1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Dünya Giderek Sekülerleşiyor mu?
Dünya Giderek Sekülerleşiyor mu?

Dünya Giderek Sekülerleşiyor mu?

Dünya tarihinin sekülerleşmeye doğru akan bir süreç olarak görüldüğü yaygın kanaat hakkında değerlendirmelerde bulunan Yasin Aktay, bunun doğru olmadığını söylüyor ve “Bunu görebilmek için sadece bakış açısını değiştirmek yetiyor.” diyor.

29 Ekim 2016 Cumartesi 13:35A+A-

Seküler Çağ mı Dediniz?

Yasin Aktay / Yeni Şafak

Sekülerleşmeyle ilgili literatürü okuyup, söylemlerine gereğinden fazla kulak kabarttığınızda dünya tarihini sekülerleşmeye doğru akan bir süreç olarak görmekten kendinizi alamazsınız. Çünkü bu literatür adeta başrolünü sekülerleşmenin oynadığı bir film gibi anlatıyor her şeyi. Aslına bakarsanız bu izlenimi sadece sekülerleşmenin tarihini okurken edinmiyorsunuz. Modernleşme tarihini okuduğunuzda da, sınıf çatışmalarının tarihini okuduğunuzda da başka türlü edinebiliyorsunuz. Modernleşme teorileri dünyada önceden olup bitmiş ve olup bitmekte olan her şey telosu (amacı, varış noktası) modernleşme denilen şeye yöneltmektedir. Orada da başrolde modernleşmenin olduğu bir film izliyoruzdur.

Marksistler için dünya tarihinde kayda değer ne varsa ancak sınıf çatışmaları içinde anlamını bulur ve dünya tarihi yönü ve istikameti komünizm olan bir tutarlı ve düzenli diyalektik süreç olarak çalışır. İlk dönem Marksistlerin o yüzden dünya tarihinde sınıf çatışmalarından başka hiçbir şeye ilgilerini çekmek mümkün olmaz.

Marksist bir pencereden baktığınızda her şey Marksist teoriyi doğrulamakta ve sınıfların çatışmaları insanlığı her geçen gün o muhteşem finale doğru yaklaştırmaktadır. Hoş, bir türlü tutmayan öngörüler yüzünden bu nazariyeden bakanların sayısında gittikçe azalma, bakmakta ısrar edenlerin şevkinde bir kırılma yaşanıyorsa da, söylemi üretmekte ısrar edenlerin dünyasından görüntü budur.

Gündelik hayatın giderek sekülerleştiğine dair bize adeta yüklenen izlenimlere bu noktadan bakmakta fayda var. Yani büyük ölçüde olay tarih yazımıyla ve bu esnada nasıl bir anlatı kurduğunuzla ve anlatınızın merkezine neyi koyduğunuzla ilgili bir konudur.

Charles Taylor’un Seküler Çağ diye son zamanlarda yayınlanmış devasa kitabının sayfalarına daldığınızda, sekülerleşmenin farklı toplumlarda farklı şekillerde cereyan ettiğine dair, oryantalizmle veya Avrupa-Merkezci tarih yazımıyla cedelleşen bir çabayı da görürsünüz gerçi, ama neticede bütün hikayenin merkezinde dünyanın sekülerleşmeye doğru bir evrim içinde olduğuna dair anlatıyla da yüklenmiş oluyorsunuz. Anlatının bir evrim kurgusu içinde yapılmış olması ve neticesinde sekülerliğin tarihin sonundaki muzaffer olarak resmedilmesi, aslında, daha önce de değindiğimiz gibi, bütün modernleşme anlatılarının başka bir veçhesini oluşturuyor.

Oysa aynı gerçekliğin başka sosyal çevrelerde veya alemlerde başka türlü yaşanması, hissedilmesi veya algılanması da mümkün. Bizim cephemizden baktığımızda gördüğümüz bir Seküler Çağ değil, her geçen gün daha fazla dinselliğe gark olmuş bir çağdır mesela. Dünya her geçen gün dinsel bağnazlığa daha fazla kapılmakta, sekülerliğin en üst örneklerinin ilk görüldüğü Avrupa kıtasının her tarafına sağ muhafazakar partilerin popülaritesi daha fazla artmaktadır. Bu artış aynı zamanda dini kimliğin de, belki dindarlıkla orantılı olmasa da, güçlenişini ve etkili hale gelmesini beraberinde getirmektedir.

Ortadoğu’da yaşanan hadiselere tamamen dinsel bir pencereden bakan ve bu sürece tam da bu motivasyonla katılanların belirleyicilikleri azımsanmayacak boyuttadır. İsrail’in güvenliği için ABD’nin giriştiği büyük maceraların ABD’nin ekonomik çıkarlarıyla veya başka bir rasyonaliteyle açıklanabilir bir tarafı yok mesela. Bu coğrafyada olup bitenleri tamamen kendi dinsel istikbalinin bir gerçekleşmesi olarak gören yığınla insan yaşıyor ABD’de de Avrupa’da da ve tabi, farklı bir bakış noktasından da olsa, Müslüman dünyada da.

Bu cihetten baktığınızda bu çağın baskın karakteri olarak sekülerliği değil, alabildiğine belirleyici olan bir dinselliği görüyorsunuz; eskatolojisiyle, teodisesiyle, teolojisiyle, mesiyanizmiyle, bütün bunlara hayat veren pratik katılımıyla... Yani tanrıyı kıyamete zorlayarak kehaneti gerçekleştirmeye azmetmiş kul iradesiyle... İşte öyledir insan; Yasin suresinde buyurulduğu gibi, insanlar “Kendilerine yardım etsinler diye tapındıkları tanrılara, kendileri hayat vermek üzere, onların emrinde hazır ordulara dönüşürler”. Bu görüntüde putperestlik vardır, ama dinsellikten uzaklaşma yoktur, bilakis yoğun bir dinsellik vardır.

Dinsellik veya sekülerlik düzeyinin büyük ölçüde görünürlük miktarıyla ölçülmesi kaçınılmaz gibi. Sekülerleşmeyi anlatan söylemler de dindarlaşmayı, muhafazakarlaşmayı anlatan söylemler de dinin görünürlüğünü baz alarak temellendirir iddialarını. Oysa söz konusu olan dindarlık olduğunda niyetin, kalbin, samimiyetin ne kadar önemli olduğunu yeterince takdir eden nesnel bir ölçüt yok. Basit bir örnek olarak başkaları görsün, toplumda bir yer edinsin diye kılınan ve dindarlıktan zerre kadar nasibi olmayan bir namaz kaçınılmaz olarak dinsellik istatistiğine yazılır. Oysa aslında o namaz alabildiğine seküler bir namazdır.

Buna mukabil, işini en iyi şekilde yapan, bir ibadet aşkıyla ve Allah’ın rızasını böylece kazanacağına inanarak bunu yapan birinin eylemi hiçbir şekilde dinsel bir kategoride kaydedilmez bile. Halbuki bu eylem de son derece dindarca bir eylemdir. O yüzden bir mümin en dünyevi gibi görünen, değerlendirilen bir eylemi bile besmeleyle yapar ve onu bir anda dinselleştirir. Aynı eylemi bir başkası alabildiğine seküler bir eylem olarak, kendi eylemi olarak da yapabilir. Dışarıdan bakan biri bu iki eylem arasında bir ayırım yapamaz, ama iç dünyalarında bu iki eylem arasında kapanmaz bir fark vardır.

Kur’an’ı okuyan ve zihni Kur’an’ın kavramlarıyla, kalbi onun ayetleriyle titreşen bir Müslüman için dünyada olup biten her şey Allah’ın ilmi, takdiri ve gözetimi altında cereyan etmektedir ve Allah bu dünyadan çekilmiş değildir. Seküler çağ anlatısının telkin etmeye çalıştığı şey Allah’ın, -veya seküler literatürün ifadesiyle “tanrıların”- artık insanlar tarafından rağbet görmüyor olması, dolaysıyla da olsa, bu dünyadan çekildiğidir. Açıkçası bu olgusal olarak doğru değil, zira insanların dine rağbetinde azalma yok, artış var. Bunu görebilmek için sadece bakış açısını değiştirmek yetiyor.

Sekülerleşme anlatısına İslamcı veya muhafazakar perspektiften bir tür karamsarlıkla katkıda bulunanlar da bana göre doğru bir iş yapmıyor. Sekülerleşme rüzgarlarına karşı dindarlığı savunayım derken, sekülerliğin zaferini ilan etmesine katkıda bulunmuş oluyorlar.

HABERE YORUM KAT