1. HABERLER

  2. ARAŞTIRMA - DOSYA

  3. Bir İdeoloji ve Sistem Olarak “Kenz!”
Bir İdeoloji ve Sistem Olarak “Kenz!”

Bir İdeoloji ve Sistem Olarak “Kenz!”

Kenz'in zekatı verilmeyen mal olarak tarif edilmesi –dar manada öyle kabul edilse de-, geniş manada modern iktisat ve sermaye ilişkileri açısından yeterli değildir.

A+A-

Bir İdeoloji ve Sistem Olarak “Kenz!” / Ali Bulaç

Aktüel durumda "İslami sol" söyleme referans teşkil eden ve kapitalizm üzerinden salt mülkiyet ve servet edinmenin reddine mesnet teşkil eden Kenz terimidir. Geçtiği yerde negatif anlam yüklü olan "kenz" Tevbe suresinde geçmektedir. Önce kenzi yeren iki ayete yakından bakalım:

"Ey imân edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı bir azabı müjdele. 35 Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, bögürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) "İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın" (denilecek)".(9/Tevbe, 34-35).

Surenin genel akışı, yukarıya aldığımız iki ayetin siyak ve sıbakı gözönüne alındığında, sözü edilenlerin Kitap ehlinin din adamları olduğu görülür. "Allah'ın nuru"na mani olmak isteyenlerden gayrı müslim din adamlarının –elbette hepsi değil, çoğu- bu tutuma girmelerinin basit sebebi şahsi çıkar, makam hırsı ve iktidar seçkinleri –Kur'an terminolojisiyle mele' ve mütref- nezdinde kazanmak istedikleri itibardır. Bunlar insanların mallarını haksız yere yerler, emeklerini ve iyi niyetlerini sömürürler. Bunu genellikle

a) Dini ve dini duyguları istismar etmek,

b) Büyük servet ve güç sahiplerinin yapıp ettiklerini, adaletsiz düzenlerini meşrulaştırmak, sömürü ve haksızlıklara, hak ve hukuk ihlallerine ses çıkarmamak,

c) Ya da bizzat kendileri düzenin aktif aktörleri, ortakları, işleticileri olmak suretiyle yaparlar.

Tarihte rüşvet alan, haksız kararlar veren, kitabın bir bölümünü gizleyip bir bölümünü öne çıkaran, olmadık yorumlarla kitabı ve hükümleri çarpıtan ya da kendi düşüncelerini Allah'tan gelen vahymiş gibi takdim eden din adamlarına çokça rastlanmıştır. Din adamlarının bu tutumunun en bariz sonucu, insanları Allah'ın yolundan alıkoymalarıdır. İnsanlar doğruluk ve adaleti din adına konuşanlarda arar, onların her sözlerinde doğruluk, kararlarında adaletin tecelli etmesini isterler. Alimden beklenen ilmiyle amel etmesidir. Din adamları ve alimlerin söz ve davranışlarında sahtecilik, yalan, rüşvet, yolsuzluk, dünyaya hırsla bağlılık ve adaletsizlik gördüklerinde kitleler ümitlerini dinden keser, böylelikle Allah'a yönelmekten kaçınırlar. Hak ve hakikat yolu onlara kapatılmış olur.

34. ayet içinde yer alan "Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar", ilk anda düşük ahlaki profilleri anlatılan gayrı müslim din adamlarının bir tutumu gibi görünse de, -ayetin iniş sebebi onlarla ilgili olmakla beraber- daha geniş çerçevede belli bir kişilik profiline ve belli bir zihni tutuma işaret etmektedir. Bu profilde olanların öne çıkan özellikleri altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamamalarıdır.

Örneğin "altın ve gümüş" üzerinden verilmesi, tabii ki bu iki madenin her zaman değerli olmasıyla ilgilidir. Ama her ikisinin kelime kökenlerine bakıldığında, insan-servet ilişkisinin manasızlığına, paradoksal tutumuna bir gönderme olduğu da görülebilir. Altın "zeheb" gitme, gelip geçme kökünden türemiştir, yani aslında oldukça cazip ve değerli olsa da hakikatte gelip geçen, giden şeydir; gümüş de "fıdda" kökünden ayrılıp dağılan, birbirinden ayrılan şey demektir. Gümüş de değerli olmakla beraber hakikati itibariyle dağılıp gider. Hal buyken, altın ve gümüşü, daha geniş manasıyla serveti hırsla biriktirmenin anlamı nadir? Netice itibariyle biriktirilen şeyler gelip geçen, dağılan nesnelerdir, kalıcılık vasıfları bulunmamaktadır.

Biriktirme fiili "kenz" ile ifade edilmiştir ki, kelime son derece önemlidir. Kenz, üstüste yığmak, içiçe sokup biriktirmek demektir. Modern iktisatçıların kapitalizmi "sınırsız sermaye biriktirme" düzeni olarak tarif etmeleri –örneğin Immanuel Wallerstein- kenz fiilinin salt biriktirme olmayıp

a) Bir iktisadi fiil ve hissi bir tutku olarak üstüste servet yığma, sermaye biriktirme,

b) Söz konusu servetin toplumun aleyhine, adaletsizliklere, sınıflar arasında uçurumlara, çatışma ve husumetlere, kitlesel yoksulluklara ve sömürüye dayalı olarak biriktirme,

c) Allah yolunda, yani yoksullara, ihtiyacı olanlara ve cihada harcanmasından kaçınma olduğunu göstermektedir.

Kenz'i salt servet ile bununla ilişkili zekat verme çerçevesinde görmek mümkündür. Bu görüşte olan sahabeler olmuştur, hatta bunlar görüşlerini şu hadise dayandırmışlardır: "Zekatı verilen her mal, saklanabilen dahi olsa kenz değildir. Zekatı verilmeyen her mal saklanamaz dahi olsa kenzdir" (Buhari, Zekat, 4.) Ancak karşı görüşte olanlar kenz fiilini çok daha geniş manada ele almışlardır.

Bu çerçevede modern müfessirlerin kenzi zekatı verilmeyen mal veya servetin ekonomik dolaşımdan çekip salt biriktirme olarak görmeleri kavramın ima ettiği genel iktisadi mekanzima açısından eksik kalır. Modern iktisadi düzende bir yerde tutulup saklanan-piyasa dışında kalıp saklanan servet kalmamıştır, en azından üretim veya yatırımda kullanılmasa da bankalara veya finans kuruluşlarına yatırılın, bu evsaftaki servet de gerçekte ekonomik hayatın içindedir. Unutmamak gerekir ki, bankalar veya finans kuruluşları modern iktisadi faaliyetin ana unsurlarından biridir. Paranın biriktirildiği bankalar adaletsiz düzenin parçasıdır.

Kenz fiiliyle ilgili tanımlar ilk sahabe nesli arasında ciddi ihtilaflara konu olmuştur. Önde gelen sahabilerden Ebu Zer el Gıfari'nin, Şam'da iken bu konuda Muaviye ile giriştiği tartışma meşhurdur. Muaviye'ye göre bu ayet Kitap ehli din adamları hakkında inmiştir; Ebu Zer'e göre ise hem onlar hem bu fiili yapan Müslümanlar hakkında inmiştir. Tartışma büyüyüp de mesele başkente ulaşınca Halife Hz. Osman, Ebu Zer'i Medine'ye çağırır. Medine'ye gittiğinde insanlar sanki daha önce onu hiç görmemişler gibi köşe bucak kaçmaya başlar. Bunun üzerine Hz. Osman, ona kenar-tenha bir yere (Rebeze) çekilmesini ister, o da itiraz etmeden oraya çekilir. (Bkz. Buhari, Zekat, 4, Tefsir, 9.)

Kenz'in zekatı verilmeyen mal olarak tarif edilmesi –dar manada öyle kabul edilse de-, geniş manada modern iktisat ve sermaye ilişkileri açısından yeterli değildir. Tabii ki zekatı dahi geniş manada ele almak gerekir, zira zekat salt belli bir miktarın ihtiyacı olanlara verilmesi işlemi olmakla beraber, asıl yöneldiği hedeflerden biri toplumda gelir bölüşümünde makul denge sağlamak, sınıfların teşekkülüne meydan vermemek için gelir bölüşümünü adil bir biçimde düzenlemektir. Yoksa asgari sınırı 1/40 olarak düşünüldüğünde, kapitalizmin avantajlarını kullanıp kenz peşinde olan sayısız insan, zekatı büyük bir memnuniyetle verir. Kenz, toplumun aleyhinde olmak üzere ve liberal iktisat enstrümanlarının piyasayı özerkleştirmeleri sonucunda belli zümrelerin zenginleşmelerini sağlarken kitleleri yoksullaştırma işlemidir ki, bunun tabii sonucunda "servet belli ellerde toplanır"; güç ve iktidar, yani devlet (duvle) hakim sınıfların tekeline geçer (Bkz.59/Haşr, 7).

İktisadi etkisi ve fonksiyonları dışında kenz'in başka ciddi olumsuz etkileri de vardır. Kenz, sınırsız sermaye biriktirme eylemi ise, bu hayat boyu insanın uğraşısı olur, gece gündüz servet biriktirmeyi, elindeki sermaye ve imkanın akışını, hareketlerini düşünür. Razi'nin yerinde analiziyle servet arttıkça zihni uğraşı ve ona duyulan sevgi artar, derken zihin ve kalp servet biriktirmekten başka herşeye kapalı olur. Bu ise dünyaya ve servete olan hırsı ateşlemekten başka işe yaramaz. İnsan ayrıntılar, çokluk ve daha çok bolluk tutkusu içinde boğulur gider ki, buna Kur'an-ı Kerim "Tekasürün insanı (kalbini ve hayatını derin bir biçimde içine alıp) hayatının sonuna kadar oyalaması" der (Bkz. 102/ Tekasür suresi.)

Serveti toplamak bir dert, onu elde tutmak, yönetmek başka derttir. Kişi hayatı boyunca bunun mücadelesini verir, servet biriktirir ama belki sadece küçücük bölümünü kendine harcayıp bu dünyadan göçer gider, bu kadar uğraşıp didinmesi, onu Allah'ı anmaktan alıkoymuş olur. Servet biriktirme insanı muhteris yaptığı gibi, bencil ve cimri de yapar. Mal ve servet bencillik ve cimrilik olmadan bu kadar arttırılamaz. Bu iki haslet de mü'mine yakışmaz. Servetin çokluğu azgınlığın ana sebeplerinden biridir. Kur'an-ı Kerim, kendini müstağni gören insanın muhakkak azdığından bahseder (96/Alak, 6-7.)

Allah'ın Rasulü (s.a.), açıkça "Altın ve gümüş kahrolsun" buyurmuştur (Müsned, V, 366.) Ona "Hangi malı edinelim?" diye sorulduğunda şu veciz cevabı vermiştir: "(Allah'ı) Zikreden dil, huşu duyan kalb ve size yardımcı olan saliha bir eş." Erkek veya kadın olsun, hayatın anlam ve amacını bilen bir insan için bu üç şeyden daha büyük bir servet yoktur.

Gaflet içinde olup başkalarının aleyhinde olmak üzere servet biriktirenleri, sömüren ve ezenleri büyük azap bekler; büyük bir hırs ve tutkuyla biriktirdikleri servetle (altın ve gümüşle) alınları, yanları ve sırtları dağlanacak ve onlara "Nefislerinizi, ihtiraslarını tatmin etmek üzere biriktirdiklerinizi tadın" denecek. Böyleleri bu cezayı hakediyorlar, çünkü onlar biriktirip sömürü düzenlerini sürdürürlerken kitleler, yoksullar, açlar, işsizler ve mahrumlar büyük acılar çekiyordu.

DÜNYA BÜLTENİ 

HABERE YORUM KAT