1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Dubai neden nefret objesi haline geldi?
Dubai neden nefret objesi haline geldi?

Dubai neden nefret objesi haline geldi?

Feyza Gümüşlüoğlu, Dubai’nin saldırılar sırasında hedef alınan bir şehirden çok, temsil ettiği ekonomik, sosyal ve siyasi anlamlar nedeniyle nefret objesine dönüştüğünü aktarıyor.

24 Mart 2026 Salı 14:16A+A-

Feyza Gümüşlüoğlu / Fokusplus

Dubai Neden Nefret Objesine Dönüştü?

Dünyanın en uzun gökdeleni, dünyanın en derin havuzu, dünyanın en büyük fıskiyesi… Bugüne kadar Dubai sayesinde dünyanın ‘en’leri listesinde sık sık adı geçen Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), son haftalarda Tahran’dan en fazla füze ve İHA saldırısına maruz kalan ülke olarak farklı bir rekorla öne çıktı.

İran’ın Körfez’deki saldırıları bölgeyi sarsmaya devam ederken, BAE’ye yönelik saldırılar Dubai özelinde dikkate değer bir tabloyu su yüzüne çıkardı: Şehir, aynı anda iki zıt duygunun odağına dönüştü. Bir kesim Dubai’ye bir şey olmadığını, her şeyin yolunda olduğunu ispatlamaya çalışırken, bir kesim saldırıları adeta “oh olsun” derecesinde karşıladı.

İran’ın saldırılarına maruz kalan diğer Körfez şehirlerinden farklı olarak, Dubai etrafında ortaya çıkan bu iki uç anlatı, kentin aslında derin bir öfke ve nefretin odağı haline geldiğini gösterdi. Bu tepki Türkiye’de özellikle sosyal medyada daha görünür olsa da aslında Türkiye’ye özgü değil; uluslararası alanda da geniş bir yankı buluyor.

Dubai’ye dönük yorumların önemli bir bölümü insani kaygıdan çok küçümseme, alay, mesafe, hatta yer yer saldırılardan içten içe duyulan bir memnuniyet içeriyordu. Kentin vurulması, bazı çevrelerde sanki “yapay”, “fazla parlak” ya da “hak edilmemiş” bir düzenin yara alması gibi okundu. Aslında bu tepki yeni değil. Dubai uzun süredir yalnızca bir şehir olarak değil, belli bir ekonomik modelin, belli bir hayat tarzının ve belli bir jeopolitik tercihler bütününün sembolü olarak tartışılıyor. İran saldırıları ise bu yerleşik algıyı görünür hale getirdi; zaten var olan öfke ve nefret, kriz anında daha açık ve daha sert bir dile dönüştü.

İmaj sorunu 

Bu hissiyatın sebeplerinden ilki, Dubai’nin dışarıya yansıyan imajı. Kent, uzun zamandır lüks tüketim, hızlı sermaye dolaşımı, emlak patlaması, vergi avantajı ve sosyal medyada dolaşıma sokulan gösterişli yaşam tarzıyla özdeşleşmiş durumda. Son yıllarda “influencer kenti”, “kripto sermayesinin sığınağı”, “vergiden kaçanların adresi” gibi etiketler bu algıyı daha da güçlendirdi. İran saldırıları sırasında havaalanının kapanması ve bazı yabancıların çok yüksek ücretler ödeyerek kentten ayrılmaya çalıştığına dair haberler de bu imajı yeniden besledi. Böylece Dubai, bir savaşın içindeki sivil bir kent olmaktan çok, küresel eşitsizliklerin vitrini gibi konuşuldu. Tepkinin bir boyutu buydu: İnsanlar aslında şehrin kendisine değil, onun temsil ettiğini düşündükleri gösterişli ve ayrıcalıklı dünyaya tepki veriyordu.

Ancak mesele yalnızca gösteriş değil. Dubai’ye yönelen tepkinin ikinci önemli nedeni, kentin çok hızlı büyümesi ve bu büyümenin birçok kişi tarafından hala “sahici” bulunmaması. Oysa son on yılda Dubai’nin geçirdiği dönüşüm son derece somut. Bir zamanlar Körfez ticareti ve inci avcılığıyla anılan küçük bir liman olan şehir, bugün finans, lojistik, turizm, emlak, havacılık, teknoloji ve hizmet sektörlerini bir araya getiren küresel bir merkeze dönüşmüş durumda. Bu dönüşüm, özellikle dışarıdan bakanlar için hayranlık kadar kuşku da üretiyor. Zira Dubai, geleneksel metropollerin yüzyıllara yayılan yükselişinden farklı olarak, çok daha kısa sürede küresel bir ağırlık merkezi haline geldi. Bu da şehir hakkında sık sık “fazla hızlı”, “fazla pürüzsüz” ve dolayısıyla “fazla yapay” bir yükseliş anlatısı kurulmasına yol açtı.

Şehre yönelik eleştirilerin bir kısmı, bu büyümenin arkasındaki toplumsal yapıyla da ilgili. Dubai sıradan bir ulus-devlet kenti değil. Kent sakinlerinin yalnızca küçük bir bölümü vatandaş; geri kalan nüfus ise kelimenin tam anlamıyla dünyanın dört bir yanından geliyor. Bu yapı bir yandan Dubai’yi olağanüstü kozmopolit bir merkeze dönüştürürken, diğer yandan aidiyet, vatandaşlık ve eşitlik konularını sürekli tartışmalı tutuyor. Kentin cazibesi de eleştirisi de biraz buradan besleniyor. Çünkü Dubai hem açıklık hem de hiyerarşi üreten bir düzen kurdu: Herkese kapısını açan ama herkesi aynı statüde kabul etmeyen bir düzen.

Dubai’ye yönelik eleştirileri tümüyle haksız görmek mümkün değil. Düşük gelirli göçmen işçilerin çalışma ve yaşam koşulları, gelir dağılımı farkları, vatandaşlık rejiminin kapalı yapısı, siyasal katılımın sınırlılığı ve sosyal hakların vatandaş-yabancı ayrımı üzerinden şekillenmesi uzun süredir tartışılıyor. Kentin dışarıya yansıyan ışıltılı görüntüsü ile bu yapısal sorunlar arasındaki fark, tepkinin en önemli kaynaklarından biri. Dubai’ye yönelik öfke biraz da bu keskin tezatlardan doğuyor: Bir tarafta süper lüks oteller, rezidanslar ve küresel markalar; diğer tarafta çok daha zor şartlarda çalışan geniş bir göçmen emeği. Bu nedenle Dubai’ye dönük eleştirilerin tamamını peşin önyargı diye görmek de yanlış olur.

Politik sebepler

Türkiye özelinde, daha önce bu yoğunlukta olduğunu şahsen fark etmediğim Dubai nefretinin, zenginlere ve kolay para kazanmaya karşı genel olarak duyulan öfkeden daha derin, kendine has başka sebepleri de olabilir.

BAE’nin son yıllarda izlediği dış politikanın etkisi de belirgin. Arap Baharı döneminde Türkiye ve BAE arasında yaşanan krizler, BAE’nin son yıllarda İsrail’le kurduğu yakın ilişki ve Sudan’dan Somali’ye kadar hemen her yere uzanan birbirine zıt politikalar, Türkiye’deki BAE algısını doğrudan etkiledi. Bu nedenle Türk kamuoyundaki BAE tepkisi, bir bakıma Dubai’de vücut bulmuş oldu. Dubai çoğu zaman sadece lüks hayatın ya da vergi avantajlarının sembolü olarak değil, İsrail’le yakın duran bölgesel çizginin vitrini olarak da görülüyor. İran saldırıları sırasında ortaya çıkan sert dilin bir kısmı da buradan beslendi. Tepki yalnızca zenginliğe değil, o zenginliğin ilişkilendirildiği siyasi eksene de yöneldi.

Bir başka unsur da Türkiye’de Körfez şehirlerine dönük yerleşik önyargılar. Dubai algısı, birçok kişi için gerçek şehir deneyiminden çok sosyal medya fenomenlerinin paylaşımları üzerinden şekillendi. Bu da kentin çok katmanlı yapısını görünmez hale getirip yerine tek boyutlu bir imge geçiriyor. Oysa Dubai yalnızca lüks tüketim merkezi değil; aynı zamanda milyonlarca göçmen için iş, gelir ve sosyal hareketlilik imkanı sunan bir merkez. Bu imkanlar eşit dağılmıyor, ciddi hiyerarşiler içeriyor; ama yine de kenti sadece “influencer dekoru” olarak tanımlamak, gerçeğin önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyor. Şehrin bu ikili doğası hem fırsat hem eşitsizlik üretmesi, ona yönelik yargıları da sürekli keskinleştiriyor.

Sonuçta Dubai’nin nefret objesine dönüşmesi, biraz da onun aynı anda çok fazla şeyi temsil etmesinden kaynaklanıyor. Küresel sermayeyi, eşitsizliği, fırsatı, göçü, otoriter modernleşmeyi, gösterişi, güvenliği ve jeopolitik tercihi tek bir şehirde topluyor. Bu yüzden insanlar çoğu zaman Dubai’nin kendisine değil, onun simgelediği dünyaya tepki veriyor. İran saldırıları sırasında ortaya çıkan söylem de bunu açık biçimde gösterdi. Hedef alınan yalnızca bir kent değil, o kentin temsil ettiği ekonomik, kültürel ve siyasi anlamlar bütünüydü.

Dubai’yi eleştirmek elbette mümkün, hatta birçok açıdan gerekli. Ama onu yalnızca “yapay zenginliğin cezasını çeken şehir” gibi okumak analitik olarak yetersiz kalır. Çünkü Dubai bugün hem küresel sistemin çelişkilerini görünür kılan bir laboratuvar, hem de o sistemin dışında kalan milyonlar için halen güçlü bir cazibe merkezi. Onu tartışmalı kılan da tam olarak bu ikili karakter.

Söz konusu öfkenin arkasında yatan tüm bu faktörlere ve olası başka etkenlere rağmen, bunları şehrin kendisinden ve içinde yaşayanlardan ayırmayı başarıp, Dubai’deki bir yıkıma da tıpkı Beyrut veya Şam gibi üzülenler de elbette yok değil.

 

HABERE YORUM KAT