1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Süveyş, Britanya İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. Hürmüz de ABD için aynı sonuca yol açabilir
Süveyş, Britanya İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. Hürmüz de ABD için aynı sonuca yol açabilir

Süveyş, Britanya İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. Hürmüz de ABD için aynı sonuca yol açabilir

İran ile gerginlik tırmanırken, Washington, sterlinin küresel rezerv para birimi olarak sonunu hızlandıran ve imparatorluğun geri çekilmesine neden olan 1956 Süveyş Krizi’ni tekrarlama riskiyle karşı karşıya.

28 Mart 2026 Cumartesi 14:27A+A-

Sami Al-Arian’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


İmparatorluklar, askeri etki alanları siyasi stratejilerini geride bıraktığında, ekonomik temelleri zayıfladığında ve egemenlik kurmaya çalıştıkları halklar, ezici güçlerini aşacak kadar uzun süre direndiğinde çöküşe geçer.

1956’da Süveyş Kanalı’nın kamulaştırılması, Britanya İmparatorluğu için böyle bir dönüm noktası oldu. ABD’nin baskısı sterlin üzerinde bir panik dalgasına yol açarak, küresel rezerv para birimi olarak sterlinin çöküşünü hızlandırdı ve imparatorluğun geri çekilmesine neden oldu; bu kriz, Britanya’nın mali kırılganlığını ortaya çıkardı.

Yetmiş yıl sonra, Hürmüz Boğazı'nda tırmanan gerginlik, Orta Doğu'daki Amerikan gücü için benzer bir dönüm noktasına işaret ediyor olabilir.

Bu paralellikler sadece yüzeysel veya retorik değildir.

Her iki durumda da, köklü bir imparatorluk düzeni, boyun eğmeye yanaşmayan kararlı bir bölgesel aktörle karşı karşıya kalmıştır.

İmparatorluk merkezi, konumunu korumak için askeri güce bel bağladı; ancak sonuç, yalnızca savaş alanındaki dinamiklerle değil, aynı zamanda daha derin ekonomik kısıtlamalar ve değişen küresel güç dengeleriyle de şekillendi.

Süveyş 1956

Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır, Temmuz 1956'da Süveyş Kanalı'nı kamulaştırdığında, Mısır'ın egemenliğini ortaya koymaktan daha fazlasını yaptı.

Orta Doğu'daki İngiliz imparatorluk gücünün temellerine meydan okudu. Kanal, ticari bir güzergâhtan öte, İngiltere'yi kalan sömürge topraklarına bağlayan stratejik bir arter ve imparatorluk prestijinin bir sembolüydü.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından zaten zayıflamış olan İngiltere, Fransa ve İsrail ile birlikte Mısır'a yönelik bir işgal operasyonu düzenledi.

Üçlü saldırı, kamulaştırmayı geri almak, Nasır’ı devirmek ve emperyal kontrolü yeniden tesis etmeyi amaçlıyordu. Askeri açıdan operasyon başlangıçta başarılı oldu. İngiliz-Fransız güçleri hızla ilerledi ve İsrail güçleri Sina Yarımadası’nı ele geçirdi. Ancak bu kazanımlar siyasi bir zafere dönüşmedi.

Belirleyici faktör, her ne kadar bir rol oynamış olsalar da, yalnızca Mısır ordusunun ve halkının direnişi değildi. İki kutuplu dünya düzeninin temelini oluşturan iki güç olan Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin müdahalesiydi. ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, hem gerginliğin tırmanma riskini hem de İngiltere'yi kenara itme fırsatını fark ederek net bir ültimatom verdi.

Washington, finansal misilleme tehdidinde bulunarak İngiliz sterlini üzerinde baskı oluşturdu ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) desteğini kısıtladı. İngiltere'nin ithalat faturalarını ödemekte ve para biriminin değerini korumakta zaten zorlandığı bir dönemde, bu baskı belirleyici oldu.

İngiltere aşağılayıcı bir geri çekilmeye zorlandı, işgal başarısız oldu ve Nasır siyasi olarak güçlendi.

Bu kriz, İngiltere'nin Orta Doğu'daki egemen dış güç olarak varlığının kesin sonunu işaret etti. Onun yerine, ABD bölgesel hegemonyanın rolünü üstlendi. Londra, Amerikan rızası olmadan stratejik hedeflerini artık gerçekleştiremeyeceğini fark etti ve müttefikler ile rakipler, İngiliz gücüne ilişkin görüşlerini buna göre yeniden ayarladılar.

Süveyş Krizi, bir imparatorluğu ayakta tutmanın tek başına askeri güçle mümkün olmadığını göstermektedir. Savaş alanında açık bir üstünlüğe sahip olunsa bile, ekonomik zayıflık ve stratejik aşırı genişleme yine de siyasi bir yenilgiye yol açabilir.

O zamanlar İngiltere, bugün Amerika

Hem 1956’daki Britanya İmparatorluğu hem de günümüz Amerika Birleşik Devletleri, bölgesel aktörlere karşı ezici bir askeri üstünlüğe sahipti. Yine de her ikisi de altta yatan yapısal zayıflıklar nedeniyle kısıtlanmış durumdaydı.

Ekonomik açıdan, savaş sonrası İngiltere, 1956 itibarıyla 27 milyar sterlinlik (bugün yaklaşık 1 trilyon dolar) borç yükü, azalan endüstriyel rekabet gücü ve dış finansal desteğe bağımlılık gibi sorunlarla boğuşuyordu. Amerika Birleşik Devletleri de şu anda benzer kısıtlamalarla karşı karşıyadır. 39 trilyon doları aşan ulusal borç ve süregelen bütçe açıkları nedeniyle, Washington'un imparatorluk hırsları, zayıf bir ekonomiye ve dolar temelli finansal sisteme duyulan güvenin giderek azalmasına giderek daha fazla rehin kalmaktadır.

Daha önce İngiltere’nin yaşadığı gibi, Amerika Birleşik Devletleri de eşsiz bir askeri erişime sahip olmakla birlikte, Doğu Avrupa’dan Hint-Pasifik’e kadar birçok cepheye yayılmış kuvvetleri nedeniyle kaynakları yetersiz kalmaktadır. Bir zamanlar Amerikan stratejisinin merkezinde yer alan Orta Doğu, on yıllarca süren maliyetli ve sonuçsuz müdahalelerin ardından artık pek çok cepheden sadece biri haline gelmiştir. Dikkat ve kaynakların bu şekilde dağılması, Washington’a güç bırakmakla birlikte, belirleyici sonuçlar dayatma yeteneğinden mahrum bırakmaktadır.

Siyasi açıdan İngiltere, milliyetçi hareketlerin yükselişini yanlış yorumladı ve sonuçları belirleme yeteneğini abarttı. Bugün Amerika Birleşik Devletleri, on yıllarca süren çatışmaların dönüştürdüğü, devlet dışı aktörlerin, bölgesel güçlerin ve ulus ötesi ağların geleneksel kontrol biçimlerini aşındırdığı bir bölgeyle karşı karşıyadır.

Süveyş Krizi, Britanya'nın gerilemesini işaret ettiği kadar, Amerika'nın yükselişini de kolaylaştırdı. Eisenhower'ın müdahalesi, sömürgeci saldırganlığa karşı bir muhalefetten ziyade, Avrupalı müttefiklerin bağımsız hareket etmesini engellemek ve Amerika Birleşik Devletleri'ni bölgedeki hakem ve vazgeçilmez aktör olarak konumlandırmak için hesaplanmış bir stratejiyi yansıtıyordu.

Washington, askeri üslerin genişletilmesi, ittifakların pekiştirilmesi ve ekonomik çıkarların derinleştirilmesi dâhil olmak üzere, daha önce İngiltere’nin hâkim olduğu etki yapılarını devraldı. Zamanla ABD, Ortadoğu’yu şekillendiren merkezi dış güç haline geldi. ABD, askeri üsler ağı, silah satışları, petrol imtiyazları, petrodolar sistemi ve bölgedeki çok sayıda ülkeyle, özellikle de zengin Körfez devletleriyle kurduğu kapsamlı siyasi ve ekonomik bağlar aracılığıyla hâkimiyetini ortaya koydu.

ABD ayrıca Mısır, Ürdün ve Fas gibi kilit bölgesel ülkeleri ekonomik yardım, artan borç, istihbarat işbirliği ve otoriter rejimlere destek yoluyla kendi çizgisine çekmeye zorladı.

Irak, Suriye, Yemen, Sudan ve Libya gibi bir zamanlar Arap milliyetçi bloğunun bir parçasını oluşturan ülkelerde, ABD politikası parçalanmaya ve istikrarsızlığa katkıda bulunarak, Amerikan hegemonyasına veya İsrail politikalarına pek bir meydan okuma oluşturmayan zayıf devletler ortaya çıkardı.

İmparatorluğun çöküşü nadiren tek başına gerçekleşir. Genellikle yeni bir hegemonyacı çerçevenin ortaya çıkmasıyla birlikte görülür. Ancak şu anki durum bir önemli açıdan farklıdır: ABD'nin İngiltere'nin yerini aldığı gibi, onun yerini alacak tek bir güç görünmemektedir. Bunun yerine, ortaya çıkan düzen parçalanmış ve çok kutupludur.

Hürmüz Pivotu

Küresel petrol ve doğal gaz arzının yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı'ndan geçmektedir. Herhangi bir kesinti, küresel ekonomi için anında ve geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır.

İran’ın deniz geçişini tehdit etme gücü, coğrafi konumu, askeri yetenekleri, asimetrik taktikleri ve siyasi kararlılığına dayanmaktadır.

1956’da Bağlantısızlar Hareketi’nin lideri ve ABD ile Sovyetler Birliği arasında Soğuk Savaş’ın kilit bir kozuyken büyük ölçüde siyasi nüfuzuna güvenen Mısır’ın aksine, İran gelişmiş füze ve insansız hava aracı yetenekleri ile küresel enerji akışını kesintiye uğratma kapasitesi dâhil olmak üzere daha geniş bir araç yelpazesine sahiptir. Bölge, Amerikan-Siyonist ekseninin seçtiği savaşlar yoluyla istikrarsızlığı körükleyen rolünü giderek daha fazla fark etmektedir.

İran, mevcut çatışma için net bir çerçeve ortaya koymuştur. İran'ın belirlediği koşullar arasında ABD ve İsrail'in saldırganlığının sona ermesi, savaşın sorumluluğunun kabul edilmesi, gelecekteki saldırılara karşı garantiler, bölgedeki Amerikan üslerinin kapatılması, tazminatlar ve yaptırımların kaldırılması yer almaktadır.

Ayrıca, Gazze, Lübnan, Yemen ve Suriye'deki savaşların sona ermesi ve savaş suçlarının hesabının sorulması da dâhil olmak üzere, daha geniş kapsamlı bir bölgesel gerginliğin azaltılmasıyla birlikte, güvenlik ve ekonomik çıkarlarını yansıtan, Hürmüz Boğazı'nı düzenleyen yeni bir çerçeve talep etmektedir.

Hala ele alınmayan konu ise, özellikle Gazze'ye karşı savaşının üçüncü yılına girerken, İsrail'in Ortadoğu'daki nükleer tekelidir. İsrail, uluslararası hukuku veya sözleşmeleri hiçe sayarak, ne kadar belirsiz olursa olsun hedeflerini gerçekleştirmek için ezici bir güç kullanarak defalarca kırmızı çizgileri aşmıştır.

İran, stratejik başarı elde ettiğini iddia etmek için tüm hedeflerine ulaşmasına gerek yok. Eğer ABD ve müttefikleri İran’ı teslim olmaya zorlayamaz, rejim değişikliği dayatamaz ya da onu kararlı bir şekilde zayıflatamazsa, İran’ın temel hedefi olan “hayatta kalma” zaten gerçekleştirilmiş demektir.

Amerikan sınırları

Amerika Birleşik Devletleri, daha karmaşık bir ortamda olsa da, 1956'daki İngiltere'ninkine benzer bir ikilemle karşı karşıyadır. Gerginliğin tırmanması önemli riskler taşır. Hürmüz Boğazı'nın uzun süreli kapatılması veya enerji akışının sürekli kesintiye uğraması, küresel ekonomik istikrarsızlığı tetikleyecek, enerji fiyatlarını artıracak ve Amerikan müttefiklerine baskı uygulayacaktır.

Aynı zamanda, belirtilen hedeflere ulaşılmadan gerilimin azaltılması, Amerika'nın zorlayıcı gücünün sınırlarını ortaya çıkaracaktır. Bu, bölgesel aktörlere, dayanıklılığın en güçlü askeri gücü bile etkisiz hale getirebileceğini gösterecektir.

Bu gerilim, imparatorluğun aşırı genişlemesinin daha geniş kapsamlı sorununu yansıtmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, iç desteği ve ekonomik istikrarı korurken, birden fazla bölgedeki taahhütlerini yönetmek zorundadır. Orta Doğu'daki uzun süreli çatışma, bu üç unsuru da zorlamaktadır.

Mevcut çatışmaya ilişkin her türlü değerlendirme, taktiksel ve yapısal avantajlar arasında ayrım yapmalıdır.

Amerikan-Siyonist eksen, hava gücü, deniz kuvvetleri, istihbarat sistemleri ve teknolojiye sahip olduğu için açık bir taktiksel askeri avantaja sahiptir. Ancak bu güçler, otomatik olarak siyasi sonuçlara dönüşmez.

Buna karşılık İran, yapısal dayanıklılık temelinde hareket etmektedir. Coğrafi derinliği, âdemi merkeziyetçi askeri doktrini ve bölgesel ittifakları, sürekli baskıyı absorbe etmesini ve buna yanıt vermesini mümkün kılmaktadır. Daha da önemlisi, İran'ın hedefleri sınırlı ve ulaşılabilir niteliktedir.

Bu asimetri belirleyicidir. Amerikan-Siyonist ekseni, İran devletini ve bölgesel düzeni dönüştürmeyi amaçlamaktadır. İran ise hayatta kalmayı ve caydırıcılık sağlamayı hedeflemektedir. Bu tür bir asimetriyle tanımlanan çatışmalarda, genellikle daha mütevazı hedeflere sahip taraf galip gelir.

Bir dönemin sonu

Amerikan hâkimiyetinin zayıflaması, bölgesel aktörlerin daha fazla özerklik kazanması için alan yaratacaktır. Ayrıca, Çin ve Rusya gibi dış güçlerin katılımını da hızlandıracaktır, ancak bu katılımın mutlaka hegemonik bir nitelikte olması gerekmez.

Bölgesel düzeyde, İran'ın hayatta kalması ve konumunun güçlenmesi, direniş ekseninin devam etmesiyle birlikte güç dengesini değiştirecektir. İsrail'in tartışmasız askeri hâkimiyeti varsayımı, giderek artan bir meydan okumayla karşı karşıya kalacaktır. Amerikan güvenlik garantileri yeniden değerlendirilecek ve yeni ittifaklar ortaya çıkabilecektir. Bu bağlamda, Filistin için sonuçları çok derin olacaktır.

Amerikan hegemonyasının zayıflaması, askeri üstünlüğü uzun süredir koşulsuz ABD desteğine dayanan İsrail’in stratejik değerini sınırlamaktadır. Bu destek giderek daha maliyetli ve tartışmalı hale geldikçe, söz konusu gücün yapısal temelleri aşınmaya başlar. Sonuç, ani bir çöküş değil, ırkçı yapılarının ve bunları ayakta tutan sistemlerin kademeli olarak ortadan kaldırılması olacaktır.

Askeri caydırıcılık zayıflayacak, siyasi izolasyon derinleşecek ve iç çelişkiler yoğunlaşacaktır. Bu bağlamda, Filistin mücadelesi, bölgenin geleceğini şekillendiren merkezi bir mesele olarak yeniden gündeme gelmektedir.

Tarih, sömürgeci projelerin, emperyalist desteğin çekilmesiyle birlikte ayakta kalamadığını göstermektedir. Siyonist yapının yıkılması, artık bu desteğin çekilmesiyle birlikte “olup olmayacağı” değil, “ne zaman olacağı” meselesidir.

Süveyş bir imparatorluğun sonunu ve bir diğerinin yükselişini işaret ediyorsa, Hürmüz farklı bir şeyi işaret ediyor olabilir: yerini başka bir imparatorluğun alması değil, emperyal egemenliğin kendisinin kademeli olarak aşınması.

Ortaya çıkan bu manzarada, tarihin dersi değişmez. İmparatorluklar tek bir belirleyici savaşta değil, gücü artık siyasi kontrole dönüştüremeyecek hale geldiklerinde çöker. Bu anlamda, bu çatışmanın sonucu çoktan belirlenmiş olabilir.

 

* Sami Al-Arian, İstanbul Zaim Üniversitesi İslam ve Küresel İlişkiler Merkezi’nin (CIGA) direktörüdür. Filistin kökenli olan Al-Arian, Türkiye’ye yerleşmeden önce kırk yıl boyunca (1975-2015) ABD’de yaşamış ve burada kadrolu akademisyen, tanınmış bir konuşmacı ve insan hakları aktivisti olarak faaliyet göstermiştir. Kendisi birçok çalışma ve kitabın yazarıdır.

HABERE YORUM KAT