Cehennemden döşekler ve örtüler

"Onlar için cehennemden döşekler ve üstlerini kaplayan (ateşten) örtüler vardır. Zalimleri işte böyle cezalandırırız." (el-A`râf 7/40)
İnsan, hakikati bildiği hâlde neden kibirle ondan yüz çevirir ve bunun bedeli ne olur? Bu yazıda ele alacağımız A‘râf 7/41. ayeti, inkâr ve zulmün akıbetini son derece çarpıcı bir tasvirle gözler önüne seriyor. Kur’an, burada yalnızca bir azap sahnesi anlatmakla kalmaz; aynı zamanda insanın yaptığı tercihlerle nasıl bir son hazırladığını da gösterir. İslam düşüncesinde “ilâhî adalet” diye ifade edilen bu düzen şu varsayıma dayanır: İnsan zulmü seçtiğinde aslında kendi kötü akıbetini de inşa eder. Peki, Kur’an neden cehennemi “alttan döşek, üstten örtü” gibi kuşatıcı imgelerle anlatır? A‘râf 7/41 üzerinde biraz durduğumuzda bu tasvirin sadece bir korkutma değil, insanın kendi elleriyle ördüğü kaderin bir anlatımı olduğunu görürüz.
Ateşten Döşek ve Örtü
Cehennem tasvirlerinin yer aldığı A‘râf sûresi 41. ayet, inkâr ve kibirle hakikati reddedenlerin akıbetini çarpıcı bir şekilde anlatır. Bu ayetin merkezinde iki güçlü kelime yer alır: mihād (مِهَاد / döşek, yaygı) ve ġavâş (غَوَاشٍ / örtüler, kaplayan şeyler). Arapçada mihād kelimesi aslında bebeğin rahatça yatması için hazırlanan döşek anlamına gelir. Kur’an’ın bu kelimeyi cehennem için kullanması güçlü ve inkârcılarla alay da dâhil bir ironi içerir: İnsanın huzur bulması gereken bir zemin, burada azabın yatağına dönüşmüştür. Ayetteki ġavâş (غَوَاشٍ / kaplayan örtüler) ise kökü itibarıyla “sarmak, kuşatmak” anlamındaki ġaşiye (غشي) fiiline dayanır ve cehennem azabının yalnızca aşağıdan değil, yukarıdan da insanı kuşattığını anlatır. Altta ateşten bir zemin, üstte ise ateşten bir örtü. “Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.” (et-Tevbe 9/49; Ankebût 29/54) ayetleri ile birlikte düşünüldüğünde bu kuşatma, azabın yan taraflardan da geleceği konusunda şüphe bırakmaz.
İnkârın İnşa Ettiği Ebedî Hücre
Bu ayete (el-A`râf 4/41) benzer şekilde Zümer sûresi 16. ayetteki azap ifadesi şöyledir: “Onların üstlerinde ateşten tabakalar vardır, altlarında da tabakalar vardır.” Aynı şekilde Kur'an’ın sûrelerine benzer bir sûre getiremeyenler de “kâfirler için hazırlanmış” bir ateşten (el-Bakara 2/24) sakındırılır. Daha ayrıntılı bir azap sahnesi şöyledir: “Şu iki gurup, Rableri hakkında çekişen iki hasımdır. İnkâr edenler için ateşten bir elbise biçilmiştir. Onların başlarının üstünden kaynar su dökülecektir! Bununla, karınlarının içindeki (organlar) ve derileri eritilecektir! Bir de onlar için demir kamçılar vardır! Istıraptan dolayı oradan her çıkmak istediklerinde, oraya geri döndürülürler ve ‘Tadın bu yakıcı azabı!’ (denilir)!”(el-Hacc 22/19-22). Bu ayetler birlikte okunduğunda Kur’an’ın cehennem tasvirlerinde oraya giren kişiyi her yönden kuşatıcı mekânsal imgeler kullandığı görülür. Ateş sadece bir unsur değil, insanın etrafını saran bir nitelik kazanır.
İlahî Adaletin Tecellisi
Kelâmî açıdan ayet, ilahî adalet tartışmalarıyla yakından ilişkilidir. Son cümlede yer alan “وَكَذَٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ” ifadesi, “Zalimleri işte böyle cezalandırırız.”, ayetleri yalanlayan müşriklere (el-A`râf 7/40) cezanın keyfî değil, ahlâkî bir karşılık (cezâ / karşılık) olduğunu gösterir. Kur’an’ın zulüm kavramını hakikati inkâr etmek veya şirk koşmak1 anlamında kullandığı düşünüldüğünde, ayetteki azap tasviri, sadece fiziksel bir ceza değil, ahlâkî bir yanlışın sonucudur. Bu yönüyle ayet, halk hikmetinde dile getirilen “Zulüm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur.” sözünü hatırlatır; zira zulüm üzerine kurulan bir düzenin nihai akıbeti ister dünyada ister ahirette olsun, kaçınılmaz biçimde yıkımdır. Ayrıca ayette “zalimler” ile cehennemin birlikte anılması, zulmün insanı ilahî cezaya götüren ağır ahlâkî sapmalardan biri olduğuna işaret etmektedir.
Ahlâkî Nedensellik
Tarihsel bağlam açısından bakıldığında A‘râf sûresi Mekke dönemine ait bir sûredir. Bu dönemde Kur’an’ın sıkça kullandığı retorik stratejilerden biri, inkâr edenlerin ahiret akıbetini canlı tasvirlerle anlatmaktır. Mekke toplumunda ahiret fikrine yönelik şüphelerin bulunduğu bilindiğinden, bu tür tasvirler inançsızlığın sonuçlarını zihinde somutlaştırmayı amaçlar. Ayetin mantıksal yapısı da dikkat çekicidir. Metinde aslında örtük bir kıyas vardır: zulüm ve inkâr belirli bir ahlâkî bozulma oluşturur; bu bozulma ilahî adalet düzeninde bir karşılık doğurur; dolayısıyla azap keyfî değil, eylemlerin zorunlu sonucudur. Bu mantık yapısı Kur’an’ın birçok yerinde görülen ahlâkî nedensellik ilkesine dayanır. Yani “Ne ekersen onu biçersin.”
Sonuç
A`râf 41. ayetin sarsıcı tasvirleri, ilahi adaletin bir tesadüf değil, ahlaki bir zorunluluk olduğuna işaret ediyor. Bebeğin huzur bulduğu “mihâd” kelimesinin burada azabın döşeğine dönüşmesi, modern insanın konfor arayışındaki manevi boşluğunu ve kibrinin onu nasıl kuşatacağını ihtar eden muazzam bir ironidir. Cehennem, uzak bir mekân değil, bizzat zulümle örülen bir elbise gibi kuşatıcıdır. Günümüz insanı için bu ayet, haksızlıklarla inşa edilen sahte cennetlerin aslında birer ateşten yatak olduğunu hatırlatan etkileyici bir uyanış çağrısıdır. Sonuç olarak bu ayet, bizi kendi ellerimizle ördüğümüz bu daraltıcı örtülerden sıyrılıp hakikatin genişliğine hicret etmeye davet etmektedir.
1- “Şüphesiz ortak koşmak (şirk) büyük bir zulümdür.” (Lokmân 31/13).







YAZIYA YORUM KAT