1. YAZARLAR

  2. ZEHRA TÜRKMEN

  3. Gençlerin şiddet sarmalı nasıl aşılmalı?
ZEHRA TÜRKMEN

ZEHRA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

Gençlerin şiddet sarmalı nasıl aşılmalı?

16 Mart 2026 Pazartesi 01:01A+A-

Kuranda İnsana Saygı ve Fıtrat Anlayışı

İslam düşüncesinde insan, yaratılışı itibariyle değerli ve saygıya layık bir varlık olarak kabul edilir. Kur’an’da insanın bu ontolojik değerine açıkça vurgu yapılmış ve onun diğer varlıklara göre üstün bir konumda yaratıldığı ifade edilmiştir. Nitekim Kur’an’da “Andolsun biz insanoğlunu şerefli kıldık” (İsrâ, 17/70) ayeti, insanın taşıdığı değeri açıkça ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, insanın sadece biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda ahlaki sorumluluk taşıyan, akıl ve irade sahibi bir varlık olduğunu göstermektedir.

Kur’an’ın insan anlayışında fıtrat” kavramı (Rum, 30/30; A’raf, 7/132) merkezi bir yere sahiptir. Fıtrat, insanın doğuştan sahip olduğu iyilik eğilimini, hakikate yönelme potansiyelini ve ahlaki değerlere yatkınlığını ifade eder. Ancak kulluk yapmak için” (Zariyat, 51/56) yaratıldığımız dünyada da, nefsimize yüklenen fücur ve takva” (Şems, 91/8)eğilimleri arasında aydınlık rehberi Kuran’ı”(İbrahim, 14/1)tedebbür” edip (Nisa, 4/82) yakinî iman ve salih amellere” yöneltilmek istenir.  Bu anlayışa göre insan, özünde merhamet, adalet ve saygı gibi değerlere meyilli bir varlık olarak yaratılmıştır. Ancak bu potansiyelin gelişmesi büyük ölçüde eğitim, aile ortamı ve toplumsal çevre ile ilişkilidir.

İslam ahlakında özellikle insan onurunun korunması temel ahlaki ilkeler arasında yer almaktadır. Anne ve babaya saygı, yaşlıya hürmet ve toplum içindeki diğer bireylere  ve her türlü canlıya karşı saygılı davranmak İslam ahlakının önemli unsurlarındandır. Bu çerçevede bireyin başkalarına zarar vermesi ya da şiddet uygulaması, hem insanın yaratılışına hem de Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlaki ilkelere aykırı bir davranış olarak değerlendirilmektedir.

Kuranda Şiddetin Yasaklanması

İslam düşüncesinde insan hayatı son derece değerli kabul edilir. Kur’ân’a göre insan, yeryüzünün halifesi” (Enam, 6/165) olarak yaratılmış ve diğer varlıklardan farklı olarak akıl, irade ve sorumlulukla donatılmıştır. Bu nedenle insanın onuru ve hayatı korunması gereken temel değerlerden biri olarak görülür. Kur’ân’da insanın değeri vurgulanırken şöyle buyrulmaktadır:

Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4)

Bu ayet, insanın yalnızca biyolojik bir varlık olmadığını, aynı zamanda onur ve değer sahibi bir varlık olduğunu ifade etmektedir. Andolsun biz Âdemoğlunu onurlu kıldık (şan, şeref ve nimetler verdik); onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık” (İsra, 17/70) İslam düşüncesinde insanın sahip olduğu bu değer çoğu zaman “insan onuru” (kerâmetü’l-insân) kavramı ile de açıklanmıştır. 

Dolayısıyla İslam’ın insan anlayışı, insan hayatını sıradan bir varlık değeri olarak değil, dokunulmaz bir emanet olarak görmektedir.

Kur’ân’ın insan hayatına verdiği değerin en açık ifadelerinden biri, Mâide suresinde yer alan şu ayettir:

Kim bir canı, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak dışında öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanı yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Mâide, 5/32)

Bu ayet, insan hayatının korunmasının yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, aynı zamanda toplumsal bir ilke olduğunu ortaya koymaktadır. Bir insanın hayatına kastetmek yalnızca bir bireye zarar vermek değil, insanlık değerine saldırı anlamı taşımaktadır. Bu nedenle İslam hukukunda can güvenliği, korunması gereken temel haklar arasında yer alır. Klasik İslam hukukunda bu haklarzarût-ı hamse olarak bilinen temel korunması gereken değerler arasında sayılmıştır. Bunlar dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunmasıdır.

Zarût-ı Hamse Bağlamında Kıtal ve Had Cezası

Zarûrât-ı hamse bağlamında Kur’ân’ın fıtrî olanı korumaya ve fiili düşman karşısında Şer’i hukuk dairesinde caydırmaya dönük ahlaki eğitime dayanan Cihad” emrinin Kıtal” boyutuna veya insanın keyfi öldürülmesine karşı İslam Ceza Hukukuna göre haddi aşmayacak şekilde verilecek sas (Bakara, 2/178) cezası kontrolsüz, keyfi ve hukuksuz “şiddet” anlamında değildir.

Zarûrât-ı hamse konusu hem korku ve güvene dair” bir konu hem de cemiyet hayatında konuyla ilgili ancak ulul-emr heyetine” götürülecek (Nisa, 4/83) bir mevzudur. Hiç kimse kendi başına cihad ediyorum diye karşıtına karşı katle veya darba dönük bireysel kıtal eyleminde bulunamaz. Kıtala hazırlanan Müslümanların tümü de “İslam Savaş Hukuku” eğitiminden geçme sorumluluğu altındadır.

Kur’an’da fitne çıkartanların öldürülmesi” ile ilgili ayette Onlar, Mescid-i Haram çevresinde sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Eğer savaşırlarsa, siz de savaşın. İşte Kafirlere verilecek karşılık böyledir” (Bakara, 2/191) diye buyrulmaktadır. Allah’ın Elçisiyle savaşmayacakları yönünde anlaşma yaptıkları halde, bu anlaşmayı bozarak, Müslümanlara savaş açan kişilere karşı, Müslümanların da savunma görevlerini yapmaları adına savaşmalarından bahsedildiği Tevbe sûresinde, Haram aylar bitince tevbe edenler hariç öldürülmeleri, hapsedilmeleri ve geçitlerinin tıkanması” emredilmektedir ama tevbe edenler ve İslama girenler için serbest bırakın; çünkü Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” (Tevbe, 9/5) buyurulmaktadır.

Kur’ân’ın hukuksuz şiddet karşısındaki yaklaşımı yalnızca cezai hükümlerle sınırlı değildir. Aynı zamanda insan ilişkilerinde merhamet, affetme ve sabır gibi erdemleri teşvik eden ahlaki bir perspektif sunar. Örneğin Kur’ân’da öfke kontrolü ve bağışlama şu şekilde övülmektedir:

Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134)

Bu ayet, bireyin öfke karşısında kendini kontrol edebilmesini ve affedici olmasını ahlaki bir erdem olarak ortaya koymaktadır. Bu bağlamda İslam’ın önerdiği toplumsal düzen, şiddetin normalleştirildiği bir düzen değil; aksine merhamet ve adaletin hâkim olduğu bir toplumsal yapıdır.

İslam’ın şiddeti sınırlayan yaklaşımı aynı zamanda insanın fıtratı ile de ilişkilidir. Kur’ân’a göre insan, iyiliğe ve doğruluğa yönelmeye yatkın bir yaratılışa sahiptir. Bu nedenle şiddet, insanın doğasının bir gereği değil; çoğu zaman çevresel şartların, yanlış öğrenmelerin ve ahlaki yozlaşmanın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu perspektiften bakıldığında gençler arasında artan şiddet olayları, yalnızca bireysel öfke patlamaları olarak değil, aynı zamanda insanın fıtratından uzaklaşmasının bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Şiddetin yaygınlaşması, toplumun değer dünyasında meydana gelen kırılmalarla yakından ilişkilidir.

Dolayısıyla Kur’ân’ın ortaya koyduğu insan anlayışı, şiddeti yalnızca hukuki yaptırımlarla engellemeyi hedeflemez. Bunun ötesinde bireyin iç dünyasında sorumluluk bilinci, merhamet ve ahlaki duyarlılık geliştirmeyi amaçlar. Bu değerler güçlü olduğu sürece birey yalnızca hukuktan korktuğu için değil, aynı zamanda vicdani ve manevi sorumluluğu nedeniyle başkalarına zarar vermekten kaçınacaktır.

Bu bağlamda Kur’an’ın şiddete yaklaşımı temelde üç ilke üzerine kuruludur:

  • İnsan hayatının dokunulmazlığı
  • Adalet ve merhametin korunması
  • Toplumsal barışın sağlanması

Bu ilkeler, bireylerin birbirlerine zarar vermek yerine barış içinde yaşamalarını hedefleyen bir ahlak anlayışını ortaya koymaktadır.

Ergen ve Gençlerde Şiddet

Son yıllarda ve son günlerde toplumda en çok tartışılan konulardan biri de gençler arasında artan şiddet olaylarıdır. Özellikle okullarda yaşanan şiddet vakaları toplumda derin bir endişe oluşturmaktadır. Nitekim yakın zamanda bir lise öğrencisinin öğretmeni Fatma Nur Çelik’i bıçaklayarak öldürmesi kamuoyunda büyük bir şok ve üzüntü yaratmıştır. Eğitim kurumlarının güvenli ve öğretici ortamlar olması beklenirken, böyle bir olayın yaşanması toplumun farklı kesimlerinde önemli soruları gündeme getirmiştir.

İslam düşüncesinde ilim ve ilim öğreten kişiler son derece değerli kabul edilmiş, öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişki saygı ve hürmet temelinde şekillenmiştir. İslam eğitim geleneğinde öğretmen yalnızca bilgi aktaran bir kişi değil, aynı zamanda öğrencinin ahlaki gelişimine rehberlik eden bir mürşid olarak görülmüştür. Bu nedenle âlimlere ve öğretmenlere gösterilen saygı, İslam kültüründe önemli bir değer olarak kabul edilmiştir. Nitekim Hz. Ali’ye atfedilen “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü, ilim öğreten kişiye duyulan minnettarlığın ve saygının sembolik bir ifadesi olarak İslam kültüründe sıklıkla dile getirilmektedir.

Bu anlayış, öğretmenin yalnızca akademik bilgi veren bir otorite değil; aynı zamanda bireyin kişilik gelişimine katkı sağlayan bir rehber olarak görüldüğünü göstermektedir. Dolayısıyla öğretmene yönelik şiddet olayları yalnızca bireysel bir suç olarak değerlendirilmemeli, aynı zamanda toplumun köklü eğitim anlayışı ve değerler sistemi açısından da ciddi bir kırılmanın göstergesi olarak ele alınmalıdır. Eğitim kurumlarında yaşanan bu tür olaylar, gençlerin değer dünyası, sosyal çevresi ve ahlaki yönelimleri üzerine daha kapsamlı bir değerlendirme yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

 Peki Gençler neden şiddete yönelmektedir? 

Gençlerde şiddetin ortaya çıkmasında bazı bireysel risk faktörleri dikkat çekmektedir. Araştırmalar; öfke kontrolünde güçlük, problem çözme becerilerinin yetersizliği, iletişim becerilerinin zayıf olması, düşük akademik başarı, madde kullanımı, kimlik bunalımı ve sosyal dışlanma gibi durumların gençlerde saldırgan davranışları tetikleyebildiğini ortaya koymaktadır. Ergenlik dönemi, bireyin kimlik arayışı yaşadığı ve duygusal dalgalanmaların yoğun olduğu bir dönemdir. Bu süreçte gençler çoğu zaman yaşadıkları iç gerilimi sağlıklı biçimde ifade etmekte zorlanabilmekte ve bazen bu gerilim öfke ve saldırganlık davranışları olarak dışa vurulabilmektedir.

Bunun yanında günümüzde gençlerin yoğun biçimde içinde bulunduğu sanal dünya da şiddet davranışlarının oluşumunda önemli bir etki alanı hâline gelmiştir. Dijital platformlarda şiddet içerikli görüntülerin sıkça paylaşılması ve tüketilmesi, zamanla bu tür davranışların duyarsızlaşma (desensitization) yoluyla normalleşmesine neden olabilmektedir. Sürekli olarak şiddet içeriklerine maruz kalmak, bireyin şiddete karşı duyarlılığını azaltmakta ve saldırgan davranışların zihinsel olarak daha kabul edilebilir algılanmasına zemin hazırlayabilmektedir.

Benzer şekilde dijital ortamda kolaylıkla erişilebilen pornografik içerikler de gençlerin psikolojik ve davranışsal gelişimini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Araştırmalar, özellikle şiddet unsuru içeren pornografik içeriklerin bireyde cinsel saldırganlıkla ilişkili bilişsel şemaları güçlendirebildiğini ve bazı durumlarda şiddeti çağrıştıran zihinsel uyarılma mekanizmalarını tetikleyebildiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, güncel kültürel ürünlerden biri olan Adolescence adlı dizide de gençlerin dijital ve sosyal medya aracılığıyla karşılaştıkları pornografik ve şiddet içerikli mesajların, bireylerin öfke, hayal kırıklığı ve saldırganlık eğilimlerini artırabileceği dramatik biçimde işlenmektedir. Dizide, genç karakterlerin çevrim içi ortamlarda maruz kaldığı zararlı içerikler, gerçek dışı cinsellik algıları ve sosyal izolasyonla birleşerek saldırgan davranışların ortaya çıkmasına katkı sağlamaktadır.

Öte yandan internet ve sosyal medya aracılığıyla uyuşturucu ve benzeri zararlı maddelere erişimin kolaylaşması, gençler arasında bu maddelerin kullanımının yaygınlaşmasına da zemin hazırlayabilmektedir. Madde kullanımı ise bireyin dürtü kontrolünü zayıflatan, muhakeme yeteneğini azaltan ve saldırgan davranışların ortaya çıkma riskini artıran önemli bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle günümüz gençliğini etkileyen risk faktörleri değerlendirilirken yalnızca fiziksel çevre değil, aynı zamanda dijital ve sanal ortamların oluşturduğu yeni sosyal etkileşim alanları da dikkate alınmalıdır.

Bunun yanında aile ortamı, gençlerin davranış kalıplarının şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Aile içinde şiddetin normalleştirildiği, iletişimin zayıf olduğu veya duygusal ihmalin yaşandığı ortamlarda büyüyen çocukların ilerleyen yaşlarda şiddet davranışı sergileme ihtimalinin daha yüksek olduğu görülmektedir. Çünkü çocuklar çoğu zaman sosyal davranışları gözlem yoluyla öğrenirler. Aile içinde sorunların bağırma, aşağılama veya fiziksel müdahale ile çözüldüğünü gören bir çocuk, benzer durumlarda aynı yöntemi kullanmayı öğrenebilir. Bu durum literatürde “sosyal öğrenme” veya “model alma mekanizması ile açıklanmaktadır. Dolayısıyla şiddetin önlenmesi için yalnızca bireysel müdahaleler değil, aynı zamanda aile içi iletişimin güçlendirilmesi ve sağlıklı ebeveynlik modellerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Öte yandan son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, maneviyat ve dini değerlerin gençlerde şiddet eğilimini azaltıcı bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Manevi yönelimi güçlü olan bireylerin saldırgan davranışlara daha az eğilim gösterdiği, öfke kontrolünün daha yüksek olduğu ve empati becerilerinin daha gelişmiş olduğu tespit edilmiştir. Bunun temel sebeplerinden biri, dinin bireye yalnızca bir inanç sistemi sunmakla kalmayıp aynı zamanda ahlaki bir anlam dünyası ve sorumluluk bilinci kazandırmasıdır.

İslam düşüncesinde insan, “eşref-i mahlûkat” olarak kabul edilir ve her insan için  doğuştan sahip olduğu bir fıtrat vardır. Bu fıtrat; iyiliğe, merhamete ve adalete yönelmeye elverişli bir yaratılış anlamına gelir. Kur’ân’da insanın yaratılışıyla ilgili olarak “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat”tan söz edilir (Rûm 30/30). Bu bakış açısı, insanın özünde iyiliğe meyilli olduğunu, ancak çevresel etkilerle bu potansiyelin zarar görebileceğini ifade eder.

Maneviyatın birey üzerindeki etkisi, yalnızca davranışları sınırlayan dışsal kurallar koymakla sınırlı değildir. Aksine maneviyat, bireyin iç dünyasında anlam, huzur ve sorumluluk bilinci oluşturarak davranışları içeriden düzenleyen bir işlev görür. İnanan bir birey için hayat yalnızca dünyevi ilişkilerden ibaret değildir; aynı zamanda ilahi huzurda hesap verme bilinci ile şekillenir. Bu bilinç, bireyin başkalarına zarar verme konusunda daha dikkatli davranmasını sağlar.

Kur’ân’ın öğretilerinde insan hayatının kutsallığı güçlü biçimde vurgulanmaktadır. Kur’ân’da bir insanın haksız yere öldürülmesi,bütün insanlığı öldürmek” kadar büyük bir suç olarak ifade edilir (Mâide 5/32). Bu ayet, insan hayatının ne kadar değerli olduğunu vurgulayan güçlü bir ahlaki ilke ortaya koymaktadır. Böyle bir perspektif, bireyin yalnızca hukuki değil aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorumluluk taşıdığı bilincini geliştirir.

Din aynı zamanda bireyin iç dünyasında sabır, merhamet, affetme ve empati gibi erdemlerin gelişmesini teşvik eder. Bu değerler, şiddetin karşıtı olan davranış biçimlerini güçlendiren ahlaki kaynaklar olarak işlev görür. Özellikle ibadetlerin bireyin ruh dünyasında oluşturduğu disiplin ve içsel denge, kişinin öfke ve saldırganlık gibi duygularını kontrol edebilmesine katkı sağlayabilir. Namaz, dua, tefekkür ve Kur’ân ile ilişki kurma gibi manevi pratikler bireyin iç dünyasında sükûnet ve denge oluşturarak psikolojik dayanıklılığı artırabilir.

Bu açıdan bakıldığında maneviyat, gençlerin yalnızca dini bilgi edinmesi anlamına gelmez; aynı zamanda anlam arayışını karşılayan, kimlik gelişimini destekleyen ve ahlaki yönelim kazandıran bir içsel kaynak olarak değerlendirilebilir. Manevi doyum yaşayan birey, hayatını yalnızca rekabet, başarı veya güç üzerinden değil; aynı zamanda adalet, merhamet ve sorumluluk gibi değerler üzerinden anlamlandırır. Bu durum ise şiddetin ortaya çıkmasını engelleyen güçlü bir psikolojik ve ahlaki zemin oluşturabilir.

Dolayısıyla gençlerde şiddet davranışlarının önlenmesi için yalnızca güvenlik tedbirleri veya disiplin uygulamaları yeterli değildir. Bunun yanında gençlerin manevi, ahlaki ve psikolojik gelişimlerini destekleyen bütüncül eğitim yaklaşımlarına ihtiyaç vardır. Eğitim kurumları, aileler ve toplumun diğer aktörleri gençlerin yalnızca akademik başarılarını değil, aynı zamanda değer dünyalarını ve manevi gelişimlerini de destekleyecek ortamlar oluşturmalıdır.

Çocuk Failler veYaş Küçüklüğü” Tartışması:

Son günlerde Türkiye’de gençlerin akranlarını öldürmesi veya öğretmenlere yönelik şiddet olayları, yalnızca toplumda büyük infial yaratmakla kalmamış, aynı zamanda hukuki tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Özellikle failin 18 yaşından küçük olması, ceza hukuku ile toplum vicdanı arasında bir gerilim yaratmaktadır. Bu durum, hem suçun ağırlığı hem de failin yaşının cezai sorumluluk üzerindeki etkisi bakımından yoğun bir tartışma konusu olmuştur.

Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesi, suç işleyen bireylerin cezai sorumluluğunu yaşa göre farklılaştırmaktadır. Buna göre:

  • 12 yaşından küçük çocuklar cezai sorumluluk taşımaz.
  • 12–15 yaş arası çocuklarda, fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yeteneği araştırılır.
  • 15–18 yaş arası çocuklar cezai sorumluluğa sahiptir; ancak yaş küçüklüğü nedeniyle ceza indirimi uygulanır.

Bu düzenleme, modern ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan “çocuğun korunması” ilkesine dayanmaktadır. Çocukların psikolojik ve zihinsel gelişimlerinin henüz tamamlanmadığı varsayımından hareket eden hukuk sistemi, cezalandırmadan ziyade rehabilitasyon ve topluma kazandırmayı ön plana çıkarır.

Ancak özellikle son dönemde yaşanan öğretmen ve akran cinayetleri, bu ilkenin toplumda yeniden tartışılmasına yol açmıştır. Örneğin Kadıköy’de 15 yaşındaki bir gencin öldürülmesi olayında, failin yaşının küçük olması nedeniyle cezasının düşecek olması ciddi toplumsal tepkiye neden olmuştur. Hukukçular, yetişkin bir fail için ağırlaştırılmış müebbet gerektirebilecek bir suçun, çocuk olması halinde 12–15 yıl civarında bir hapis cezasına dönüşebileceğini belirtmektedir.

Bu bağlamda tartışmalar, iki temel yaklaşım etrafında şekillenmektedir:

  1. Ağır Ceza Talep Eden Yaklaşım
    Toplumun önemli bir kesimi, özellikle kasten öldürme gibi ağır suçlarda yaş indiriminin sınırlandırılması veya kaldırılması gerektiğini savunmaktadır. Bu görüşe göre, failin yaşı ne olursa olsun, suçun ağırlığı cezalandırmada belirleyici olmalıdır. Mevcut düzenlemenin bazı gençler için caydırıcılığı zayıflattığı ve “çocuk sayılırım” düşüncesiyle suç işleme riskini artırdığı ileri sürülmektedir. Bu tartışmalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çocuk faillerin işlediği ağır suçlara yönelik cezaların artırılması yönünde çalışmaların gündeme gelmesine yol açmıştır.
  2. Çocuk Adalet Sistemini Savunan Yaklaşım
    Hukukçular ve çocuk hakları savunucuları ise çocukların yetişkinlerle aynı şekilde yargılanmasının modern ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı olduğunu belirtmektedir. Bu yaklaşım, çocuk suçluluğunu yalnızca bireysel bir suç olarak değil, toplumsal bir sorunun sonucu olarak görür. Yoksulluk, aile içi şiddet, ihmal, eğitim eksikliği ve sosyal dışlanma gibi faktörler, çocukların suç davranışına yönelmesinde etkilidir. Bu nedenle ağır cezalar yerine, suça sürükleyen sosyal koşulların ortadan kaldırılması ve rehabilitasyon imkânlarının güçlendirilmesi gerektiği savunulur.

Hukuk ve Toplum Vicdanı Arasındaki Gerilim

Çocuk failler meselesi, yalnızca hukuki bir sorun değil, aynı zamanda etik, toplumsal ve psikolojik boyutları olan karmaşık bir konudur. Bir tarafta mağdurun ve toplumun adalet beklentisi, diğer tarafta çocukların korunması ve rehabilitasyonu ilkesi bulunmaktadır. Bu durum, gençler arasında artan şiddet olaylarının yalnızca failin yaşıyla açıklanamayacağını göstermektedir. Asıl soru şudur:

Bir çocuk nasıl olur da başka bir insanın hayatına vahşi bir biçimde son verebilecek bir noktaya gelebilir?

Bu soru, eğitim, aile yapısı, sosyal çevre ve değerler sistemi gibi daha geniş toplumsal ve kültürel faktörleri gündeme getirmektedir. Dolayısıyla gençler arasında şiddeti anlamak için yalnızca ceza hukukuna odaklanmak yeterli değildir; toplumsal değerler, eğitim sistemi ve manevi referanslar da göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuç olarak:

Kur’an, insanı yaratılış itibariyle saygıya layık ve iyiliğe yönelmeye yatkın bir varlık olarak tanımlar. Modern toplumlarda gençler arasında artan şiddet olayları, bu potansiyelin doğru şekilde yönlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Fatma Nur Çelik öğretmenin öldürülmesi ve akran cinayetleri gibi olaylar, aile, eğitim sistemi ve toplumun bütün kurumlarının birlikte hareket ederek gençlerin psikolojik ve ahlaki gelişimlerini desteklemesinin önemini ortaya koymaktadır. Çocuklar, bir hayatı sonlandıran değil; topluma yeni bir hayat kazandıran bireyler olarak yetiştirilmelidir.

Kur’an’ın merhamet, adalet ve insan onuruna saygı ilkeleri, gençlerin eğitiminde temel bir referans olarak ele alındığında, şiddet sarmalının kırılmasına ve gençlerin topluma kazandırılmasına önemli katkı sağlayacaktır.

YAZIYA YORUM KAT