romanlarının, comic’lerin de patlama yaşadığı bu dönem, Creature From The Black Lagoon (Jack Arnold, 1954), Invasion of the Body Snatchers (Don Siegel, 1956) gibi filmlerle sürüp gider. Gölden fırlayan canavarlar, insanların bedenini ele geçiren canavar uzaylılar, nedenini anlayamadığı biçimde küçülen adamlar, 50’lerin bilim kurgu sinemasının sınırlarını belirlemişlerdir. Bu dönemin filmlerinde, bir benzerine 80’lerin slasher yapımlarını anımsatan bir biçimde gelecek kaygısının sömürülmesine tanık oluruz. Korkunun, görselin marifetiyle “haz alma” mertebesine yükseltildiği 50’li yıllardaki komünizm veya nükleer felaket paranoyasına eleştirel bakış, kendisini daha çok Film Noir’da (Kara Film) gösterir.

Görece iyimser

60’ları tasvir ederken, McCarthyciliğin teşhir olduğu, özgürlükçü taleplerin karşı kültür hareketlerine ağır aksak yön verdiği bir iklimi sembolize eden ikonografiyi anımsamak anlamlıdır. Sonradan pek çok felaket filminde olur olmaz karşımıza çıkan Özgürlük Anıtı’nın harap olmuş görüntüleri, belki de ilk ve en etkileyici biçimde, Franklin J. Schaffner’ın Maymunlar Cehennemi’nde karşımıza çıkar. Maymunlarca ele geçirilen yerleşim, kimliği tespit edilememiş uzak bir gezegen değil New York’tur. Nükleer savaş sonrasının bu sorgulayıcı tasviri, 60’lı yılların birçok distopik filminde ya da felaket anlatılarında kendisini gösterir. Romero’nun, aynı yıl başlayan Zombi Üçlemesi’nde ölülerin canlanmasının sorumlusu üçkâğıtçı politikacılardır. Tüketim toplumunun eleştirisine dönüşen ikinci filmde kendilerini bir süpermarkete sığınarak savunanlar için kurtuluş yoktur. Tıpkı son filmde askerler ve tuhaf deneylerin peşinde koşan bilim adamları gibi, onları da karanlık bir son beklemektedir.

Bu yaklaşımın, Chris Marker’ın La Jetée / Dalgakıran adlı (1962) 20 dakikalık kısa filmi ile başladığını iddia etmek sanırız yanlış olmaz.  Sonradan 12 Maymun’a da yön verecek filminde uzayda yapılan bir geziyi eksen alan yönetmen, tamamına yakını fotoğrafların montajlanması sonucu ortaya çıkan eserinde 3. Dünya Savaşı sonrasını resmeder. Yaşanan nükleer felaketin ardından sağ kalan bir grup insan yeraltında yaşamak zorunda kalmıştır. Tek kurtuluşları zamanda yolculuk yapıp savaş öncesine gitmek ve olayların akışını değiştirmektir. Fotoğrafların yarattığı inanılmaz etki, özellikle dondurulan karelerde evrensel bir tehlikenin ipuçlarını sunar. Godard’ın 1965 yapımı Alphaville’inde de benzer bir bakış vardır. Aşkın ve hayal kurmanın artık yasaklandığı bir geleceğin politikacıları robotlar olmuştur.

Bilime karşı duygu

Seconds gibi filmlerde görülebileceği gibi (John Frankenheimer, 1966) eleştirel tutumunu sürdürmekle birlikte, değişmeyi reddeden bir toplum için mücadele etmenin beyhude olduğunu imleyen 60’ların filmleri, sonraki on yıllara nazaran (Sleeper, Woody Allen, 1972 ve Rollerball Norman Jevison, 1975) görece iyimserdir. İdeolojilerin çatışma noktası olarak da tanımlanan ve politik gerilim temalı filmlerin zirve yaptığı 70’lerde, Vietnam yenilgisi ya da Watergate skandalı, paranoyayı tetiklemiştir. Ufukta görünen eski bir kovboyla birlikte (Reagan), Ryan ve Kellner’ın deyişiyle (“Politik Kamera”, Ayrıntı, 2022) devlete karşı bireyciliği, bilim ve akılcılığa karşı inanç ve duyguyu öne çıkaran, Amerikan muhafazakâr ideolojisinin sosyalizme duyduğu korkunun dışavurum alanına dönüşen Star Wars evreni işbaşındadır artık!

Ana çizgisini bu eğilimlerin oluşturmaya devam ettiği distopyalar, felaket filmleri veya deprem / salgın sonrası travmaya odaklanan felaket filmleri, sürekli gelişen teknolojilerle izleyicisine “görsel şovlar” vaat ederken, çok da yeni bir şeyler söylememektedir sanki. Asacağı ipi dahi kurbanına satan sistem, bütün bunların yaratıcısı kendisi değilmiş gibi, felaketten rant sağlamakta bir kez daha mahirdir. Her şey o ünlü deyişte saklıdır çünkü:

“Hollywood, daha beyaz yıkar!”

 

HABERE YORUM KAT