1. HABERLER

  2. ÇEVİRİ

  3. Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme neden daha fazla kolonileşmeyi ifade ediyor?
Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme neden daha fazla kolonileşmeyi ifade ediyor?

Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme neden daha fazla kolonileşmeyi ifade ediyor?

​​​​​​​Barışa giden yol olarak defalarca satılan Arap normalleşme anlaşmaları, tarihsel kayıtlara göre yalnızca şiddetli yayılmacılık, bölgesel istikrarsızlık ve İsrail'in cezasız kalmasına yol açmıştır.

06 Ocak 2026 Salı 20:14A+A-

Joseph Massad’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


Arap dünyasında ABD'nin temel politikalarından biri, Filistinlileri sömürgecilerin müttefikleriyle kuşatmak ve onları dış destekten mahrum bırakmak için tüm Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin “normalleştirilmesini” sağlamaktır.

Daha önce, 1993 Oslo I Anlaşması, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) bir kurtuluş hareketinden, işgal altındaki topraklarda Filistinlileri kuşatmak için İsrail işgalinin alt yüklenicisi haline getirmişti.

Bu çevreleme stratejisi, Filistinlilerin mücadelesini bir kez ve sonsuza kadar bastırmayı amaçlıyordu. Filistinlilerin direnişi devam edince ve Ekim 2023'teki El Aksa Tufanı Operasyonu ile doruğa ulaşınca, strateji yeniden gözden geçirilmedi, aksine daha da hızlandırıldı.

2020'de İbrahim Anlaşmaları'nın duyurulmasından bu yana, normalleşme çabaları Arap devletlerinin ötesine genişleyerek, İsrail ile hiçbir zaman savaşmamış, ancak diplomatik ilişkisi olmayan Müslüman çoğunluklu ülkeleri de kapsar hale geldi.

En son, Kasım ayında Trump yönetimi, Kazakistan'ın İsrail ile zaten “tam diplomatik ilişkiler” sürdürmesine rağmen, Anlaşmalara resmi olarak katıldığını duyurdu.

İsrail ile diplomatik ilişkisi olmayan Endonezya'nın da normalleşmeyi değerlendirdiği bildiriliyor.

Bu genişleme, İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği soykırımın ardından birçok Arap girişiminin durma noktasına gelmesiyle ortaya çıktı. Bunların en önemlileri Suudi Arabistan ve hatta Libya idi. Libya dışişleri bakanı, Filistinlilere yönelik kitlesel katliamlar süreci sürdürülemez hale getirmeden önce, Ağustos 2023'te İtalya'da İsrailli mevkidaşıyla bir araya gelmişti.

ABD, İsrail ile normalleşmeyi bölgesel bir strateji olarak ortaya koymadan çok önce, bu strateji zaten Siyonist bir strateji olarak ifade edilmişti.

1920'lerin başından beri, Siyonist Örgüt “Filistinli Arapların Siyonizmi desteklemesi mümkün değilse, o zaman Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve belki de Mısır'daki Arapların desteği alınmalıdır” öncülüne göre hareket etti.

Bugün, İsrailliler sadece Filistinli liderlerin değil, aynı zamanda Arap ve Müslüman dünyasının liderlerinin de desteğini istikrarlı bir şekilde sağlamış görünüyor.

Siyonist emsaller

1920'lerde, Revizyonist Siyonist lider Vladimir Jabotinsky, Siyonistlerin Arapların onayını elde etme çabasını yanlış bir yaklaşım olarak görmüştü.

O, Arap ülkelerinin Siyonizmi yenme umutlarını ortadan kaldırmak için “onlara aynı derecede değerli bir şey sunmamız gerektiğini” savunmuştu. “Onlara sunabileceğimiz sadece iki şey var: ya para ya da siyasi yardım ya da her ikisi birden.”

Jabotinsky, Siyonistlerin yeterli fonlara sahip olmadığı ve bu devletlerin Siyonizmin sağlayamayacağı sömürgecilik karşıtı yardıma ihtiyaç duydukları sonucuna vardı, çünkü “İngiltere'yi Süveyş Kanalı ve Basra Körfezi'nden çıkarmak ve Arap toprakları üzerindeki Fransız ve İtalyan sömürge yönetimini ortadan kaldırmak için entrika çeviremeyiz. Böyle bir ikili oyun hiçbir şekilde düşünülemez”.

Jabotinsky, Arap ülkelerinin, o zamanlar bile, hele ki şimdi, Batı emperyalizmiyle işbirliği yapan yöneticiler tarafından değil, sömürgecilik karşıtları tarafından yönetildiğine dair bir yanılgıya kapılmıştı.

Fark edemediği şey, Siyonistlerin Arap ülkelerine siyasi yardım sunabileceği, ancak bu yardımın sömürgeci etkiye karşı çıkmak için değil, monarşik rejimlerin tahtlarını korumak için emperyalizmin rolünü sürdürmek ve güçlendirmek için olacağıydı.

1970'lerin sonlarından 2020 İbrahim Anlaşmaları'na kadar İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Arap ülkelerine ek olarak, Libya tek yeni üye değildi, Irak ve Tunus da normalleşme amacıyla İsrail ile gizli görüşmeler yaptı.

Normalleşme sonuçları

Jabotinsky'den farklı olarak, İsrailliler ve ABD Başkanı Donald Trump, İsrail ile sıcak ilişkilerini henüz resmi diplomatik bağlara dönüştürmemiş olan Suudi Arabistan da dâhil olmak üzere Arap ülkeleriyle normalleşmenin kaçınılmaz olduğunu anlıyorlar.

Arap dünyasında normalleşmeyi destekleyen güçler, İsrail ile diplomatik ve samimi ilişkilerin, Arap normalleştiricilerin İsrail'e baskı uygulayarak Filistinlilere bazı haklarını vermesini ve 1967'de ele geçirdiği toprakların işgaline son vermesini sağlayacağını savunuyorlar.

Ayrıca, bu tür ilişkilerin bölgesel istikrar ve refahı getireceğini iddia ediyorlar.

Son 50 yıllık normalleşme sürecinin felaketler, savaşlar, genişleyen kolonizasyon, direniş ve soykırımla sonuçlandığı gerçeği, bu hayalleri sönükleştirmiş görünmüyor. Normalleşmenin nelere yol açtığına dair kısa bir inceleme, bu tabloyu belki de daha karmaşık hale getirebilir.

İlk vakalardan biri Filistinlilerin kendileriyle ilgiliydi. 1973 ile 1977 yılları arasında, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), özellikle de El Fetih ve Filistin Kurtuluş Demokratik Cephesi, bir “diyalog” kurmak amacıyla Avrupa'da İsrail Komünist Partisi üyeleri ve diğer solcu Siyonist İsraillilerle görüşmelere başladı.

Bu dönemde FKÖ, Batı Şeria ve Gazze'de bir devlet kurmak ve “İsrail” topraklarına yönelik tüm hak taleplerinden vazgeçmek dâhil olmak üzere, İsrail hükümetiyle müzakere etmek için çeşitli gizli planlar sundu.

Bu tür teklifler doğrudan dönemin İsrail Başbakanı İzhak Rabin'e gönderildi, ancak Rabin bunları kesin bir şekilde reddetti ve İsraillilerin Filistinlilerle görüşmesini yasakladı.

FKÖ'nün önerdiği mini devletin ekonomik uygulanabilirliğine gelince, FKÖ Başkanı Yaser Arafat, 1975 yılında “Amilcar Cabral, gezegendeki en küçük ve en fakir devletlerden biri olan Gine-Bissau'da bağımsız bir devlet kuruyor. Ülkelerindeki sefil koşullara rağmen cumhuriyetlerini kuran Güney Yemenliler de aynı durumda” demiştir.

Tam kurtuluş yerine “bağımsız bir devlet” arayışına doğru kayış, Filistin mücadelesinin doğasında köklü bir değişime işaret ediyordu.

Ancak, gelecekteki müzakerelere ve o dönemde planlanan Cenevre Konferansı'na katılmak için yeterince “ılımlı” kabul edilmek umuduyla Batı'ya bu tavizleri verdikten sonra, FKÖ Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat tarafından gafil avlandı.

Amerika'nın desteğiyle Sedat, Menachem Begin'in başbakan seçilmesinden ve Likud'un iktidara gelmesinden sonra, İsrailli liderlerle gizli müzakereler yürütmüş olan İsrail'e Kasım 1977'de doğrudan seyahat ederek tek başına hareket etmeyi tercih etti.

Ayrı yerleşim yerleri

Sedat sadece İsrail'e uçmakla kalmadı, aynı zamanda İsrail'in işgal ettiği Kudüs'te, o dönemde tüm ülkelerin İsrail'in Batı Kudüs ve Doğu Kudüs'ü yasadışı ilhakını tanımayı reddederek büyükelçiliklerini bulundurdukları Tel Aviv'de değil, Knesset adlı parlamentoda bir konuşma yapmayı da kabul etti.

Filistinliler bir yana, başka hiçbir Arap lider bu yaklaşan gezi hakkında danışılmamış veya bilgilendirilmemişti. Sedat'ın bu girişimi, gelecekteki Cenevre barış konferansının eş başkanları olan Sovyetler Birliği'nin ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile birlikte bu ziyareti İsrail ile ayrı bir anlaşmaya yol açtığı gerekçesiyle kınayan Arap ülkelerinin ayağını kaydırdı.

İsrail'in uzun süredir uyguladığı ayrı yerleşim yerleri stratejisi, Arap topraklarının işgaline kapsamlı bir bölgesel çözüm bulmak yerine, Arap ülkeleri arasında ve Filistinlilerle çatışmaya neden olmak için tasarlanmıştı.

Sedat, FKÖ temsilcilerini Kahire'den hızla sınır dışı etti ve Nisan 1979'da Arap Birliği, Mısır'ı üyelikten ihraç etti ve genel merkezini Kahire'den Tunus'a taşıdı. Arap ülkelerinin çoğu daha sonra Mısır ile diplomatik ilişkilerini kesti.

Sedat, Mısır'ı İsrail ile askeri denklemden çıkardıktan sonra, stratejik denge hızla değişti.

1978 Eylülünde Camp David çerçeve anlaşması imzalanmadan önce bile - bu anlaşma daha sonra 1979 Martında Washington'da imzalanan barış antlaşmasıyla onaylandı - İsrailliler Mart ayında Lübnan'a büyük bir işgal başlattı ve İsrail yerleşim kolonisine saldırılarını sürdüren FKÖ gerillalarını hedef aldı.

İsrail, Mısır ordusunun artık bir tehdit oluşturmadığını çok iyi bilerek işgale başladı.

İşgalde 4.000'den fazla Filistinli ve Lübnanlı sivil öldü ve 250.000 mülteci Lübnan'ın güneyinden kuzeye göç etmek zorunda kaldı. İşgal ayrıca Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü'nün (UNIFIL) sınır boyunca konuşlandırılmasına yol açtı.

İsrail, Lübnan'daki yerel işbirlikçilere güvendi. Bunlar arasında, Güney Lübnan Ordusu'nu kuran ve FKÖ ile solcu Lübnan güçlerine karşı İsrail ile ittifak kuran, Lübnanlı Hıristiyan general Sa'd Haddad da vardı.

İsrail güçleri kısmen geri çekilse de, “güvenlik bölgesi” olarak belirledikleri Lübnan topraklarının bir kısmını işgal etmeye devam ettiler. İsrail, sonraki dört yıl boyunca FKÖ güçlerine saldırmaya devam etti ve 1982'de ülkeye ikinci bir büyük çaplı işgal başlattı ve bu işgal, FKÖ'nün askeri gücünü fiilen yok etti.

Arap tavizleri

Mısır ve İsrail arasında Camp David'de yapılan müzakerelerde, her iki tarafın da ayrı bir antlaşma gerektirdiğini iddia ettiği Batı Şeria ve Gazze'nin geleceği de ele alındı.

Sina Yarımadası'na gelince, Mart 1979'da imzalanan anlaşma, İsrail güçlerinin üç yıl içinde tamamen çekilmesini ve bölgedeki Yahudi kolonilerinin kaldırılmasını öngörüyordu.

Sina Yarımadası silahsızlandırılacak ve yarımadada sadece Mısır polisi, Mısır ordusu değil, konuşlandırılabilecekti. Anlaşma ayrıca iki ülke arasında büyükelçiliklerin karşılıklı olarak açılmasını da öngörüyordu.

Batı Şeria ve Gazze ile ilgili olarak, Camp David çerçevesi, Filistinli sakinler tarafından bir özyönetim otoritesinin seçileceği ve onlara sadece kısmi bir özerklik tanınacağı, işgal altındaki topraklarda İsrail güçlerinin sadece kısmi bir geri çekilme ve yeniden konuşlandırılmasının olacağı beş yıllık bir geçiş dönemi öngörüyordu.

İsrail'in sunduğu özerklik planı, Siyonist Örgütü'nün başkanı Chaim Weizmann'ın 1930'da Siyonist kolonistlerin Filistinlilere yapabilecekleri en büyük taviz olarak gönüllü olarak sunduğu planın ötesine geçmiyordu.

Açıkça görülüyordu ki, Siyonistlerin tutumu önceki kırk yıl boyunca değişmemişti.

Mısırlılar yine de, 26 Mayıs 1980 tarihini hedef alarak, kapsamlı bir Orta Doğu barışı sağlamak için İsrailliler ve Amerikalılarla müzakerelere devam ettiler. Ancak bu müzakereler ne yeniden başlatıldı ne de sonuçlandırıldı ve konu sessizce rafa kaldırıldı.

İsrail'in önerisinde Filistin devleti, mültecilerin hakları veya Kudüs'ün statüsü hakkında hiçbir şeyden bahsedilmiyordu. Kendi kaderini tayin hakkı özerkliğe indirgenmiş ve Begin, geçiş dönemi sona erdiğinde bu toprakları ilhak etme niyetini açıkça belirtmişti.

Yerleşim sorunu çözülmek bir yana, 1979 yılında Begin, Filistin topraklarının demografik yapısını değiştirmek ve Yahudi yerleşimcilerin çoğunluğu sağlamak amacıyla yeniden canlandırılmış bir yerleşim programına başlamıştı.

Yeniden başlayan saldırılar

Mısır ile Camp David'de normalleşme anlaşmasının imzalanmasının ardından, İsrail Temmuz 1980'de Doğu Kudüs'ü resmen ilhak etti. Bu hamle, ilhakı “geçersiz ve hükümsüz” ilan eden BM Güvenlik Konseyi'nin 478 sayılı kararıyla derhal kınandı. Bunu, Aralık 1981'de İsrail'in Suriye'ye ait Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi izledi ve bu hamle de BM Güvenlik Konseyi'nin 497 sayılı kararıyla “geçersiz ve hükümsüz” ilan edildi.

Temmuz 1981'de BM, FKÖ ile İsrail arasında bir ateşkes sağladı. FKÖ, sonraki 11 ay boyunca ateşkesi bir kez bile ihlal etmedi, ancak İsrail ateşkesi defalarca ihlal etti.

Nisan 1982'de İsrail güçleri Lübnan'ı bombaladı, 25 kişi öldü, 80 kişi yaralandı, ancak herhangi bir misilleme olmadı. Birkaç hafta sonra, ikinci bir İsrail bombardımanı 11 kişinin daha ölümüne yol açtı ve FKÖ'nün sınırlı bir misilleme yapmasına neden oldu, ancak bu misillemede herhangi bir kayıp yaşanmadı.

Bu arada, Haziran 1981'de İsrail, nükleer silah kapasitesine sahip olmayan Irak'ın nükleer reaktörünü yok eden bir saldırı düzenledi.

İsrail, Filistinlilere ve Mısırlılara taviz verirken Filistinlilere hiçbir hak tanımama politikasını sürdürdü. 1981'de Suudi Veliaht Prensi Fahd, İsrail'in 1967'de ele geçirdiği toprakları işgaline son vermesi ve bir Filistin devleti kurulması karşılığında Arapların Yahudi yerleşimcileri tanımasını öngören bir barış planı açıkladı.

Bununla İsrail'in Arapların baş düşmanı konumunun sona ermesi ve yerine, anti-Amerikan devrim gerçekleştiren ve zalim Şah'ı deviren İran'ın geçmesi umuluyordu.

Amerikalılar planı ihtiyatla övdü, Arafat planı memnuniyetle karşıladı, İsrailliler ise planın şartlarını reddetti, ancak bölgedeki tanınma olasılığını memnuniyetle karşıladı.

Camp David Anlaşmaları ve Fahd Barış Planı, İsrail'i cesaretlendirerek Haziran 1982'de Lübnan'a ikinci bir işgal başlatmasına neden oldu. Bu işgalde yaklaşık 20.000 Filistinli ve Lübnanlı sivil öldürüldü ve yarım milyon kişi daha mülteci oldu.

İsrail'in tavizlere ve normalleşme vaatlerine verdiği bu tepki devam etti. Bugün, Lübnan hükümetinin İsrail ve ABD'nin olası normalleşme taleplerine boyun eğmesi, yine İsrail'in Lübnan'a yönelik yeni saldırıları ve topraklarının daha fazla işgal edilmesiyle karşılık buldu.

Ceza almama hakkı tanıma

1993'te İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında ve 1994'te Ürdün ile İsrail arasında normalleşme sağlanmasının ardından, Filistinliler kendi halklarına karşı İsrail'in alt yüklenicisi olan baskıcı bir güç haline gelirken, Ürdün ise işgalini yoğunlaştırmaya devam ederken İsrail ile giderek daha sıcak ilişkiler kurmaya başladı.

Bu durum, 2000 ile 2005 yılları arasında İkinci Filistin Ayaklanması'na yol açtı ve bu ayaklanma, sözde “barış süreci”ni fiilen sona erdirdi.

Yine de, Filistin Yönetimi, İsrail işgalinin hizmetkârı olarak ayakta kaldı ve İsrail'in Ürdün ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri genişledi.

İsrail, 2020'de dört Arap ülkesiyle imzalanan normalleşme anlaşması olan İbrahim Anlaşmaları'na da aynı şekilde yanıt verdi. Anlaşmalar, İsrail'in Filistinlilere karşı cezasız bir şekilde hareket edebileceğini, hatta mevcut soykırımı gerçekleştirebileceğini işaret ediyordu ve anlaşmayı imzalayanların hiçbiri buna karşı çıkmadı.

Nitekim, Arap imzacıların yanı sıra diğer Arap normalleştiriciler de, soykırım devam ederken İsraillilere yardım ettikleri ve onlarla ilişkilerini derinleştirdikleri bildirildi.

Normalleşmenin bölgeyi istikrara kavuşturacağı, Filistin direnişini bastıracağı ve Filistinlilerin haklarını geri kazandıracağı yönündeki Amerikan ve Amerikan yanlısı Arap propagandasının aksine, FKÖ ve Arap dünyasının İsrail ile “normalleşme” süreci, aksine büyük çaplı İsrail işgalleri, yerleşimcilerin kolonileştirme faaliyetlerinin yoğunlaşması, Filistin direnişinin devam etmesi ve son olarak da soykırımın işlenmesine yol açmıştır.

Arap normalleştiricilere ödül olarak Netanyahu, bazı normalleştirici Arap devletlerinin topraklarını da kapsayan bir “Büyük İsrail”den açıkça bahsetmiştir.

Normalleşme, Mısır ve Ürdün gibi İsrail liderleri tarafından sürekli tehdit edilen ülkelerle, hatta ABD ve İsrail'in emriyle bombalanan Katarlı arabulucuları bile İsrail'in düşmanlığından kurtaramadı.

Şaşırtıcı olan, bu iç karartıcı tarihsel geçmişe rağmen, normalleşmeyi destekleyen Arapların, Donald Trump'ın İsrail ile normalleşmeyi genişletme çabalarının bölgeye istikrar ve barış getireceği umudunu sürdürmeleridir.

İsrail'in Katar'ı bombalaması, şu anda Suriye ve Lübnan'ı bombalaması, bu ülkelerin liderlerinin açıkça normalleşmeyi savunması ve daha fazla toprak işgal etmeye devam etmesi, bu normalleşme yanlısı propagandayı neredeyse hiç etkilememiştir.

İşbirliği ve normalleşmenin Filistin direnişini ortadan kaldıracağı fikri de en az bunun kadar hayali olduğu ortaya çıkmıştır.

 

* Joseph Massad, New York'taki Columbia Üniversitesi'nde modern Arap siyaseti ve entelektüel tarih profesörüdür. Çok sayıda kitap, akademik makale ve gazete yazısı yazmıştır. Kitapları arasında Colonial Effects: The Making of National Identity in Jordan (Sömürge Etkileri: Ürdün'de Ulusal Kimliğin Oluşumu), Desiring Arabs (Arpları Arzulamak), The Persistence of the Palestinian Question: Essays on Zionism and the Palestinians (Filistin Sorununun Kalıcılığı: Siyonizm ve Filistinliler Üzerine Denemeler) ve en son Islam in Liberalism (Liberalizmde İslam) bulunmaktadır. Kitapları ve makaleleri bir düzine dile çevrilmiştir.

HABERE YORUM KAT