1. YAZARLAR

  2. NİMET ORBAY

  3. Kürtler Kürtçülerden nasıl kurtulur?
NİMET ORBAY

NİMET ORBAY

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürtler Kürtçülerden nasıl kurtulur?

01 Şubat 2026 Pazar 17:40A+A-

İnsanların kendi yaptıklarından dolayı karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Belki akıllarını başlarına alırlar diye yaptıklarının bir kısmı onlara tattırıldı. *(Rum, 41)*

Coğrafyanın kader, zulmün ise bir tercih olduğu topraklarda doğmak; insanı ya işlenen cürümlere tanıklık etmeye ya da canlı şahitlerini dinleyerek büyümeye mecbur bırakır. Eğer doğuda doğmuşsanız, bu iki seçenekten biriyle ya da ikisiyle birden büyümeniz kaçınılmazdır. Ne gariptir ki “doğu” tanımı, genelde bir yönü tarif etmekten ziyade bir ötekileştirmeyi ifade eder. Mesela Orta Doğu, Güneydoğu veya doğu dediğimizde, çoğunluk açısından pozitif çağrışımlardan ziyade kaosun, derdin, tasanın, yokluk ve yoksunluğun olduğu yerler gelir akla. Gitmesek de, görmesek de hep bir fikrimiz ve dolayısıyla tavrımız hazırda bekler, durur.

Egemen dünyanın “doğu” olarak etiketlediği beldelere karşı tutumu, özellikle son bir asırdır; savaş, sömürge, kan, gözyaşı, petrol ve dolayısıyla güç ispatlama arenası olmaktan öteye geçmedi. Her geçen gün insanın sadece bir rakamdan ibaret hâle gelmesi ve daha da değersizleştirilmesi katlanarak artmakta; buna paralel olarak leş yiyicilerin hırsları da azarak, obezleşen bir canavara dönüşmektedir.

Dünyanın doğusu ile ilgili resim, yeterince dehşet verici fırça darbeleriyle malum bir tabloya dönüştürülmüşken; haritayı biraz küçültüp Türkiye’nin doğusuna odaklandığımızda, egemen zalimlerin son bir asırda buraları adeta pilot bölge olarak seçtiklerini görürüz. Bunları anlamlandırmak için bir tarih profesörü ya da siyasi bir analist olmaya gerek yoktur; insanın sadece göz kapaklarını açıp kulak perdesini kaldırması yeterlidir. Elbette en başta buna niyet edip ön yargısını ön bilgi ile takas etmelidir.

Ortalama zekâya sahip her insan; kendinden yola çıkarak yaşadığı topraklarda yaşanan olaylara ve kendi öz yaşamına dair sorular sormalı, cevapların ardına düşmeli, olaylar arasında bağ kurmalı; doğru ne, yanlış hangisi, ben nerede durmalıyım gibi muhakemeler yapmalı ve bunun için bir ekspertize ihtiyaç duymadan bazı şeyleri konumlandırabilmelidir. Bunları yaparken şunu da bilmeli ki:

Doğu veya batı fark etmez; bir durumu doğru değerlendirebilmek için bugünden yola çıkmak, bazı yargılara varmaya çalışmak sadece yanlış çıkarımlara sebep olmakla kalmaz, insanı adaletsizliğe ve yanlış tarafta konumlanmaya itebilir.

Şarkın acısını anlamak için garbın sırça köşkünden çıkmak gerekir. Aksi hâlde sadece vicdan sahiplerinin duyabileceği o sessiz çığlığı duyamaz, yardıma koşamazsınız. Doğunun acıyla yazılmış koca metnini içinden bir paragrafı kırparak okursanız anlayamazsınız. Anlamak isteyen için ise konu özelinde bilgiye ulaşmak çok zor değildir; yaşananların canlı şahitlerinin bazılarının hâlen hayatta olduğu da hesaba katılırsa, daha dün sayılabilecek günlerde, adında cumhur olan ama asla tüm halkları eşit veya denk görmeyen cumhuriyet rejiminin kısa ama ağır tarihine bakmak yeterlidir.

Müslüman Kürtler, Şark Islahat Politikası adı altında 1925’lerden itibaren uygulanmaya başlanan ceberut politikalarla; kendini o güne kadar öbüründen ayrı görmeyen, daha birkaç yıl önce dini, namusu, vatanı için omuz omuza çarpıştığı insanlarla arasına kalın duvarlar örülmüş bir hâle getirildi. Hem de öyle ince bir işçilikle falan değil; bodoslama, kazma kürekle… Duvarın harcı da insan kanıyla karılarak örüldü. Evvelki gün yerlisi olduğu topraklarda, başka bir gün paralel evrenden gelmiş muamelesine tabi tutuldu. Bu şekilde başlayan zulüm; tehcir, sindirme, yok sayılma, köy yakmalarla günlük sıradan olaylar hâline geldi.

Müslüman Kürtlere layık görülen hayatın ilk prömiyeri, 1930’da Van’ın Erciş ilçesinde bulunan Zilan Deresi’nde yapılan katliamda sahneye çıktı. Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından gerçekleştirilen; binlerce kadın, çoluk çocuk ve erkeğin sırf etnik kimliğinden dolayı katledilmesini, dönemin *Cumhuriyet* gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında “Zilan Deresi ağzına kadar cesetle dolmuştur” manşetiyle duyurdu ve bu vahşet devlet aklı olarak servis edildi.

Sonraki yıllarda bu kadar bariz toplu katliamlar yaşanmadı belki; ama devlet babanın demir yumruğunu Kürtler, hem Müslüman hem de hâkim ırka mensup olmadıkları için hep enselerinde hissettiler. Bu aşağılama ve tahkir öyle zirve yaptı ki; 80’lerin darbeci generali Kenan Evren’in “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır; dağdan inerken kart kurt diye ses çıkardıkları için onlara Kürt denmiştir.” diyecek kadar hadsiz ve yok sayıcı ifadelere şahit olunmuştur.

Ana dilinde eğitim hakkı bir yana, öz dilini konuşması bile yasaklanan; düğünlerinde türkülerini söyleyemeyen, taziyesinde ağıdını yakamayan, evladına kendi dilinde isim dahi koyamayan Kürtlere bu yapılanlar yetmezmiş gibi; üstüne okusun diye okula gönderdiği çocuklarının varlıkları her sabah üstün ırka armağan edilmek zorunda bırakıldı. Öyle ki seçim vaatlerinde “Kürt sorununu çözeceğiz” sloganıyla, sanki asli bir unsur değil de marazlı bir olaydan bahsediyormuş gibi söz eden siyasiler türedi.

Bir kez daha faş olan şu gerçekle yüzleştik ki: Kim ve nerede olursa olsun, faşist bir kafadan sağlıklı bir fikir çıkmayacaktır ve buna olan inancımız da taa ezelden, yani iblisin şeytanlaşma sürecinden itibaren bakidir. Elbette tarih, hele ki lekeli bir tarih, yazıya döküldüğü kadar hızlı ve kolay yaşanmaz; lakin daha detaylı bilgi edinmek isteyenler sözlü ya da yazılı arşivlere bakabilirler.

Dünün acısıyla ekilmiş bir tarlanın tatsız ve zehirli hasadını görmek için bugüne gelindiğinde, ortada özünden kopmuş, koparılmış bir halk görüyoruz. Bir olayda etken ve edilgen iki taraf olmazsa olmazdır. Şarkın dağlarına bile yazılı “Ne mutlu Türküm” ırkçılığına alternatif olarak, aynı dağları mesken tutan nevzuhur bir Kürt faşizanlığı zorbaca doğuruldu. Lakin beyaz Türk nasıl ki tüm Türkleri faşistleştiremediyse, Şarklı Kürtçüler de tüm Kürtleri Kürtçüleştiremedi; fakat muhaliflerini, tıpkı kendisine reva görüldüğü şekliyle ya sindirdi, ya meçhule gönderdi, ya sürgüne zorladı ya da haraca bağladı.

Bu kendinden olmayan harekete karşı çıkanlar, şu gerçeğin net olarak farkındaydılar:

Kürtler, her millet gibi kendini var kılan fıtri değer ve erdemlere dört elle sarıldığı müddetçe hep başı dik, alnı ak olmuştur. Bir topluluk, fıtratına sadık kalıp tek doğru yol olan sırat-ı müstakim üzere sebat ederse, dünyasını da ukbasını da sağlam inşa etmiş olur. Yok eğer fıtratla savaşıp kendini değersiz kılacak yollara tevessül ederse, baştan kaybettiği bir savaşa girmiştir.

Tevhid üzere yaratılan fıtratı parçaladığınızda, her bir parça berhava olmaya mahkûmdur. Eğer tevhid ortadan kalkarsa, oluşan boşluğu dolduracak en müsait zemin asabiyet olacaktır ve damardaki kan akacak; tüm masum kanları kurban edecek, hedefe giden yolda her şeyi mubah gören bir yapı ortaya çıkacaktır.

Nitekim çıktı da.

Kürt ulusalcı hareketi, bir asra yakın zulme uğrayan Kürt halkının asla sarılacağı bir dal olmadı. Çünkü irfan sahibi Kürtler; maruf örfe sadık, kültürle harmanlanmış olsa bile İslami değerlere bağlı; düğününden taziyesine, misafirinden ticaretine, akrabalık bağından komşuluk hukukuna kadar ahlaki ilkelere ehemmiyeti yüksek bir halktı ve meselenin sadece etnik kökene dayalı bir mesele olmadığının farkındaydı. Nitekim birçok Kürt ayaklanması dini motivasyonla direniş sergilemiş, dini değerlere el uzatılması sonucu reaksiyon göstermiştir.

Ama ne zamanki bu faşistlik sinsi sinsi yayıldı, işte o zaman kullanılmaya hazır bir aparat hâline geldi. Yara hangi neşterle açıldıysa, benzer bir neşterle deşilmesi gerekiyordu ki hiç kabuk bağlamasın. Çünkü faşizmin rengi her yerde aynıdır. Adını PKK olarak ilan eden malum hareket de en hassas noktaları biliyor, ona göre reçete sunuyordu. Bunlar başlıca; özgürlük, özerklik, güç, silah, kardeşlik, eşitlik gibi kavramlardı. Bununla birlikte çocuklar, gençler ve kadınlar; her toplumun dezavantajlı ve lokomotif durumunda olan sınıflardı ve bunları ön plana çıkararak tüm tuşlara basmak en makul olanıydı. Öyle de oldu.

Bilhassa seküler ve Batı’nın modern dünyasında kabul görmeyen gençliği ve yenik bir topluma doğmuş çocuklarımızı küçük yaşlardan itibaren avuçlarının içine aldılar; keza uzun zamandır görünür olmayan kadını da öyle. Zaten bir milletin kadınlarını —hakikat ya da illüzyon fark etmez— herhangi bir şeye inandırırsanız, geriye çok da emek vermeniz gerekmez.

Bu yapının “özgürlük” ve “halkların kardeşliği” sloganını sadece bir slogan olarak kullandığını ve kendi gibi düşünmeyen hiçbir yapıya tahammül etmediğini anlamak için allâme-i cihan olmaya lüzum yok; biraz teşrik-i mesai, az buçuk da aynı havayı solumak yeterliydi. Daha kuruluş aşamasında şeffaf olmayan bir hareketi kırk sudan geçirseniz de kirini akıtamazsınız. Nitekim kirli yüzünü gören zaten görmüştü; fakat maskeleri en net biçimde bazı olaylarda düştü:

Çözüm süreci, hendek, 6–7 Ekim ve Kobani gibi eylemlerde sahaya sürdükleri masum çocuklara; etrafı yakıp yıkmayı, cam çerçeve indirmeyi, kendi bineceği otobüse zarar verip çoluk çocuğu için alışveriş yapacağı mağazayı, tedavi olacağı hastaneyi talan etmeyi masum bir halk hareketinin meşru savunma hakkı olduğuna inandırdılar. Bireyi ya da toplumu, yaptığı eylemin kime yarar, kime zarar vereceğini sorgulama yetisinden mahrum bırakarak Kürt halkının belli bir bölümünü edilgen hâle getirdiler.

Tüm bunlar bir asrın son çeyreğinde yaşandı. Dedik ya; edilgen hâle gelmiş bir topluluk, yaptığı eylemlerin sonucunda kendisine nasıl bir fayda ya da zarar getireceğinin muhakemesini yapamaz. Yapanlar ise zaten etken duruma gelmeye karar verip afaroz edilmişlerdir. Muhakeme yapabilen kişinin; katil kim, mağdur kim, geçmiş ve bugün arasında nasıl bir bağ veya fark vardır, odaklanmam gereken asıl mesele nedir gibi sorular sorması gerekir.

Kürtçülüğe evrilmiş Kürtler, geçmişin cebrut kafatası milliyetçilerinin kendilerine yaptıklarını bir kalemde silmiş görünüyorlar ya da özellikle sildirilmek isteniyor. Ki onlarla kol kola girebilecek kadar ilkeden yoksun hâle gelebiliyorlar. Tıpkı bir mağdurun, eski eşinden dayak yemesi ve işkence görmesi sonucunda oluşan travmadan kurtulamayıp; kendisine değer veren, temel haklarını iade eden yeni eşine kin besleyip düşmanca saldırması gibi; Kürtlere ellerinden alınan haklarını iade eden ya da etmek için çaba sarf eden, merhametle yaklaşan, bu anlamda risk alan ve makul öneriler sunan yönetimlere karşı kin ve nefretle davranmalarının başka bir açıklaması olamaz.

Örnek vermek gerekirse; Erdoğan hükümetinin, Kürt demenin bile cesaret işi olduğu bir dönemde “Kürt kardeşlerim” söylemini öne çıkarması, doğuya yatırımın daha önce olmadığı kadar yoğunlaştırılması, ırkçı andın kaldırılması, parti kurma ve siyaset yapma özgürlüğü, çözüm süreci vs. gibi önceleri hayal dahi edilmesine müsaade edilmeyen şeylerin bugün reel hâle gelmesini hazmedemeyenler; acaba şu soruları hiç soruyorlar mı diye merak ediyorum doğrusu: Ne Zilan Katliamı’nın, ne sonrasındaki zulümlerin, ne 80’lerin 90’ların zorbalığının, köy yakmaların, köy boşaltmaların, ne faili meçhullerin, ne Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların, ne Türkçü andın, ne ana dilde eğitim yasaklarının faili olmayan Erdoğan’ın ve hükümetinin günah keçisi seçilmesi hangi izana sığar, hangi adil terazide tartılır?

Vakıa sadece Türkiye ile de sınırlı değil. Keza sınırımızda yaşanan ve adına “Kobani direnişi” dedikleri; Suriye’nin sadece yüzde yedilik bir nüfusunu oluşturan bir yapının, çoğunluğa hükmetme hayaliyle davranıp; Esed gibi çoğu Kürde kimlik dahi vermeyen bir zalimi mevcut Suriye yönetimine tercih etmeleri de bir o kadar şaşırtıcıdır.

Şara hükümetinin kendilerine sunduğu zeytin dallarını kırarak; sırtlarını dayadıkları, ağlaya sızlaya ve hiç haya etmeden yardım çağrısında bulundukları biricik dostları ABD ve İsrail’in de onları artık kullanışsız bir aparat olarak görüp ortada bırakmasıyla daha da saldırganlaşıp, olmayan bir katliam vaveylasıyla ortalığı ayağa kaldırmaktan çekinmediler. İster istemez kafada oluşan deli sorulardan bazıları şunlar: Teknoloji ve dijitalin bu kadar zirvede olduğu bir zamanda, basit bir cep telefonuyla dahi çekilebilecek doğru dürüst bir görsele neden rastlamadık? Asla tasvip etmeyeceğimiz balkondan atılan bir kadın üzerinden koparılan fırtına ve melek figürleriyle lanse edilen, örgütün keskin nişancılarından olduğu belirtilen kadın dışında herhangi bir katliam delilinin olmaması enteresan bir durum değil mi?

Adı PKK olsun, SDG olsun, PYD olsun; arkasına sığındıkları “Kürt halkı” söyleminin slogandan ve bir maskeden ibaret olmadığına delil olabilecek, halka gerçek anlamda fayda verecek ve daha yaşanabilir bir hayat sunma noktasında ne verdiler, ne yaptılar? Dini, ahlaki, örfi tüm değerlerimizi altımızdan çekip almaktan; bizi köksüz ve öksüz bırakmaktan; ABD ve İsrail’e yalvaracak kadar yozlaştırmaktan başka ne yaptılar?

Suriye’de Kürt gençlere İslami eğitim vermek için bir medrese ve cami inşa etmek isteyen ve engellenen Salih Müslim’in kardeşi, hadis profesörü Mustafa Müslim’in hicrete mecbur bırakılması; daha nice Müslüman öncülere ve yapılara gösterdikleri zorbalık ve düşmanlığın sadece bir örneğidir.

Sorulması gereken başka bir soru daha var: ABD’nin onlarca yıldır açık açık ve astronomik denecek rakamlarla gönderdiği paralar herkesin malumu. Bu gelen paralar yıllardır nereye akıyor? Eğer bu kadar destek bizim için verilen bir savaş ve direniş içinse; günün sonunda bizi daha medeni bir yaşam standardına ulaştırmaları, daha müreffeh şehirler inşa etmeleri, yüksek akademiler ve enstitüler açmaları, fabrikalar ve yollar yapmaları gerekmez miydi?

Hadi Türkiye’de yapamadılar; 13 yıldır Suriye’de, bir anda buhar olan yüz bin askere sahip bir devletçik kuran SDG, iki mahalleyi dahi neden hakkıyla yönetemedi?

Mağdur edebiyatı ve Müslümanlara karşı öfkeleriyle meşhur Kürtçü çevreler, kendilerinin neden Gazze ve Hamas’ın haklı davasıyla eş değer görülmedikleri noktasında onlarla aynı tarafta olan Müslümanları her daim eleştirirler. Fakat bu eleştirilere karşı şöyle üstünkörü bir kıyas yapmak gerekirse: Hamas, Gazze halkının çoğunluğunun oyunu almış siyasi bir partidir; halktan kopmayan, kendi halkına silah doğrultmayan, emperyal güçlere sırtını dayamayan; zorla ve kandırarak değil, gönüllülük esaslı savaşçılar çıkaran; katil, hırsız, vahşi bir örgütün topraklarına ve dinlerine savaş açması sonucu ortaya çıkmış bir harekettir.

Yirmi yıldır abluka altında olan Gazze’de; içeri doğru dürüst inşaat malzemesi, yardım ve destek girmemesine rağmen, sadece 7 Ekim’de değil öncesinde de İsrail rutin olarak yakıp yıkıyordu. Buna rağmen şehirleşme, altyapı, cami, mescit, okul, hastane ve evler inşa edilebildiyse; bu ancak gerçek bir halk hareketinin başarabileceği bir iştir.

Oysa Türkiye’de Kürt ulusalcıların kalesi hâline gelen şehirlere bakın: Hangisi “işte hizmet dediğin budur” dedirtecek bir örneklik sergiledi? Çözüm sürecinde dahi taş üstüne taş koymuşlar mıdır? Ha, eğer kaldırım taşı döşeyip izinli- izinsiz gösterilerde o taşı sökmeyi saymazsanız.

Gazze’de yabancı dil ve akademik başarı oranı ile yıkma yerine yıkılanı onarma ve inşa etme azmi, Kürtçü kesimle kıyaslanamayacak kadar yüksektir. Ama bu da normaldir; çünkü Kürtlerin başına her gün bombalar yağmıyor, duvarlar örülmüyor; açlık, tehcir ve işkencenin haddi hesabı yok; seyahat serbestisi ve eğitim imkânı mümkün değil.

Gerek Türkiye’de gerekse Suriye’de Kürtlerin yıllardır mağdur edilmesinin ve bu mağduriyet üzerinden halkın canı çıkasıya kadar tepinilmesinin; dine mesafeli, hatta kindar bir nesil yetiştiren; ahlaki değerleri pranga olarak gören; dostunu düşmanından ayırt etmekten gafil bir topluluk oluşmasında suçlu ne Erdoğan’dır ne de Şara’dır. Suçlu aranacaksa; zalim Esed’e, Şii İran’a, Siyonist İsrail’e, faşist Almanya’ya, Evanjelist ve emperyalist ABD’ye sırtını yaslayıp; “halkların kardeşliği” yalanıyla tehlikeli gördüğü kardeşini kuyuya atıp, sonra çıkarıp az bir değere satan Kürtçülerdir.

Farkındayız; bu hamur çok su götürdü. Yazanı, çizenı çok oldu. Çünkü yara hem derin hem de fazla yayılmış; iltihap bağlamış, kangrene dönmüştür. İfade ettiğimiz her şey daha önceleri mutlaka kaleme alınmış, kelama dökülmüştür.

Tekrardaki amaç; hem bir hikmetin peşine düşmek hem de belki henüz hakikate ulaşmamış bir kulak ve idrak arayışıdır.

Yazının başlığı olan **“Kürtler Kürtçülerden Nasıl Kurtulur?”** sorusuna bir Müslüman Kürt olarak, samimiyet ve yakîn bir imanla şu cevabı verebilirim ki: Kürtler ancak ve ancak kendi özlerine dönerek, onları tarih sahnesine çıkaran Selahaddin-i Eyyubi’nin Müslüman kimliğine sarılarak kurtulabilirler. Kürtleri Kürtçülükten ve her türlü yozlaşmadan kurtaracak tek gerçek **İSLAM’DIR**.

 

Vesselam…

YAZIYA YORUM KAT