Dr. Binoy Kampmark / MEMO
Bu görkemli eski metin artık biraz eskimiş durumda. Hâlâ önemini koruyan ve yorgun bir şekilde işlevini sürdüren 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mülteciler Sözleşmesi, taraf devletler tarafından suistimal, baltalama ve ihmalle karşı karşıya kalmıştır. Bazen sadece ihlal edildiğinde saygı görür; diğer zamanlarda ise hiç saygı görmez. Çeyrek asırdan sonra, belgenin içinden geçen o ateşli ideali unutmak kolaydır: Christopher Bentram’ın isabetli bir şekilde belirttiği gibi, bu belge, menşe ülkelerini terk eden ve bağlarının “yargılanma tehdidiyle kopmuş” olduğunu görenler için “bir tür ikame vatandaşlık” içermektedir. Bu, koruma kapsamını dar bir şekilde tanımlanmış grupların ötesine genişleten türünün ilk örneğiydi. (Bu bağlamda, Rus, Ermeni ve “asimile olmuş” mültecilere uygulanabilir olan 1933 tarihli Mültecilerin Uluslararası Statüsüne İlişkin Sözleşme’yi düşünün.)
Ancak başından itibaren, özellikle daha zengin olan bazı devletlerin endişeleri ve ikircikli yaklaşımı kayıt altına alınmıştı. 1951 tarihli orijinal belge, mülteciyi, “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar”dan kaynaklanan ırk, din, milliyet, bir sosyal gruba üyelik veya siyasi görüş nedeniyle zulüm görme konusunda haklı bir korkusu olan, vatandaşı olduğu veya mutat ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan kişi olarak tanımlamıştı. Mülteci tanımındaki zamansal sınırlamanın kaldırılması için 1967 Protokolü’nün kabul edilmesi gerekti.
Belgede bazı temel ilkeler hâlâ yer almaktadır. Ayrımcılık yapmama, cezalandırmama ve geri göndermeme (mültecileri veya sığınmacıları zarar görme riski bulunan bir yere geri göndermeme) ilkeleri, egemen devletlerin kayıtsızlığı karşısında bile sarsılmaz görünmektedir.
Sözleşmeyi çöpe atmasa da lekeleme konusunda adeta öncü bir ülke olan Avustralya, gerekli evrakları olmayan istenmeyen tekne yolcularına karşı acımasız bir tutum sergilemeye devam ediyor. Nitekim Anthony Albanese hükümeti, 2013 yılında Tony Abbott’un koalisyon hükümeti tarafından popülist bir coşkuyla uygulamaya konulan “Egemen Sınırlar Operasyonu” politikasını neredeyse bir alışkanlık haline getirerek sürdürmektedir. “İzinsiz olarak buraya gelmelerine izin verilmeyeceğini söylemiştim,” diye belirtti Albanese geçen Kasım ayında. “Şu anda yaptığımız şey, sözümüzü yerine getirdiğimizden emin olmak.” Bu “yerine getirme” biçimi, gizli bir acımasızlıkla tekneleri püskürtme ve geri çevirme politikası olmaya devam ediyor. (Bu tür operasyonlarla ilgili ayrıntılar, askeri öneme sahip konular olarak ele alınmaktadır.)
Mültecilerin korunmasından sorumlu idari kurum olan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), yardım karşıtı kesimlerin etkisini artırmasıyla birlikte azalan kaynaklarla da karşı karşıya kalmıştır. Kurumun en büyük bağışçısı olan ABD, desteğinin büyük bir kısmını geri çekmiştir. Kasım 2025 itibarıyla, Yüksek Komiserlik Ofisi 2024 yılına kıyasla 1,3 milyar ABD doları tutarında bir açıkla karşı karşıya kalmış, bu da %25’lik bir düşüşe tekabül etmiştir; bu süreçte 5.000 kadro kaldırılmış ve 185 ofis kapatılmış ya da birleştirilmiştir. İşgücü %30 oranında azaltılmıştır.
Sözleşme, bazı ayrıntılar konusunda yetersiz kalması nedeniyle de eleştirilere maruz kalmıştır. Uygulanmakta olan mülteci tanımı, kıtlık, açlık veya doğal afet koşullarından kaçmak isteyenlerin gerçekten çaresiz durumdaki taleplerini göz ardı etmektedir. Bu eksiklik, ekonomik göçmen olmakla suçlanan veya gerçek anlamda korumaya ihtiyaç duymayan kişilerin girişine karşı sınırlarını geçirmez tutmaya istekli devletler için bir nimettir.
Londra Ekonomi Okulu’nun Felsefe, Mantık ve Bilimsel Yöntem Bölümü’nden Kieran Oberman şöyle öneriyor: “Genel ilke şudur: ‘Mülteci tanımını seçerken, hiç kimsenin sığınma talebinin keyfi bir nedenden ötürü reddedilmediğinden emin olmak istiyoruz. Hiç kimse, sırf tarihsel olarak belirli bir kelimeyi nasıl kullanmayı seçtiğimizden dolayı sığınma hakkından mahrum bırakılmamalıdır.’ Ne yazık ki, özellikle bu alanda tanımlar belirleyici bir rol oynuyor.”
Sözleşme, yerinden edilme sorununun uluslararası işbirliği yoluyla ele alınmasını sağlayacak bir mekanizma veya araç sunmaması bakımından bir başka zayıflığa sahiptir. Göç Politikaları Enstitüsü’nden Susan Fratzke ve Meghan Benton, “Sorumluluk paylaşımına yönelik bir mekanizma olmadan,” diyorlar, “dünyadaki yerinden edilmiş insanların çoğu, az sayıda düşük ve orta gelirli ülkeye sığınmıştır; bu nedenle bu ülkeler orantısız bir sorumluluk yükü üstlenmektedir.” Yazarlar, devletlerin meseleleri daraltmasına imkân tanıyan, örneğin sığınma başvurularını acil bir tehlike ortaya çıkabileceği durumlarla sınırlandıran; “kitlesel yerinden edilme durumlarına müdahale için bir şablon” oluşturan ve oldukça yüzeysel bir şekilde, “sığınmacıların kendi kendilerine yetebilmelerini teşvik etmek için sonuç odaklı koşullara odaklanan” bir sorumluluk paylaşım sistemi öngören, reform niteliğinde başka bir Protokolün eklenmesini öneriyorlar. (Bu tıkanmış idari jargon ne zaman terk edilecek?)
Acımasız ve göz ardı edilemez gerçek şu ki, mülteciler demagojik sömürü için değerli bir araçtır. Devletler, gelenlere karşı kaynaklarını seferber ediyor ve sınır kontrolü ve gözetimi konusunda yapay zekâ teknolojisini kullanmaya kadar varıyor.
(AB Yapay Zekâ Yasası, göç ve kolluk faaliyetlerini uygulama alanının dışında tutmuştur.) Ocak 2025’te Trump yönetimi, ABD Mülteci Kabul Programı’nı (USRAP) askıya aldı; programı ancak Ekim 2025’te, kabul sınırını 7.500’e düşürerek ve Güney Afrika’dan gelen beyaz Afrikanerlere (Çev.Notu: Güney Afrika'da yaşayan, kökenleri 17. yüzyıldan itibaren bölgeye yerleşen Hollandalı, Alman ve Fransız (Huguenot) Protestan göçmenlere dayanan beyaz bir etnik gruptur.) büyük öncelik vererek yeniden başlattı. Gerekçe ne olursa olsun, devletler ayrımcılık yapmaktadır.
Haziran ayında Oslo Üniversitesi’ndeki Domus Bibliotheca’da yaptığı konuşmada, Yeni Güney Galler Üniversitesi’ne bağlı Kaldor Merkezi’nden Daniel Ghezelbash, devletlerin “ilke olarak Sözleşme’ye bağlılık beyanında bulunurken” aslında Sözleşme’yi sabote ettiklerini öne sürdü. Bazı politikacılar, “halkın giderek artan bir kesiminin artık uluslararası hukuka uyulmasına değer vermediğine ve artık uluslararası hukuku açıkça hedef almanın aktif bir siyasi getirisi olduğuna” karar vermişlerdi. Sözleşmenin reformu yönündeki gürültülü çağrılar, mutlaka belgenin kendisindeki eksikliklerden kaynaklanmıyordu; aksine “kasıtlı bir kaçınmanın ürünüydü: Devletler, uygulamada koruma mekanizmalarını içi boşaltıyor, ardından ortaya çıkan başarısızlıkları, çerçevenin kendisinin bozuk olduğunun kanıtı olarak gösterip, Sözleşme’ye olan kamu güvenini aşındırıyorlardı.”
BM’nin 11. Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, göç rotalarına yönelik daha sağlam bir stratejik yaklaşım ve hareket halindeki kişiler ile onları barındıran taraflar için koruyucu önlemlerin belirlenmesi konusunda ısrarcıdır. Bu, “insanlar birkaç sınırı geçmeden önce” en erken aşamada gerekli olan bir yaklaşımdır. Bu, sığınma sistemlerinin iyileştirilmesini, sığınmacıların güvenli üçüncü ülkelere yasal olarak nakledilmesinin düzenlenmesini ve korumaya ihtiyaç duymayanlar için geri dönüş programlarının oluşturulmasını içerecektir. “Bunlar arasında işgücü, eğitim veya aile birleşimi amacıyla öngörülebilir ve düzenlemelere tabi göç yolları oluşturulması da yer alıyor.” Bu, insani açıdan mantıklı bir yaklaşım gibi görünüyor ve bu nedenle, herhangi bir insani duygunun yeniden canlanmasını küçümseyen zengin devletlerin başkentlerinde soğuk bir karşılama görecektir.
* Dr. Binoy Kampmark, Cambridge’deki Selwyn Koleji’nde Commonwealth bursiyeriydi. Şu anda RMIT Üniversitesi’nde ders vermektedir.
