Türkiye’nin ‘Öz Dil’ Zorbalığı Serüveni

26.02.2012 14:40
Türkiye’nin ‘Öz Dil’ Zorbalığı Serüveni
1928’de olduğu gibi ateşli bir “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başlatıldı.

Ayşe HÜR; Kemalizmin Türkiye'de konuşulan farklı dilleri yoketme ve “Öz Dil Türkçe” zorbalık projesinin serüvenini anlatıyor:

Vagon-Li Olayı ve ‘öz dil’ zorbalığı

Birleşmiş Milletler, 1999 yılında 21 Şubat gününü “Uluslararası Anadil Günü” ilan etti. Neden 21 Şubat derseniz kısa hikâyesi şöyle: 1947’de Hindistan’dan ayrılarak kurulan Pakistan’da hükümet Batı Pakistan bölgesinde yaygın olan Urducayı resmî dil olarak kabul edince, Bengal dilini konuşan Doğu Pakistanlılar (Bengalliler) buna büyük tepki göstermişlerdi. Dakka Üniversitesi öğrencileri, 21 Şubat 1952’de hükümeti protesto etmek için büyük bir gösteri düzenlediler. Polisin müdahalesi üzerine meydana gelen ölümler, ülkenin başka bölgelerinde de benzer gösterileri tetikledi. Hükümet yıllarca direndi, nihayet 1956 yılında Bengalceye Urduca gibi resmî dil statüsü verildi. Birleşmiş Milletler (BM), kültürel çoğulculuk politikaları uyarınca birden fazla dilin konuşulduğu ülkelerde, çok dilliliği teşvik için özel bir gün seçmeye karar verdiğinde, halen Pakistan’da milli bayram günü olan 21 Şubat’ı seçti.

Dilkırımının sonuçları

BM’nin Eğitim, Kültür ve Bilim Örgütü UNESCO, 21 Şubat Uluslararası Anadil Günü nedeniyle bir dil atlası yayımladı. Bu atlasa göre dünya genelinde konuşulan yaklaşık altı bin dilin yarısı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Atlas, dünya genelinde tehlikede olan dilleri, “güvensiz” (yok olmaya eğilimli), “tehlikede”, “ciddi tehlikede”, “kritik” ve “ölü” kategorilerine ayırıyor. Atlasa göre Kapadokya Yunancası, Mlahso dili (Lice-Kamışlı civarında konuşuluyor) ve bir Kafkas dili olan Ubıhça “ölü” diller kategorisinde yer alıyor. Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romani (Çingene dillerinden biri), Suret (Süryaniceye benziyor) ve Ermenice “tehlikede”.

Gagavuzca ve İspanya kökenli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Mardin-Midyat bölgesinde konuşulan Turoyo dilleri “ciddi tehlikede”. Midyat bölgesinde kullanılan bu dil 2008’deki konuşanların sayısı 50 bin olarak belirtiliyor. Siirt-Pervari’de konuşulan Hervetin dili “kritik durumda” yer alırken, Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca) “güvensiz” diller kategorisinde bulunuyor.

Bu durumun esas nedeni, ulus-devletlerin kültürel olarak “homojen” bir ulus yaratmak amacıyla “dilkırım”a varan zorba politikalar gütmesi. Sevindirici haber ise şu: Cumhuriyet tarihi boyunca ağır asimilasyona tabi tutulmasına rağmen Kürtçenin hâlâ ayakta kalması. Türkçenin bugünkü hegemonik statüsüne nasıl kavuşturulduğunun hikâyesini 8 Haziran 2008 tarihli Taraf’ta yayımlanan “Haydi, hep birlikte: Kürtçeye özgürlük!” başlıklı yazımda anlatmıştım. O yazıda yer almayan bir olayı da bu hafta anlatmak istiyorum.

Şark Ekspresi’nin mirasçısı

Türkiye’de yataklı vagonları Osmanlı döneminden beri, La Compagnie des Wagons-Lits (kısaca “Vagon Li” denirdi) adlı bir Belçika şirketi işletirdi. Filmlere ve romanlara konu olan efsanevi Şark Ekspresi’nin ve 1895’ten 1923’e kadar Pera Palas’ın da sahibi olan şirket 1924 yılının ağustos ayından itibaren, Mustafa Kemal’in izniyle, İstanbul-Ankara arasında yataklı ve yemekli vagon seferleri başlamıştı. Karayollarının henüz gelişmediği bu yıllarda Vagon-Li trenleri İstanbul-Ankara arasında tüccarlar, politikacılar, henüz Ankara’ya taşınmamış elçilik mensupları gibi pek çok önemli kişiyi taşıyordu. Başlangıçta, İstanbul-Ankara arası haftada iki gün (salı ve cumartesi) bir yataklı ve bir yemekli vagonu servis koyan şirket, daha sonra sefer sayısını haftada üçe çıkardı. 1926′da Mustafa Kemal’in isteğiyle, şirkete yeni kurulan TCDD’nin yataklı ve yemekli vagonlarını 40 yıl boyunca işletme ayrıcalığı tanındı. İşte devlet katında böyle itibarlı bir şirket olan Vagon-Li’nin Beyoğlu Acentesi’nde 22 Şubat 1933 günü yaşanan bir olay tarihe “Vagon-Li Olayı” olarak geçti.

Türkçe telefon konuşması

O gün, Tokatlıyan Hanı’nın alt katındaki acenteye gelen bir müşteri, memurlardan Naci Bey’e akşam kal­kacak Ankara treninde, yataklı vagonda yer olup olma­dığını sormuş, yer bulunmadığını öğrenince talebinde ısrar etmişti. Naci Bey de yardımcı olmak için şirketin Galata’daki acentesini aramıştı. Naci Bey’in telefonda Türkçe konuşması, şirkete yeni atanmış olan Belçikalı müdür Gaetan Jannoni’nin dikkatini çekmişti. Türk tarafının iddiasına göre müdür önce diğer memurlara Naci Bey’in hangi dille konuştuğunu sormuş, onlardan “Türkçe” yanıtını alınca Naci Bey’i yanına çağırarak “Burada resmî lisa­nın Fransızca olduğunu bilmiyor musunuz? Size sopa ile mi davranmalı!” diye bağırmıştı. Naci Bey’in yanıtı da şöyle olmuştu: “Ben Türk’üm. Ül­kemde resmî lisan Türkçedir. Hatta siz bile Türkçe öğrenmelisiniz.” Bu cevaba çok sinirlenen Mösyö Jannoni, “Size on lira para cezası veriyorum” demiş, Naci Bey’in Fransızca olarak “Niye ceza vereceğim, kabahatim nedir? Memleketimde Türkçe konuşmak hakkımdır” demesi üzerine çileden çıkarak “Sizi 15 gün için kovuyorum” diye bağırmıştı. Bu konuşmalara şahit olan diğer memurlar, müdüre hareketinin doğru olmadığını söyleyerek arkadaşları hakkında verilen kararın geri alınmasını istemiş­lerse de müdürden “Ya ben giderim yahut da o!” cevabını almışlardı. Elbette müdür değil, Naci Bey gitmişti.

Gazetelerin kışkırtıcı yayınları

Dönemin yarı resmî gazetesi Cumhuriyet’in olayı “Vagon-Li şirketinde çirkin bir hadise”, “Türkçeyi istemeyenin Türkiye’de yeri yoktur”, “İki gün evvel Vagon-Li şirketinin Beyoğlu acenteliğinde milli haysiyetimize bihakkın tecavüz telakki edilebilecek teessüfe şayan bir hadise olmuştur” şeklindeki başlıklarla vermesiyle “milli hisleri galeyana gelen” Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) üyeleri ve Darülfünun öğrencileri 25 Şubat 1933 günü üniversitenin arkasındaki arsadan topladıkları taşları gazete kâğıtlarına sararak üçerli, beşerli gruplar halinde Galatasaray ile Parmakkapı arasında toplanmaya başlamışlardı. Göstericiler, bir öğrencinin “Arkadaşlar Türkiye’de Türk dili hâkimdir” diye bağırmasının ardından sloganlar atarak, kapıları, camları kırarak acenteye girmişlerdi. Acenteyi tahrip eden göstericiler, “Bu müessese bu resmi asmağa layık değildir” diyerek duvardan indirdikleri Mustafa Kemal fotoğrafı ve Türk bayraklarıyla Vagon-Li Şirketi’nin Karaköy bürosuna gelmişlerdi. Aynı tahribatı burada da yapan göstericiler ardından İstanbul Valiliği’nin önüne gelip, bir süre daha gösteriyi devam ettirmişler ve ellerindeki Mustafa Kemal fotoğrafını Eminönü Halkevi’ne teslim ettikten sonra Cağaloğlu’ndaki Akşam, Cumhuriyet, Milliyet ve Vakit gibi gazetelerinin önünde sloganlar atmışlardı. Gençlerin gazetelere kızgınlığının nedeni, gazetelerin o günlerde yapılan güzellik yarışması seçmelerine gösterdikleri ilgiyi Vagon-Li Olayı’na göstermemesiydi. Gençlerin bir türlü yatışmadığını gören polis gruba müdahale etmiş, 30 kadar elebaşını Galatasaray Karakolu’na götürmüştü.

Mustafa Kemal’in tavrı

Olayların içinde bulunan Adnan Ötüken adlı bir tanığın iddiasına göre, bunlar olurken, Vagon-Li Şirketi’nin Beyoğlu acentesinin yakınlarında Diş Hekimi Sami Günzberg’in muayenehanesinde dişlerini yaptırmakta olan Mustafa Kemal (6-26 Şubat 1933 arasında İstanbul’da kalmıştı) gürültünün nedeni sormuş, olayı öğrendikten sonra “Oradan polisleri, jandarmaları çekin. Çocuklardan da birinin başına en ufak bir şey gelmesin” demişti.

Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, 26 Şubat 1933 tarihli yazısında olayı aktardıktan sonra özetle şunları dile getiriyordu: “Türkiye’de çalışan hiçbir müessese burada illa filan dil konuşulur diye iddia edemez. Bu, kapitülasyonları ilga eden (yürürlükten kaldıran) Türkiye’ye mahsus bir hâl değildir. Bütün dünyanın medeni ve müstakil her memleketinde cari olan ve öyle cereyanı da pek tabii bulunan bir hâldir. Medeni ve müstakil her memlekette yabancı dillere sadece müsamaha olunur. O kadar. Yoksa herhangi yabancı dilin herhangi medeni ve müstakil bir memlekette, değil böyle yataklı vagonlar idaresi gibi umuma mahsus bir merkezinde, hatta yataklı vagonun birkaç kompartımanında dahi, kendisine mahsus bir hakimiyet iddia edilmesine asla ve kat’a müsamaha olunamaz. Yataklı Vagonlar Şirketi’nde Fransızca da konuşulabilir. Fakat orada Türkçe konuşmanın memnuiyetini (yasaklanmasını) farz etmek sadece mecnunluk veya ahmaklıktır...”

Yalnız Türk kültürü

Buraya kadar sorun yoktu. Gerçekten de bir ülkede, bir kişinin anadilini şu veya bu türdeki bir iletişimde kullanamamasının saçmalığı ortadaydı. Ancak ahmak ve kibirli bir şirket müdürünün densizliğinin böyle büyük çapta şiddet olaylarını tetiklemiş olmasını anlamak kolay değildi. Esas çelişki ise anadilini konuşamamayı aşağılanma olarak gören bir toplumun üyelerinin başka anadilleri gayet rahatlıkla aşağılaması ve yasaklamasıydı.

27 şubat tarihli Cumhuriyet’te, şiddet olaylarını yorumlayan Edebiyat Fakültesi’nden Adnan Bey ve Meliha Hanım adlı öğrencilerin sözleri olaylara katılanların duygu ve düşüncelerine tercüman olacak nitelikteydi: “Hadise Türklüğe ve Türk lisanına tecavüzlerin gençlik tarafından nasıl karşılanacağını, nasıl cezalandırılacağını çok iyi gösterdi. Bu hadise La Jeunnes, Parisien, Gloria vesaire gibi isimler taşıyan müesseselere de ders olmalıdır. Türkiye’de yalnız Türkçenin, yalnız Türk kültürünün hâkim olmasını istiyoruz... Milli hudutlar dahilinde en küçük gayrımilli bir harekete tahammül göstermeyen gençlik bilhassa Türklüğe karşı yapılan en küçük bir hareket karşısında coşacak vaziyette bulunmaktadır. Eğer bu hareketi hukuki esaslara aykırı bulanlar varsa yanılıyorlar. Onlara deriz ki: Heyecan ve halecanlar (titreme, çarpınma) hayati kaidelere sığmaz. Halecanların hususi (özel) bir mantığı ve şuuru (bilinci) vardır. Nitekim Fransa’da ve Almanya’da hiçbir hukukçu, talebe hareketlerini tenkit etmez ve edemez. Her hareket aynı sertlikteki mukabilini doğurmak zaruretindedir. Gazi’nin içimize akıttığı milli heyecanları bulaştırmalarına gene Gazi’nin kafalarımıza aşıladığı fikirlerle isyan ettik. Ana vatanda her şey milli Türk dili ile yazısı ile olacaktır. Türkçe olmayan her şeyin akıbeti (sonu) budur.”

Jannoni Türkçe öğreniyor

Olayların yatışmasından sonra ortaya çıkan Bay Jannoni, kendisini şu sözlerle savundu: “Mevzubahis memuru bir müşteri ile sert bir tavırla konuşurken gördüm. Müşteri hoşnutsuzluğunu izhar ediyordu. O zaman meseleyi bana anlatmasını söyledim. Memur şu cevabı verdi: ‘Burası Türkiye’dir; ben Türki­ye’de başka lisanla konuşmam.’ Bunun üzerine, memura 10 lira ceza verdim. Bana bu cezayı vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine kendisine 15 gün muvakkat mezuniyet (geçici izin) verdim. Fakat çalışkan bir memur olduğu için, cezayı bir haftaya indirdim. Memur şapkasını giydi ve gitti. Hadise bundan ibarettir. Benim Türkleri sevmediğimi söylüyorlar. Tamamen asılsızdır. Nitekim şimdi Türkçe öğreniyorum.”

Ancak Müdür Bay Jannoni’ye Türkçeyi öğrenmek nasip olmadı. Şirketin Paris’teki merkezinden gelen müfettişler, yaptıkları soruşturma sonucu davranışlarını hatalı buldukları Müdür Jannoni’ye işten el çektirdiler, yerine bir Türk müdür atadılar. Şirket Naci Bey’i de işe başlattı. Ayrıca, Vagon-Li kadrosunun tamamen değiştirilmesi ve Türk memurların sayısının arttırılması gündeme geldi.

“Vatandaş Türkçe Konuş!”

Olaydan sonra aynen 1928’de olduğu gibi ateşli bir “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başlatıldı. Bursa, Diyarbakır, Adana, Ankara, Edirne, Kırklareli Yahudileri Türkçeyi “öz dil” ilan ettiler, cemaatin mekânlarına “Türkçe konuş!” levhaları astılar. İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni, Yahudilerden bir grup, Beyoğlu Halkevi’nde biraraya gelip Türk Dilini Yayma Birliği adı altında bir cemiyet kuracaklarını açıklamak zorunda kaldılar.

Ancak 18 Mayıs 1933 tarihli Uyanış dergisinde Reşat Feyzi (Yüzüncü) “Dil İnkılâbının Mana ve Ehemmiyeti” başlıklı yazısında şöyle şikâyet edildiğine bakılırsa henüz hedefe ulaşılamamıştı: “Hâlâ Beyoğlu’nda, Polonya, Venedik, Lamartin daha bilmem ne sokakları var. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında olduğumuzu bize bu isimler mi hatırlatacak? (...) Milli dil davası hepimizin davasıdır. Türklüğün hâkim olduğu bir memlekette yalnız Türk hâkimdir. Dil inkılâbının gayesi bu topraklarda yaşayan her mefhumun söylenişini Türkçeye çevirmek olmalıdır.”

Dört gün mühlet veriyoruz!

Aradan beş ay geçmişti. 25 Ekim 1933 günlü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan (güya) bir okur mektubu azınlıklardan beklenenler bir kez daha hatırlatılıyordu:

“Yurttaş,

Cumhuriyet Bayramı’na kadar:

1) Enstitü dö Bote, Bazar dö Lövan, Rejans, La Jönes... gibi Türkçe olmayan levhaların Türkçeye çevrileceğini;

2) Otel Balkan, Otel Turan gibi Türk gramerine uymayan adların Turan Oteli, Balkan Oteli şekline konulacağını;

3) Türk topraklarında yaşayan her adamın Türkçe bilmesi icap ettiğine göre Türkçe yazıların yanında yabancı dilden tercümelerinin konulmasında faide olmıyacağı cihetle bunların da atılacağını kuvvetle umarız.”

Bu mektup üzerine azınlıkların ve gayrımüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Pera civarında birçok yabancı şirket Türkçe isimler kullanmaya başladı. Aralık ayında MTTB, Avrupa mallarının kullanılmaması için bir kampanya başlattı. Vagon-Li ise daha sonra Osmanlı döneminden kalan birçok yabancı şirket gibi devletleştirildi ve o tarihten sonra Türkiye’de faaliyet göstermesine izin verilmedi.

Loryan nasıl Baylan oldu

Bu dönemde ismini değiştiren işletmelerden biri de Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Loryan Pastanesi idi. Lezzetli pasta, turta ve çikolatalarıyla, kakao ve krema esaslı Batı tipi tatlılarıyla meşhur olan Loryan Pastaneleri’nin kurucusu Arnavutluk’un Epir bölgesinden gelmiş Philippe Lenas’tı. Osmanlı ülkesine göç ettiğinde 16 yaşında olan Lenas’ın kuzeni Yorgi ile Beyoğlu’nda Deva Sokak’ta kurduğu ilk pastanenin adı Fransızca L’Orient (Doğu) sözcüğünün okunuşundan geliyordu. İlk pastane 1923’te Beyoğlu’nda açılmıştı, kısa zamanda Markiz, Nisuaz, Lebon, Petrograt ve Moskova gibi ünlü pastanelerin klasmanına girmişti.

1933’te İstiklal Caddesi’ndeki yerine taşınan ve edebiyatçıların, sanatçıların uğrak yeri haline gelen pastane, Vagon-Li Olayı vesilesiyle yükselen “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası sırasında sanat tarihçisi Burhan Toprak’ın önerisiyle Loryan olan adını, Çağatay Türkçesinde “kendi alanında kusursuzluk, mükemmellik” demek olan “Baylan” ile değiştirdi. Bu yıllarda pastane o kadar popülerdi ki, 1934’te Soyadı Kanunu çıktığında, pek çok kişi kendine soyadı olarak bu adı aldı, aileler yeni doğan çocuklarına Baylan adını verdiler. Ailenin büyük oğlu Harry, Viyana, Luzern ve Solingen’de pastacılık eğitimi aldıktan sonra Türkiye’ye döndü ve 1954’te Tünel’in Karaköy çıkışına yakın yerdeki şubeyi açtı. Ailenin Türkiye’de iktisat okuyan küçük oğlu Michael ise Kadıköy’deki şubeyi açtı.

Baylan’ın Beyoğlu şubesine uğramayı adet edinmiş Fahir Önger, Peyami Safa, Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Orhan Arıburnu, Salah Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Haldun Taner, Atilla İlhan, Fethi Naci, Hilmi Yavuz, Ferit Edgü, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi ünlülere “Baylancılar” adı takılmıştı.

1967’de Beyoğlu’ndaki pastane ekonomik zorluklara dayanamayarak kapandı ancak, Kadıköy ve Karaköy şubeleri günümüze kadar devam etti. 2009 yılında Altınkılıç Ailesi’ne devredilen ve Türkiye’nin en eski pastanesi olan Baylan’ın “mousse au chocolat”, “truffe”’ ve dünya literatürüne giren kendi spesiyalitesi “coupe grille”si hâlâ çok ünlü. Türkiye ise zaman zaman ırkçılığa varan milliyetçiliği ile...

Özet Kaynakça: Hakan Uzun, “Cumhuriyet Gençliğinin Misyonu Çerçevesinde 1933 Yılı Vagon-Li ve Razgrad Olayları”, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt 6, S. 3 (Eylül 2009), s. 57-81; Rıfat Bali, “Vagon-Li Olayı ve Yeni Bir Türkleştirme Kampanyası”, Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İletişim Yayınları, 2005; Ertan Ünal, “Wagon-Lits Olayları”, Popüler Tarih Dergisi, S. 30, Şubat 2003, s. 70-75; “Baylan Pastanesi”, (İstanbul imzalı), Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı ortak yayını, 1994, C.2, s. 98.

hurayse@hotmail.com

TARAF

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
SELAMİ SAYGIN
26 Şubat 2012 Pazar 15:35
NE DİYOR BU HÜR'LÜKTEN UZAK BAYAN?
Bu bayan Kur'anın aslının yakıldığını, Kur'an'a sonradan çok miktarda eklemeler ve çıkartmalar yapıldığını defalarca yazmadı mı? Hatta elde ki şimdi okunan Kur'anın bile 1922'lerde ancak şekillendiğini yazmadı mı? O halde bu bayanın yazdıklarının Müslüman camia için zerre kadar kıymeti harbiyesi yoktur. Buna rağmen Hak Söz sayfasından Ayşe Hür adı hiç eksik olmuyor. Neden? Müslümanların kutsalı Kur'an'a karşı bu kadar saygısız ve küstah olan bir bayanın siyasi hezeyanlarında hangi doğrular olabilir? Kemalizmi eleştirmek için bu bayanın herzelerine ihtiyaç duyan bir anlayıştan hangi "hayır" çıkabilir?
Diğer Haberler
DÜŞÜNCE PLATFORMU
PANO
İKTİBASLAR
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 524 10 28 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim