
Modernleşmenin getirdiği yuva yoksulluğu ve sanal yetimlikler
Esma Akbalık, aile kurumunun zayıflamasının modern toplumun görünmeyen çöküşünü hızlandırdığını ve medeniyetin ancak sağlam yuvalarla korunabileceğini ifade ediyor.
Esma Akbalık/Doğru Haber
Ailenin yıkıldığı yerde hiçbir medeniyet ayakta kalmaz!
Bir toplum önce sokaklarında değil, salonlarında çöker…
Önce savaş meydanlarında değil, yemek masalarında yenilir insanlık…
Bugün dünyanın en büyük trajedilerinden biri yaşanıyor ama kimse bunun adına felaket demiyor. Çünkü bu yıkım sessiz ilerliyor. Ne siren sesi var ne enkaz görüntüsü…
Ama her geçen gün biraz daha küçülüyor evlerimiz, biraz daha sessizleşiyor sokaklarımız, biraz daha ıssızlaşıyor sevgiye muhtaç yüreklerimiz...
Bir zamanlar aynı yastığa baş koymanın sadakat olduğu bu çağda, artık insanlar birbirine tahammül etmeyi bile yük görüyor. “Ben” büyüdükçe “biz” küçülüyor. Özgürlük sloganları altında fedakârlık öldürülüyor. Sabrın yerini tüketim, merhametin yerini bireysellik alıyor.
Ve modern dünya bunu çağdaş ilerleme diye alkışlıyor…
Bugün insanlar hiç olmadığı kadar konforlu ama, hiç olmadığı kadar huzursuz.
Evler lüksleşiyor fakat yuvalar yoksullaşıyor.
Mutfaklar büyüyor ama aynı sofraya oturan insan sayısı azalıyor.
Her odada internet var ama kimsenin birbirine söyleyecek iki cümlesi kalmıyor.
Bir çocuk düşünün,
babası yanında ama ona yabancı…
Annesi evde ama zihni başka ekranlarda…
Aynı çatının altında büyüyor ama aile sıcaklığını tanımadan yetişiyor.
Aynı evde herkes online olarak yaşıyor.
İşte çağımızın en büyük yetimliği budur:
Anne-babası hayatta olduğu hâlde sevgisiz büyüyen çocuklar…
Bugün birçok evde televizyonun sesi var ama muhabbet yok.
Kahkaha emojileri var ama gerçek tebessüm yok.
Paylaşımlar var ama paylaşmak yok…
Çünkü aileyi ayakta tutan şey aynı evde yaşamak değildir; aynı kalpte yaşayabilmektir, aynı mutluluğu hissedebilmektir.
Şimdi birileri çıkıp aileyi “eski bir kurum” gibi göstermeye çalışıyor. Anneliği yük, evliliği gereksiz, sadakati ise çağ dışı ilan ediyorlar. Gençlere sürekli kaçmayı öğretiyorlar:
Zorlanırsan terk et…
Sıkılırsan vazgeç…
Yorulursan yenisini bul…
Oysa yuva dediğin şey biraz da emektir.
Biraz sabır…
Biraz affetmek…
Biraz susup Allah için devam edebilmektir.
Çünkü insan kusursuz olduğu için değil, merhamet ettiği için aile olabilir.
Bugün en büyük yıkım ahlaksızlığın normalleşmesidir. Dijital dünyanın kirli vitrinlerinde mahremiyet lime lime edilirken, insanlar bunu özgürlük sanıyor. Çocukların zihinleri, gençlerin hayalleri, kadınların iffeti, erkeklerin hayâ duygusu; birkaç saniyelik içeriklerin arasında sessizce çalınıyor.
Sonra neden mutsuzuz diye soruyoruz…
Çünkü insan ruhu ekranla değil, şefkatle iyileşir.
Bir annenin duası kadar huzur veren hiçbir teknoloji yoktur.
Bir babanın güven veren gölgesini hiçbir sistem dolduramaz.
Bir çocuğun “Anne!” diye seslenişini susturan toplumlar, yarın kendi vicdanlarının çığlığıyla baş başa kalırlar.
Bugün hâlâ kurtarabileceğimiz şeyler var.
Belki yeniden aynı sofrada oturmakla başlayabiliriz.
Telefonları bir kenara bırakıp birbirimizin yüzüne bakmakla…
Çocuklarımızı oyalamak yerine dinlemekle…
Eş olmayı bir sözleşme değil, bir emanet bilmekle…
Çünkü güçlü toplum, betonla değil; merhametle kurulur.
Ve şunu asla unutmayalım…
Bir milletin gerçek çöküşü, sokakların değil; önce evlerin kararıp çökmesiyle başlar.
Öyleyse bugün yeniden evlerimizi kurtarmanın vaktidir.




HABERE YORUM KAT