1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Afganistan anlatısında işlemeyen habercilik etiği
Afganistan anlatısında işlemeyen habercilik etiği

Afganistan anlatısında işlemeyen habercilik etiği

Yasin Aktay, Afganistan örneğinde küresel medyanın habercilik etiğini ihlal ettiğini, oryantalist çarpıtmalar ve çifte standartlar üzerinden hakikati bilinçli biçimde bastırdığını aktarıyor.

02 Şubat 2026 Pazartesi 12:36A+A-

Yasin Aktay/Yeni Şafak

Afganistan’a işlemeyen habercilik etiği, self-oryantalizm sorunu ve Taliban’ın sorumluluğu

Edward Said’in Haberlerin Ağında İslam’la ilgili batılı fantezileri ve algıları ele alışının üzerinden 45 yıl geçmiş. Kuşkusuz bu tür algılar 45 yıl önce başlamış da değil. Oryantalizm nihayetinde Batılıların doğu ile ilgili algılarının, tahayyüllerinin, edebiyatlarının toplamını oluşturuyor. Bu toplamın Batılı sömürgecilik için operasyonel bir araca dönüşmesi, sömürgeciliğin bir keşif kolu gibi çalışması, bilgi ile iktidar arasındaki trajik denklem sayesinde mümkün olmuştur. Görünürde masum bilgilenme amaçlı ilgiler bile kendi beklentilerine, fantezilerine göre tanımlamaktan dolayısıyla iktidar üretmekten geri duramıyor. O yüzden en masum bilgilenme haliyle bile oryantalizm masum kalamıyor.

 

SORUN BU ORYANTALİZMİN BİZİ DE ETKİLEYECEK HALE GELMESİ

Yani Batılıların bizim hakkımızda ürettiği bilgiyi bizim de benimsiyor olmamız. Onlar bizi nasıl görüyorlarsa kendimizi öyle görmemiz, hangi pencereden bakıyorlarsa oradan bakmamız. Bize kötü bir haberim var ki biz bugün oryantalizmi o kadar derinden benimsemiş ve içselleştirmişiz ki, artık kendimiz hakkındaki bilgiyi bile 3. Şahıslar hakkındaki bilgi olarak görüp üretmeye başlamışız. Doğulu toplumlar hakkında tam da bu tanımlayıcı dili üzerimize kondurmuyoruz bile. Çünkü biz kendimizden o kadar geçmiş, kedimizi o kadar Batıda konumlandırıyoruz.

Dikkat edin yalnız, Batılılaştık demiyorum, Batılı gözlüğü takındık ve kendimizi üçüncü şahıslar gibi görüp oryantalizmin gözüyle görüyoruz diyorum. Oryantalizmin öylesine bir içselleştirmesi için uzun bir zaman geçti üzerimizden, uzun bir uygulama dönemi ve süreci, bizi fena halde tesviye eden bir süreç. Yazık ki Müslümanlarımız bile bu bakış açısından azade olamıyor.

AFGANİSTAN ŞÖYLE BİR BAKIŞI HAK ETMİYOR MU?

Bugün küresel hegemonyasını bütün şımarıklığıyla kasmaya çalışan NATO’suna, ABD’sine 20 yıl boyunca kök söktüre ve nihayetinde öyle laf olsun diye değil, kelimenin gerçek anlamıyla “geldikleri gibi” ülkesinden kovan Afgan halkı her durumda yakından ilgilenilmeyi, anlaşılmayı ve tabii ki takdiri fazlasıyla hak ediyor. Hele bu zaferden sonra ülkede 5 yıl içinde tam bir istikrar, güvenli bir ortam ve intikamsız, uyuşturucusuz, şiddetsiz bir toplumsal barış ortamı sağlamış olan bir ülke dikkatleri ikide bir “kız çocuklarını okutmama” uyduruk haberlerinin dışında çekiyor olmalı.

İki aile arasında bile bir kan davasını dünya bir araya gelse çözemediği bir dünyada en az bir milyon kan davasının sözkonusu olabileceği bir çatışma ortamını tek bir kararla nasıl çözebildi Taliban? Sadece bu soru bile çağımızın bütün sosyologlarının, antropologlarının peşine düşmesini gerektirebilecek sıradışılıkta bir olay değil midir?

Ya en modern ülkelerin en çağdaş bilimsel tedavi yollarıyla bile çözemediği uyuşturucu bağımlılığı meselesini, pençesine düşmüş en az 1-2 milyon insanı birkaç yıl içinde nasıl çekip çıkararak nasıl çözebildi? Bu sektöre yatırım yapmış olabilecek devlet gücünde mafyalarla nasıl başederek üretimini ve ticaretini bıçak gibi kesebildi? Bu soru bile başlıbaşına dikkat çekmez mi?

50 YIL BOYUNCA KIZ ÇOCUKLARI OKULA GİDECEK YAŞA BASAMADAN TOPRAĞIN ALTINA BASILIYORDU

Neyse bu tür soruları sorduğumuzda “Afganistan’ı öve öve bitirememiş” oluveriyoruz. Kimse bu olaylardaki olağanüstülüğe bakmak bile istemiyor. Varsa yoksa kız çocuklarının okula gidemiyor olması. 50 yıldır on binlerce kız çocuğu daha okula gidebilecek yaşa basamadan mayınlara bastı veya üzerlerine bombalar yağdı ve toprağın altına düştü de kimse bu kadar dert etmedi. O masum, mazlum kız çocuklarına uygulanan vahşet o kadar çok vicdan sızlatmadı, kız çocuklarının okula gidemeyişi kadar. Kaldı ki, gözlemlerimizde ve naklettiğimiz manzarada bu durumun da zannedildiği gibi olmadığına dair haberler de var.

Taliban sözkonusu olunca her şeyi uydurma konusunda birilerine büyük bir hak doğuyor demiştik. Aslında gazetecilik ve araştırmacılıkla ilgili en standart etik kuralları burada uygulansa bunları teyit etmek o kadar zor değil.

"MUHALİFLER BUNDAN SONRA İDAM EDİLECEk" Mİ DEDİNİZ?

Taliban tarafından yayınlanan Mahkemeler için Ceza Usulleri Yönergesine dayandırılan haberlerde mesela “muhaliflerin bundan sonra idam edileceği” haberi bütün sansasyonel sunumuyla yayılıyor. Kimsenin aklına sormak gelmiyor. Taliban NATO-ABD güçlerini ülkeden kovduktan sonra genel bir af ilan etti. Bırakın muhalifleri, kendi üyelerine karşı yıllarca insanlık suçları işlemiş insanları bile kapsayan genel af ilan etti ve bu affa karşı 5 yıldır kaydedilmiş bir ihlal bile yok.

(Yalan olmasın iki Taliban üyesi kendilerine karşı eski rejim zamanında çok kötülük etmiş birini öldürmüş ama bu iki Taliban üyesi anında yakalanarak hapse konulmuş ve İslam Emirliğinin genel af kuralını ihlal ettikleri için yargılanıyor). Taliban yönetimi devraldıktan sonra eski rejimde kendilerine karşı savaştığı insanların tamamını tanıyor ve hiçbirine karşı en ufak bir takibatı sözkonusu olmamış. Eski rejimin yöneticisi ve kendisine muhalif olmaktan öte düşmanlık eden insanlar bile şu anda Kabil’de normal hayatlarına devam edebiliyorlar.

“MUHALİF” DEĞİL “ASİ” DİYOR BELGE

Peki bu habere esas oluşturan ifade ne olabilir? Tabii ki muhaliften değil, silahlı “asi”den bahsediyor olduğunu öğrenip ifadeyi böyle düzelttiğimizde haberin hiçbir sansasyonel etkisi kalmaz. Ama kimde bekleyeceğiz bu kadarlık bir dürüstlüğü?

Toplumun statüye ayrıldığı yönündeki haberlerse aslında bizdeki veya batıdaki hukuk sistemlerinde bile karşılığı rahatlıkla bulunabilecek bir düzenleme. Daha önce söyledik, Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahidi’nin açıklamasıyla daha net bir açıklamayla gidelim. Mevzu sadece bazı tazir uygulamalarının toplumda suç işlemeyi alışkanlık haline getirmiş insanlar ile ilk defa suç işleyen insanlar arasında bir fark gözetmesiyle ilgilidir:

“Bazı kişiler yalnızca uyarı ve ikazla suçtan vazgeçebilir; zira sosyal itibara ve yüksek bir özsaygıya sahiptirler. Bazıları ise mükerrer suçludur ve bu nedenle daha ağır, hatta fiziksel cezalara ihtiyaç duyulabilir. Kimileri mahkemeye çağrılmakla ve kendilerine hitap edilmekle ıslah olurken, kimileri için hapis cezası zorunlu hale gelebilir. Toplum yapısı farklılık arz ettiği için, ta‘zîr uygulamaları da farklılık gösterebilir. Bu hükümler keyfî olarak oluşturulmamış, Hanefî fıkhındaki ayrıntılı düzenlemelerden aynen iktibas edilmiştir.

Burada “alt düzey” kavramı, suçu sürekli işleyen ve yapılan uyarılara rağmen suçtan vazgeçmeyen kimseler için kullanılmaktadır. Bu tür durumlarda hâkim, kişinin geçmişi ve toplumda doğabilecek fesat ihtimalini dikkate alarak hapis cezasına hükmedebilir.

Buna karşılık, bir hata işleyen; ancak uyarıdan anlayan, onur ve sosyal itibara sahip, toplumda saygın bir konumda bulunan kimseler için yalnızca ciddi bir ikaz yeterli olabilir. Böyle bir ikaz, bu kişiler üzerinde hapis cezası kadar caydırıcı etki doğurabilir. Sonuç olarak ta‘zîr yetkisi, insanların nasıl daha etkili biçimde ıslah edileceğini dikkate alması için emir’e verilmiştir.”

TALİBAN’IN DİLİ ELBETTE SORUNSUZ DEĞİL

Tabi burada tartışmalara bahane olarak kullanılan sözkonusu “Mahkemeler için Ceza Usulleri Yönergesi”nin dili konusunda yine de tartışmaları her zaman körükleyebilecek bir boyut yok değildir. Aslında Mücahidi’nin açıklamaları da bu boyutu ortaya koyuyor. Yönerge, klasik ve geleneksel Hanefi fıkhının belki hiç güncellenmemiş fetvalarının dilini olduğu gibi tercüme ederek ifade ediyor. Kendi tarihinde ve kendi kültürünün içinde yaşamakta olan Afganistan toplumu için bu dilin hiçbir sorun tarafı olmayabilir. Ancak bu dil başka dillere çevrilince basitçe tercüme edilmiş olmuyor, aynı zamanda ortak-ölçülemeyecek (incommensurable) bir kriter yargısına da takılıyor. Bu zamanda kimsenin kimseyi doğru dürüst dinlediği bile yok, herkes kendi kafasındaki önyargılarla takılıyorken, Taliban’ın dayandığı geleneksel fıkıh dilini kendi kültürel-tarihsel şartlarında anlamalarını beklemek çağımızın insanından fazla şey beklemek anlamına gelir. Fıkıh aklından yoksun bir çağda yaşıyor olduğumuz çok açık çünkü.

TALİBAN’IN SORUMLULUĞU: DÜNYA İSLAM ALİMLERİYLE İSTİŞARE

Bu durumda Taliban’a daha büyük bir sorumluluk düşüyor. Kendi kültürel ve tarihsel şartlarında eyvallahsız yaşıyorlarsa da bütün eylemleri ve dilleri bütün dünyada aynı anda duyuluyor, algılanıyor ve İslam’a mal ediliyor. İslam dünyasının ulemasıyla daha yakın bir iletişim içinde olarak fıkhın esneme, güncellenme ve yeni bir dille ifade edilme yolları konusunda bir istişareye daha açık olmaları şimdi daha büyük bir aciliyet kazanıyor.

HABERE YORUM KAT