Bayram sabahı: Olmayan bir ümmetin kendine sorusu

Bayram sabahına uyandık.
Ama içimizde bayram yoktu.
Sanki bir ayın değil, bir hesabın sabahına kalkmış gibiydik. Ramazan bitmişti. Takvim değişmişti. Ama içimizde bir şey yerli yerine oturmamıştı. Çünkü bu Ramazan, sadece oruç tuttuğumuz bir ay olarak geçti; yüzleştiğimiz bir ay olamadı.
Daha gözümüzü açmadan düşündük:
Bir ay boyunca neyle meşguldük?
Aynı günlerde Mescid-i Aksa kapalıydı. Bir ümmetin kalbi kilit altındaydı. Yüzyıllardır ilk kez bayram namazı orada kılınamayacaktı. Bu, insanın içini sarsmalıydı. Ama biz sarsıldık mı? Yoksa sadece duyduk mu?
Sonra hatırladık…
Altının dalgalanmasını takip ettik. Gün gün, saat saat. Grafiklere baktık. Yükselince sevinen, düşünce tedirgin olan bir zihinle izledik. Petrol fiyatları neredeyse ikiye katlandı; onu da konuştuk. Ekonomiyi analiz ettik. Hesap yaptık.
Ama aynı dikkati zulme vermedik.
Atlantik ötesinden bir dosya vardı. Günlerce konuştuk.
Sonra unuttuk.
Çünkü hatırlamak sorumluluk yüklüyordu.
Siyasi tartışmalar bitmedi. Partiler yine birbirini yedi. Ekranlar doldu, sesler yükseldi. Taraf olduk.
Sinirlendik. Tepki verdik.
Ama aynı tepkiyi zulme karşı göstermedik. Çünkü o tepki konforumuzu bozardı.
Akrabalarımız vefat etti.
Cenazelere gittik. Omuz verdik. Toprağa indirdik.
Toprak bize “sıradaki sensin” dedi.
Ama biz yine hayatımıza geri döndük. Hiçbir şey olmamış gibi.
Bir “entelektüel” öldü.
Yaşı gelmişti, diliyle kırmıştı, dökmüştü.
Ama ölümünden sonra bile onu rahat bırakmadık.
Nasıl biri diye tartıştık. Nereye gömülecek diye tartıştık. Kim kabul edecek, kim etmeyecek diye ikiye bölündük.
Yaşarken gündemimizde olmayan birini, ölünce gündemimizin merkezine koyduk.
Futbol takımımız Avrupa’dan elendi.
Saatlerce konuştuk. Neden eleniyoruz? Kim suçlu?
Uzun uzun analizler yaptık.
Ama bir an bile durup kendimize şunu sormadık:
Biz neden bu kadar kolay oyalanıyoruz?
İftarlara gittik.
Sofralar kuruldu. Ama bazıları beklentimizi karşılamadı.
“Doymadık” dedik. Moralimiz bozuldu.
Bir sofradan eksik kalktık diye üzüldük.
Aynı gün, bazı sofralar hiç kurulamadı. Ama bu bizi bozmadı.
Ve bütün bunların ortasında…
Çocuklar öldü.
Bombalar altında. Bayramı beklerken.
Biz ise “bugün nerede iftar yapacağız?” diye saatler harcadık.
“Hesabı kim ödeyecek?” diye tartıştık.
Aynı dakikalarda, aynı dünyada, aynı ümmetin çocukları toprağa düşerken…
Biz hayatımıza devam ettik.
Şimdi bayram sabahı.
Ayna karşısında değiliz ama kendimize bakıyoruz.
Soruyoruz:
Biz ne yaptık bu ay?
Neye üzüldük gerçekten?
Neye sevindik?
Neyi büyüttük, neyi küçülttük?
Altın yükselince içimiz hareketlendiyse,
ama bir çocuğun ölümü bizi yerimizden kaldırmadıysa…
Bir futbol mağlubiyeti saatlerimizi aldıysa,
ama bir mescidin kapalı oluşu kalbimizi yakmadıysa…
Bir sofrada doymamak moralimizi bozduysa,
ama açlıktan ölenleri sadece izlediysek…
Burada bir problem var.
Derin bir problem.
Çünkü Müslümanlık, sadece ibadet değildir.
Müslümanlık, öncelik belirlemektir.
Neye üzüleceğini bilmektir.
Neye öfkeleneceğini, neye sessiz kalmayacağını bilmektir.
Eğer bizim gündemimiz, Allah’ın gündemiyle örtüşmüyorsa,
bizim kalbimiz başka bir yere bağlanmıştır.
Ve belki de en acı gerçek şu:
Bizim kalbimiz dolu…
Ama yanlış şeylerle dolu.
Bugün bayram.
Ama bu bayram, sadece bir kutlama değil.
Bir ikaz.
Bir aynaya bakma anı.
Bir kendine dönme fırsatı.
Çünkü hâlâ fark edebiliyorsak,
hâlâ rahatsız olabiliyorsak,
hâlâ kendimize bu soruları sorabiliyorsak…
Henüz tamamen kaybetmiş değiliz.
Ama şunu açıkça bilelim:
Oyalanarak geçen bir hayat, fark edilmeden kaybedilir.
Ve en büyük kayıp, bunu geç fark etmektir.
Bu yüzden bugün, bayramın en dürüst duası şudur:
“Allah’ım…
Bizi meşguliyetlerimizden kurtar.
Bizi kendimize getir.
Bizi senden uzaklaştıran her şeyi bizden al.
Bize doğru şeyi dert et.
Bize kalbimizi geri ver.”






YAZIYA YORUM KAT