
“Demokratik Hukuk Devleti’nin Kralı Benim!”
“İlker Başbuğ’un 5 Komutanını ve saymakta zorlandığımız üst düzey askerleri arkasına alarak yaptığı gövde gösterisinden aklımızda kalanlar nelerdir?” diye alt alta sıralarsak, neden parmağını zaman zaman sallayarak bir konuşma yapmaya çalıştığını ve konuş
"Benim Mahkemem!"; "Teminat benim!"; "Cadı avı yapmayız!"; "Belge değil, kağıt parçası!"; "Komplo!"; "Bize karşı asimetrik psikolojik harekat yürütülüyor!"; "TSK'nın üzerinden elinizi çekin!"
Hem darbe belgesini "Kağıt parçası" olarak tescillemek, hem de süreci "Komplo" tabiriyle tanımladıktan sonra "Bu belgenin doğru olduğuna ilişkin yeni delil, bilgi, emare çıkarsa, bu soruşturma tekrar açılabilir." ifadesine başvurmak tam da Türk yapımı Militarizme uygun bir çelişki. İşte günlerdir rolüne çalışılan "Zoraki Demokrasi" böyle bir şey! Ne yapılsa olmuyor; sırıtıyor; bedenen ve zihnen uygun düşmüyor, çarpık duruyor.
İşte bu yüzden zanlı konumundakiler çıkıp "Biz suçsuzuz! Asıl suçlular kışlanın dışında!" diyerek kendileri hakkındaki hükmü veriveriyorlar. Ondan sonra çıkıp parmak sallayarak "demokrasi" ve "hukuk" dersleri veriyor; "Bizi yıpratmayın" mesajları geçiyorlar.
Vesayetin Türkçesi, kendisini "Ben bu ülkenin teminatıyım" şeklinde lanse ediyor. Tek adamlık geleneği bununla da kalmıyor; sonrasında ıvırıp kıvırması mümkün olmayan şu sözcükler de dökülüveriyor ağızdan: "Benim mahkemem!"
Tamam işte; kendisinin "asimetrik psikolojik harekat (kısaca 'savaş' diyelim) yürütüyorlar!" dediği kesimler de bunu söylemeye çalışıyorlar. Herkesin ve her kesimin rahatsızlık duyduğu; birincil tehdit (düşman) ilan edilme, haksız kovuşturmalara uğrama, Yaşzede olma, akredite olamama, hakkını arayamama, hesap soramama, dokunamama, sorgulayamama gibi konulardaki hukuksuzluk, adaletsizlik, haksızlık duygularını kendilerinde uyandıran hissiyat da buradan kaynaklanıyor: "Benim mahkemem", "Benim andıçım", "Benim müdahalem", "Benim yargı kararlarım", "Benim psikolojik harekatım", "Benim medyam", "Benim brifinglerim", "Benim asimetrik savaşım", "Benim silahım"; "Benim olmayan, emniyetin koyduğu silahlar", …diye uzayan listeden müşteki bütün kesimler. Suç örtbasını, illegaliteyi, terörü, -Başbuğ'un tabiriyle- "fitne-fesadı" gayr-ı meşru görüldüğü için inkar eden değil, eline fırsat geçtiğinde fiilayata geçirilebilecek bir haklı eylem gibi gören zihniyete karşılar.
Eğer 90 yıldır ülke insanını yok sayma, bölücülük, inkar ve yıpratma politikalarına başvuruyorsanız, birileri de çıkıp sizleri hukuk, adalet ve özgürlükler adına yıpratmaya çalışacaktır. Çünkü yıpratılmaya çalışılan şey iddia edildiği gibi bir kurum değil, bir zihniyet ve bu zihniyetin köhnemiş anlayış ve ideolojisi; ve dahi bu ideolojinin gereği olarak ortaya konulan icraatlar, çözümsüzlükler, garabetlerdir!
Sözü ortaya koyarken nereye gittiğini, bilgi yanlışları ve çelişkiler içerip içermediğini de düşünmek gerekiyor. Ama maalesef Genelkurmay'ın "entelektüel" danışmanları bir çok konuda olduğu gibi bu konularda da yetersizler.
Başbuğ'un önüne koydukları metinde, askeri mahkemeler hususunda bazı isimlere atfen 'cehalet' içerisinde olduklarını vurguladığı konu; ilginçtir ki hemen tüm hukukçuların, hatta Oktay Ekşi gibi darbeseverlerin bile üzerinde anlaştıkları bir husus. Yani hukukun üstünlüğünü önceleyen başkaca ülkelerde Askeri Danıştay ve Yargıtay yok! Askeri mahkemeler de bir disiplin mahkemesi olarak çalışmakta. Çift başlı yargıyı, yasalarla teminat altına alındığı için hukuk zanneden bir anlayış, işte bu yüzden rahatlıkla çıkıp yetmiş milyonun önünde özel çiftliğinden bahseder gibi "Benim mahkemem" diyebiliyor.
Başbuğ, metin okumalarının bir yerinde, "Askeri savcılığın kararını küçümseyici tavırlar içerisine giremezsiniz!" mealinde bir emir buyuruyor. Oysa kimsenin böyle bir iddiası yok; çünkü zaten böyle bir karar 'yok' hükmünde görülüyor. Bizim bildiğimiz savcılık delil toplar, karar vermez. Kararı eğer mahkeme süreci işletilirse "Hakim" verir! Birinci itiraz; Askeri savcılık tüm kriminolojik delillere, aleyhte suç unsuru görülmesi gereken imza değiştirmelere rağmen, "Kovuşturmaya ve incelemeye gerek yok!" demesine. İkincisi ise, "Başbuğ'un Mahkemesi"nin hükmünü irca ederek "Kağıt parçası" edebiyatıyla "komplo"culuk üretmesine. Buna bir de, adli yargıyı etkileme/yönlendirme çabaları içeren açıklamarla bir psikolojik harekat yürütme çabasını da eklemek gerek tabii!
Öte yandan "Cadı Avına çıkmamızı kimse bizden beklemesin" diyerek hükümete göz dağı verenlerin, hükümetten "Cadı avı" beklemeleri de ilginç değil mi? Bağlı olan kurumun bürokratı 'Üst'üne, "Bana yaptıramazsın. Asıl sen yapacak ve komployu tespit edeceksin!" diyor. Hem de topu istihbarat birimlerine atarak. İyi de Başbakan zaten bu belgenin istihbarat birimlerince çıkarıldığını açıklamamış mıydı? (Üstelik bu yüzden akredite medya tarafından sözü edilen istihbarat biriminin F Tipi olduğu ve başında Fethullahçıların olduğu klasik teorisi ortaya atılmamış mıydı?) Bu durumda bir 'Dön baba dönelim' durumu hasıl olmuş olmuyor mu?
"Cadı avı"nı yıllardır Yaş kararları, fişlemeler, andıçlamalar, akreditasyonlarla sürdürenlerin bundan şikayet etmeleri komik değil mi? Peki şimdi bu saydıklarımız asimetriğe mi, simetriğe mi girmiş oluyor?
Konuşmadan ziyade merasim metin okumayı andıran açıklamaların satır aralarında sadır olan "Demokrasi" ve "Hukuk" sözcükleri işte bu yüzden iğreti duruyor, yakışmıyor, anlaşılmıyor. Savunma ya da saldırı yaparken yanlarına hukuk terimleri sözlüğü almayı tercih etmeyenlerin, her cümlede militer kelimelerle ünlemelerinden dolayı, zaman zaman değindikleri "demokrasi ve hukuka bağlılık" konusu da kulağa "Benim hukukum", "Benim demokrasim", "Benim özgürlüğüm" gibi geliyor!
Özcesi, Başbuğ tek bir sözünde haklı: "Bilgi sahibi olunmadan, fikir sahibi olunmuyor!"
Ama "Ol!" deyince "Olunduğunu" zanneden mantık sahiplerinin bunu diline dolaması da gülünç kaçıyor.
Haksözhaber
