1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Etki ajanlığı ve self-oryantalizm
Etki ajanlığı ve self-oryantalizm

Etki ajanlığı ve self-oryantalizm

“Ya kendi merkezimizi kuracağız, ya da başkasının gölgesinde ‘neredeyse ama asla tam değil’ kalacağız. Ve bir toplum için en tehlikeli durum, yenilgi değil; kendine inanmamaktır. Mesele ne “ajan avcılığı” ne de toptancı Batı hayranlığıdır.”

16 Mayıs 2026 Cumartesi 23:32A+A-

Közkamanlar, etki ajanlığı ve self-oryantalizm

Prof. Dr. Bülent Şenay / Star Açık Görüş


 

Bu yazıda nekropolitiğin evrensel(ci)liğine aldanmanın nasıl bir bilinç erozyonu olduğu tartışmamıza temel olarak bu bilinç erozyonunun Manas destanına dayanan közkamanlık kavramıyla tanımlanabilecek entelektüel ve kültürel etki ajanlığına nasıl zemin oluşturduğu, bunun ilk basamağında da self-oryantalizm bulunduğu meselesi, sayfanın sınırlılığı içinde ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Közkaman kimdir? 'Közkaman', bilinçli bir şekilde kendi halkına ihanet eden, ontolojik bir yabancılaşma içinde bulunan, öteki diye tabir edilen ve kimlik yitimi ile karşı karşıya kalan kişilere denir. Közkaman terimi ilk defa Manas Destanı'nda geçmiş ve buradan alınıp edebi ve siyasi bir terminoloji haline getirilmiştir. Bu bir 'self-ötekileşme' sendromuna işaret eder. Közkamanlar, bir tür mankurtlaşma sonucunu doğuracak surette etki ajanlığının adıdır Manas Destanı'ndan. "Dış güçlerle işbirliği" denilen şey bir komplo teorisi değildir. Siyasetle ilgisi olsa bile yazılarımda kastedilen şey entelektüel ve kültürel közkamanlık.

Etki ajanlığı ülke dışındaki bir ideolojik-jeopolitik-teopolitik gücün zihniyle düşünmek ve diliyle konuşmaktır. Bugün, tüm yaygın tartışmalar bir yana, İran da derinde böyle bir gerçekliği yaşıyor olabilir. Türkiye'de "etki ajanlığı" tartışmaları çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Kim kiminle görüştü, kim hangi merkeze yakın. Oysa asıl mesele bağlantı değil; zihinsel konumlanmadır. FETÖ de öyleydi.

Artık başka medeniyet coğrafyasında kendini konumlandırmıştı. Türkiye'de tartışma artık özünde hükümet–muhalefet meselesi de değildir. Tartışma, hangi merkezden konuştuğumuz meselesidir. Kendi kavramlarımızla mı düşünüyoruz, yoksa başkasının aynasında kendimizi mi tarif ediyoruz? Bugün mesele, dış müdahale değil; içerideki merkez kaybıdır. Bir entelektüel ya da bir sanatçı hangi kavramlarla düşünür? Duygularının karşılığını hangi şiirlerde bulur. Kendini ifade ettiği kelimeler hangi köklerden gelir? Hangi merkezin dilini konuşur? Eleştirisini nereden kurar? Eğer düşünce ve hisler sürekli dış referansla meşruiyet arıyorsa, burada sadece politik değil ama epistemik (bilginin kaynağında) ve emosyonel (duygusal alanda) bir bağımlılık söz konusudur.

Közkaman ile mankurtun farkı

Közkamanlar, muhalif olmanın ötesine geçenlerdir. Epistemik ve emosyonel olarak başka bahçelere bağımlı/bağlı olan ve başka pınarlardan su içen kişilerdir. Onlar, potansiyel bir 'etki ajanı'na dönüşür kolayca, yani 'başkası'nın uzantısı, ileri karakolu olur. Buna, Cengiz Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" isimli romanından esinlenilerek 'mankurtlaşma' da denir. 'Közkaman'la mankurtlaşanlar arasında fark vardır. Manas Destanı'na dayandırılan 'közkaman' (domuz gözlü/bakışlı) kavramı bilinçli hain anlamında kullanılmış olsa da literatüre bu 'ihanet' anlamı Cengiz Aytmatov'un kullandığı "mankurt" kavramıyla girmiştir. Mankurt, 'düşman'ın yeniden formatladığı, hafızasını sildiği, kendi kök ve mazisinden kopmuş, ata, töre, inanç ve değer tanımayan kişidir. Böyle olunca, mankurtlar, az bir bedele satabilir 'kendi'ni de, ülkeyi, kültürü ve karakteri de. Bu yazımızda közkamanlık bu mankurtlaşmanın iradi olanına işareten kullanılmaktadır.Közkamanların akıl sağlığı yerindedir. Onların çoğu üniversite okumuş, yüksek seviyeli kişilerdir. Bazıları da başka milletlerin tarihini ve felsefesini ezbere bilenlerdir. Ağızlarından 'adalet, insan hakları, uygarlık, dostluk, birlik beraberlik ve barış...' gibi sözler hiç eksik olmaz. Dıştan bakınca çok güçlü hatip, derin bilgilere sahip ve dünya tarihini avuçlarının içi gibi bilen kişiler gibi görünürler.

Kendilerini 'uygarlık öncüleri' olarak gösteren bu günümüzün közkamanları evrenselcilik iddiasına tutunurlar. Oysa, unutulmamlıdır ki, eğer evrensel(ci)lik iddiasında bulunan bir medeniyet, kendi içinde ahlâkî tutarlılığı ve bağlayıcı etik referansı koruyamıyorsa; bireysel özgürlük ve adalet retoriği ile güç ve çıkar ağları arasındaki mesafeyi kapatamıyorsa; o zaman "evrensel(ci) değerler" söylemi felsefî olarak sorgulanmaya açıktır. Bu sorgulama, kategorik bir Batı karşıtlığı değildir. Bu, evrensellik iddiasının epistemik ve ahlâkî tutarlılığını sorgulamaktır.

İktidar yandaşı veya karşıtı olarak sahneye çıkan közkamanlar, pek çok konuda işbirliğini iyi sürdürürler. Bu tür Közkamanlık örnekleri çoktur ama bizzat gözlemlediğim örnekler verecek olursam şunu söyleyebilirim: Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nda Başkan Özel Temsilcisi olarak (Müslümanlara yönelik Nefret Suçlarıyla yani İslamofobiyle Mücadele alanında) görev yaptığım dönemde, Viyana'da, Varşova'da, Berlin'de, Brüksel'de ve Strasburg'da diplomatik konferans ve STK etkinlikleri sonunda Basın tarafından ya da dinleyiciler arasından, o gününün konusu ne idiyse o bağlama ilişkilendirilerek, Türkiye aleyhine 'olta' sorular sorulurdu. Türkiye'de elbette eleştirilecek meseleler yok mu, var hem de çok. Ancak, yanındaki Alman'a ya da Fransız'a, o ülkelerdeki örneğin göçmenler ya da özgürlüklerle ilgili kısıtlamaları sormayıp, sırf Türkiye'ye kapak olsun diye jeopolitik sorgu tuzağına düşmemek de bir epistemik ahlak meselesi. Ayrıca bahsettiğim toplantılara Avrupa'da dernekleşerek AB kurumlarında alelacele akredite edilerek basın kartı verilen FETÖcüler de katılıyor, benzer 'satış' sorularını soruyorlardı. Bu hala devam ediyor. Batı bağlamında Türkiye'nin, bu tür aydın ve sanatçı konusunda bir hedef ülke (target country) olduğu biliniyor. 'Satış'a uygun entelektüellik-sanatçılık, evrensel ahlak açısından büyük sorun. Yani hiç bir zaman mesele, "ağaç meselesi" olmamıştır bu ülkede. İktidara muhalefet eden herkes etki ajanı ya da satılık değildir elbette. Ancak, 'başkası'nın sesi olup bunu evrensel(ci)lik-insanlık-adalet diye pazarlamak anlamında etki ajanlığı yani közkamanlık neo-kolonyal bir gerçekliktir.

Dediğimiz gibi közkamanlık bir tür mankurtlaşmadır. Mankurtlaşma, bir bilinç erozyonudur. Kur'ân-ı Kerim'de közkamanlıktan bahsedilir. Bu kelime geçmese de, sıfat ve karaktere işaret edilir. 'Ayetler'i (yani Hakikati) hem de az bir bedel karşılığı satanlardır, mankurtlar: "Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın; yalnız benden sakının."(وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ Bakara 2: 41), "Allah'ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onunla az bir bedel satın alanlar var ya, onlar karınlarına ancak ateş doldururlar"...( وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا Bakara 2:174), "İnsanlardan korkmayın, benden korkun; ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın." (فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا Maide 5:44), "Allah'ın ayetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O'nun yolundan alıkoydular." (اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ Tevbe 9:9). Bu ayetlerin hepsinde geçen "az bir bedel karşılığında" (ثَمَنًا قَلِيلًا) ifadesi, hakikat karşısında her dünyevi menfaatin küçük olduğunu, maddi çıkar, makam, sosyal statü ve hatta bilgi saklamak, bir şeyi çarpıtmak, birisinin hakkını gasp için iftira etmek, kişiler hakkında su-i zann oluşturmak gibi 'satış'ların hepsini kapsar. Bunların hepsi "semenen kaliylen"dir. Bunu yapan kişi 'satılık/satın alınabilir/tarlası sürülmüş' kişi ya da en hafifiyle 'mahalle baskısı'na yenik düşen kişi olmuştur. "Satan/satılık adam" metaforu bir hakaret değil; bir ahlâkî uyarıdır, bir karakter tanımlamasıdır. Belki de nevrotik bir hastalık tezahürüdür. Nöro-teolojinin konusu bu.

Değerli olmak yerine önemli olmak için çabalamak

Közkamanlık, dini inkâr eden kişi değil, dini ve değerleri 'pazarlık' konusu yapan kişidir. İlkeyi konjonktüre göre esneten, hakikati meşruiyet karşılığında yumuşatan, değeri prestij uğruna araçsallaştıran, şahsi itibarını hakikatın haysiyetine tercih eden, değerli olmak yerine önemli olmaya çabalayandır. Ve bu yalnızca fikir alanında olmaz. Satan/satılık adam, dostluğunu da satar. Dün yanında yürüdüğü insanı, bugün makam ya da itibar için gözden çıkarabilir. Yaş farkı gözetmez; büyüğünü de küçüğünü de araçsallaştırabilir. Müslümanlık iddiasını apolet yapar, ama dostlukları, vefa ve adanmışlıkları kullanıp atar. Bunu çoğu zaman açık ihanetle değil, dedikodu ve sû-i zan üzerinden yapar. Kendisine kullanışlı hale getiremediği kimse hakkında başkalarının nazarında 'su-i zan' oluşturarak kendisine yol yapmaya çalışır. Kur'ân'ın gıybet ve sû-i zannı bu kadar sert yasaklaması (Hucurât 49:12) boşuna değildir. Güven kırılması, toplumun içten çürümesidir. Bütün bunlara bakıldığında "etki ajanlığı"nıın da bir közkamanlık olduğu anlaşılır. Tartışmanın ahlâkî boyutu tam da burada başlar.

Asıl mesele şudur:

Başkasının merkezine yaslanarak ayakta kalamayız. Ya kendi merkezimizi kuracağız, ya da başkasının gölgesinde "neredeyse ama asla tam değil"kalacağız.

Ve bir toplum için en tehlikeli durum, yenilgi değil; kendine inanmamaktır. Mesele ne "ajan avcılığı" ne de toptancı Batı hayranlığıdır. Asıl ihtiyaç, eleştirel aklı yerli bir epistemik zeminde yeniden kurabilmektir. Bu da üç ilkeyi gerektirir:

* Eleştirel sadakat: Geleneğe körü körüne bağlılık değil; ama onu bütünüyle reddetmeden içerden eleştirme cesareti.

* Kavramsal üretim: Sadece ithal teorilerle konuşmak yerine, kendi toplumsal tecrübemizden kavram üretmek.

* Özgüvenli etkileşim: Ne içine kapanmacı ne de hayranlık temelli bir ilişki; eşitler arası bir entelektüel diyalog.

Müslüman toplumlar için asıl kriz, dış etkilerin varlığı değil; kendi anlam dünyasını üretme kapasitesinin zayıflamasıdır. Közkamanlık ve self-oryantalizm tartışmaları, bu kapasite krizinin semptomlarıdır.

Self-oryantalizm ve oksidentalizm

Self-oryantalizm kavramı, tarihsel süreç içerisinde ilk olarak 1927 yılında Antonio Chuffat Latour tarafından Çin topluluğunun temsili hususunda kullanılmış, daha sonra tartışmanın devam ettiği bir literatür oluşmuştur. Self-oryantalizm kelime anlamı itibarı ile "kendi kendini Doğululaştırmaktır". Frantz Fanon'un 'Yeryüzünün Lanetlileri'nde kolonyal bilinç analizinde gösterdiği gibi, aşağılık hissi zamanla kimlik inkârına dönüşür.

Edward Said'in işaret ettiği temsil asimetrisi artık dışsal değil; içselleştirilmiştir.

"Biz zaten geri kaldık."

"Bizden bir şey olmaz."

"İlerlemek için kendimizden arınmalıyız."

Bu kendinden arınma kompleksi, artık közkamanlığa hazır olma anlamına gelir. Bu cümleler eleştiri gibi görünür; fakat çoğu zaman teslimiyet üretir.

Taklit eden özne, kendisini değersizleştirerek gücün merkezine yaklaşmaya çalışır.

Self-oryantalizm, modernist batılaşmacı bir içselleştirmenin ürünüdür. İronik olarak bu tür self-oryantalizmin bir diğer uçtaki örneği de oksidentalizmdir. Oksidentalizm, oryantalizmle savaşma adına Batı'yı kötüleme, Garbiyat çalışmaları altında oryantalistlerin yaklaşım ve yöntemiyle Batı'yı çalışmaktır. Aslında oksidentalizm de bilinçaltında mevcut olan self-oryantalizme dayanır. Self-oryantalizmin Osmanlı'nın son döneminde başladığı Cumhuriyet ve Kemalizm'le devam ettiği söylenebilir. Kemalizm temelde bir Batılılaşma projesi olarak self-oryantalizme dayanır. Muhafazakarlık da bir öykünme/mimikri çizgisinde bu tuzağa düşebilmektedir. Self-oryantalizm közkamanlığa–esneterek söylersek mankurtlaşmaya- giden yolun başıdır.

Cengiz Aytmatov'un diliyle söylersek,

"...bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için."

Bir toplumda siyasilerin ve entelektüellerin görevlerinden birisi de közkamanlara meydanı boş bırakmamak, aynı zamanda da gelecek kuşakların közkamanların tuzağına düşmemesini sağlayacak kucaklayıcı siyaset ve söylemler üretmektir.

Tarihin Sonunu kim yazak peki? Tarihin sonunu, nekropolitik liderler veya tarihçiler, Hristiyan siyonistler ve'köz-kamanlar' değil, kendi kavramlarıyla düşünen, hakikati eğip bükmeyen, müphemliğe sığınmayan, epistemik bağımsızlık, ahlâkî tutarlılık ve ontolojik merkez sahibi olan 'has-kamanlar' (has-bakışlılar) yazacaktır.

 

HABERE YORUM KAT

1 Yorum