1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Türkiye toplumunun kriz anındaki pragmatik bilinci
Türkiye toplumunun kriz anındaki pragmatik bilinci

Türkiye toplumunun kriz anındaki pragmatik bilinci

Yasin Aktay, savaş ortamının hem ABD’de hem Türkiye’de kamuoyu eğilimlerini nasıl dönüştürdüğünü anket verileri üzerinden analiz ediyor.

13 Nisan 2026 Pazartesi 12:39A+A-

Yasin Aktay / Yeni Şafak

Savaşın gölgesinde kamuoyu: Türkiye ve Amerika halkı ne söylüyor?

Toplumlar bazen uzun nutuklarla değil, kısa cevaplarla konuşur. Bir ankette işaretlenen seçenekler, çoğu zaman siyasilerin saatlerce anlattığından daha fazla şey söyler. Çünkü orada süslenmiş cümleler değil, doğrudan hissiyat vardır.

ANKETLER YALAN SÖYLEMEZ, YETER Kİ DOĞRU SORULSUN

Anketlere verilen cevaplar çoğu kez toplumların kısa yoldan ve hissiyatlarını en iyi ifade etmelerinin yoludur. Tabi anketlerin doğru yapılmış olması, ve soruların doğru sorulmuş olması şartıyla. Diyeceksiniz ki, ne anladık bu işten? Doğru sorulmuş soru biraz da cevabının rehberi değil midir? Bu durumda konuşan halk mıdır anket firmaları mıdır?

Niyet gerçekten halkın ne dediğini ne hissettiğini ve söylediğini gerçekten hiçbir rahatsızlık veya haya kırıklığı yaşamadan bilmek ise bu bilgiyi ortaya çıkaracak sağlıklı tahlil yöntemleri vardır. Sosyolojik yöntemler bunun için vardır.

TRUMP BU, ANKETLERİ DE SÖYLETİR

Koskoca ABD’nin İsrail’in peşine takılarak Ortadoğu’da sergilediği barbarlığın birçok ABD vatandaşı nezdinde ABD’yi gücük düşüren ve tarih sahnesinden onu yavaş yavaş silen bir etki yaptığını “hissediyor” mesela. Bu yönde yapılan birçok anket bunu gösteriyor. Savaşın etkisiyle Reuters/Ipsos’un yaptığı ankette Trump’ın genel onayı ikinci döneminin en düşük seviyelerine inmiş durumda. Economist/YouGov anketinde Trump’a yönelik onay %37 seviyesine düşmüşken onu reddedenlerin oranı %56. CNN/SSRS’de ise sonuçlar daha sert; bazı ölçümlerde %35 civarı onay. RCP ortalaması yaklaşık % 41 onaya karşılık %57 ret bandında gösteriyor.

Tabi bunlar daha tarafsız veya belki muhalif anket firmalarının söyledikleri. Bütün bunlara karşılık geçtiğimiz günlerde Trump’ın ilan ettiği sonuçlar tam tersini söylüyor tabi. Kendine yakın firmalara yaptırdığı araştırmalarda Trump kendisine onay oranının yüzde 44–46 bandında olduğunu söyledi. En gerçekçi ve en sağlıklı anket tabii ki sandık sonuçları olacak. Kasım ayındaki ara seçimde anket sonuçlarının kimin temennilerini yansıtıyor olduğu daha net görülecek.

TÜRKİYE’DE SEÇİMDEN BÜYÜK GÜNDEM VAR

Savaş sadece ABD’de değil, dünyanın her yanında insanların düşüncelerini hissiyatlarını etkiliyor tabi. Ortadoğu’nun demokratik olmayan ülkelerinde halkın ne düşündüğü nadiren önem arz eder. Zaten halka kimse bir şey sormaz, sorsa da sağlıklı cevap alamaz. Türkiye ise demokratik bir ülke ve halkın ne dediği ne hissettiği her zaman önem arz eder, çünkü neticede halkın gidişat hakkında son sözü söyleyecek bir gücü, imkanı vardır. O yüzden halkın nabzını yönetenlerin de muhaliflerin de çok iyi tutması lazım. Tabi muhaliflerin gerçekten iktidar olmak gibi bir niyetleri varsa ve tabi yine iktidarın da devam etmek gibi bir planı, niyeti varsa.

Prof. Dr. Ömer Çaha yönetimindeki AREDA’nın Mart 2026 verileri tam da böyle bir anda enteresan bir fotoğraf sunuyor: Türkiye toplumunun savaş, devlet, adalet ve güvenlik ekseninde yeniden konumlandığı bir anda.

İlk bakışta ortaya çıkan tablo şu: AK Parti’nin yüzde 34 ile önde, CHP’nin yüzde 29,2 ile ikinci sırada olması (GENAR, Mart 2026 Türkiye Tablosunda AK Parti 34,2, CHP 31,8 olarak görünüyor), siyasette klasik dengelerin büyük ölçüde korunduğunu gösteriyor. Ancak bu veriyi asıl anlamlı kılan, onun çevresinde oluşan diğer eğilimlerdir. Çünkü bu tablo bir “seçim anı”ndan çok, bir kriz anının sosyolojisini yansıtıyor.

TÜRKİYE’DE MİLLET ÜS DE İSTEMİYOR, KAOS DA

En dikkat çekici başlıklardan biri, toplumun savaş karşısındaki tutumu. Katılımcıların yüzde 63,8’inin Türkiye’nin savaşta tarafsız kalması gerektiğini düşünmesi, Türkiye toplumunun refleksinin müdahil olmak değil, denge kurmak olduğunu gösteriyor. Bu, tarihsel olarak da güçlü bir eğilimdir. Ancak aynı toplumun yüzde 54’ünün hükümetin İran savaşındaki tutumunu başarılı bulması, dikkat çekici bir dengeyi ortaya koyuyor: Toplum, tarafsızlığı ilke olarak savunurken, mevcut politikanın da bu dengeyi koruduğunu düşünüyor.

Daha da çarpıcı olan, güvenlik ve egemenlik konularındaki hassasiyet. Türkiye’de Amerikan üslerine izin verilmemesi gerektiğini düşünenlerin oranının yüzde 98,1 gibi neredeyse mutlak bir seviyeye ulaşması, toplumda güçlü bir egemenlik refleksi olduğunu gösteriyor. Bu veri, sadece bir dış politika tercihini değil, aynı zamanda derin bir tarihsel hafızayı ve bağımsızlık hassasiyetini yansıtıyor. Aynı zamanda Türk halkının ABD ve İsrail’e karşı ayrı ayrı veya toplamda hissiyatlarını yansıtıyor. Ülkede bu kadar birleştirici başka bir unsur olmuş mudur hiç bilemedim.

HALK ADALET İSTİYOR, ŞEFFAFLIKLA

Bununla birlikte, toplumun savaşın doğrudan tarafları hakkındaki değerlendirmeleri de oldukça karmaşık. Örneğin İran’ın ABD üsleri nedeniyle Körfez’i vurmasını doğru bulanların oranı yüzde 73,2 gibi yüksek bir seviyede. Bu, Türkiye toplumunun olaylara klasik “müttefik-düşman” kategorileriyle değil, daha çok reaktif bir adalet duygusuyla yaklaştığını gösteriyor. Yani kim başlatıyor, kim provoke ediyor sorusu, toplumun değerlendirmesinde belirleyici oluyor.

İç politikaya gelindiğinde ise ilginç bir “paralel gerçeklik” ortaya çıkıyor. Ekrem İmamoğlu’nun yargı sürecinin TRT’de canlı yayınlanmasını isteyenlerin oranının yüzde 69 olması, toplumun önemli bir kısmının şeffaflık talebini açıkça ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak aynı zamanda yüzde 62,1’lik bir kesimin İmamoğlu ve çevresinin suçlu bulunacağını düşünmesi, bu talebin “masumiyet karinesi”nden ziyade “hakikatin görünür olması” arzusuna dayandığını düşündürüyor.

Benzer bir çift yönlü yapı, Özgür Özel ile Akın Gürlek arasındaki tartışmada da görülüyor. Her iki tarafı ikna edici bulanların oranlarının birbirine çok yakın olması, toplumun bu tür tartışmalarda kesin taraflara bölünmekten ziyade, kararsız ve temkinli bir pozisyonda durduğunu gösteriyor.

JEOPOLİTİK TÜRBÜLANSTA TRAFİK VE EKONOMİ

Toplumun gündelik hayata dair refleksleri ise daha sert. Trafikte saldırgan davranışlara verilen cezaların yüzde 87,9 oranında desteklenmesi, hatta “araçtan inenin canına okuyun” gibi sert tepkilerin dolaşıma girmesi, güvenlik ihtiyacının yalnızca dış politikada değil, gündelik hayatta da yükseldiğini gösteriyor. Bu, kriz dönemlerinde sıkça görülen bir durumdur: dış tehdit algısı arttıkça, iç düzen talebi de sertleşir.

Ekonomik veriler ise bu tablonun altını çizen bir başka boyut. Savaşın etkisinin en çok akaryakıt fiyatlarında hissedildiğini söyleyenlerin oranı yüzde 50,3. Ancak daha önemlisi, yüzde 47,3’lük bir kesimin Türkiye ekonomisinin uzun süren bir savaşa dayanamayacağını düşünmesi. Bu, toplumun savaşın ekonomik maliyetine dair ciddi bir farkındalığa sahip olduğunu gösteriyor.

Bütün bu veriler birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şudur: Türkiye toplumu bugün ne tam anlamıyla ideolojik kamplara bölünmüş durumda ne de tamamen rasyonel bir denge içinde. Daha çok, kriz koşullarının şekillendirdiği pragmatik bir bilinç içinde hareket ediyor. Bu bilinç, bir yandan devleti güçlü görmek istiyor, diğer yandan savaşın dışında kalmayı tercih ediyor; bir yandan adalet talep ediyor, diğer yandan sonuçlara dair peşin kanaatler taşıyor.

Belki de bu tabloyu en iyi özetleyen şey, toplumun aynı anda hem temkinli hem de tepkisel olabilme kapasitesidir. Bu, çelişki değil; aksine kriz dönemlerinin tipik sosyolojik durumudur.

Sonuç olarak, Türkiye bugün bir seçim atmosferinden çok, bir jeopolitik türbülansın toplumsal yansıması içinde. Bu tür dönemlerde toplumlar yalnızca tercihlerini değil, aynı zamanda korkularını, beklentilerini ve sınırlarını da yeniden tanımlar. Bu veriler de bize tam olarak bunu söylüyor: Türkiye toplumu, savaşın ortasında bile kendi dengesini kurmaya çalışan, ama bu dengeyi giderek daha zor şartlar altında sürdürmeye çalışan bir toplumdur.

HABERE YORUM KAT