1. HABERLER

  2. İSLAM DÜŞÜNCESİ

  3. Talut ve Calut Kıssasından Siyasete Dair Dersler
Talut ve Calut Kıssasından Siyasete Dair Dersler

Talut ve Calut Kıssasından Siyasete Dair Dersler

Yasin Aktay, Calut ve Talut kıssasını mercek altına aldığı son 4 yazısında bu kıssadan siyasete dair çıkan derslere dikkat ekiyor.

10 Haziran 2019 Pazartesi 13:35A+A-

Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan konuyla alakalı bugünkü (10 Haziran 2019) yazısını daha önce yayımlanan diğer 3 yazısıyla birleştirerek ilginize sunuyoruz:

BİLGENİN SİYASETİ, SİYASETTE BİLGELİK VE POPÜLİZM: TALUT VE CALUT KISSASINDAN DERSLER (3 HAZİRAN 2019)

Yönetim işinin filozoflara, bilge insanlara veya bilim adamlarına bırakılması gereken ciddi bir iş olduğu düşüncesi Platon’dan itibaren siyaset biliminin önemli tartışma temalarından biridir. Bizzat Platon’un yaşamış olduğu ve sonu fiyaskoyla neticelenmiş olan siyaset tecrübesi, Syracusse’taki denemesi, bu fikrin o kadar da matah olmadığını göstermiştir aslında. Siyaset ve ideal devlet üzerine şimdiye kadarki bütün tartışmalarda fikirleri referans olmuş olan Platon ayarındaki bir felsefeci, siyaset üzerine söylediklerini sahada uygulamaya sıra geldiğinde feleğini şaşırmak durumunda kalmış ve büyük bir hezimetle sahadan çekilmek zorunda kalmıştır.

Buna mukabil son derece bilge siyasetçiler de olmamış değildir. Peygamber Efendimiz’in kendisi bunun en ideal örneğidir. Hem peygamber hem de en ideal şekliyle iyi bir yönetici örneğini sergilemiştir. Hulefai Raşidin, aralarında üslup, seviye ve başarı farkı olsa da her biri bilge (raşid) yöneticinin iyi örneklerini sergilemişlerdir.

20. yüzyılın sonunda Avrupa’nın ortasında bütün çağdaş siyaset felsefelerinin ve modernist anlatıların en çakal, en sahtekar siyasal odakları maskeleyerek bir halka karşı soykırım uyguladığı bir ortamda bir güneş gibi parlayan mücadelesiyle Aliya İzetbegoviç kelimenin tam anlamıyla, Platon’un adını koyup kendisinin erişemediği “bilge kral” rolünü en güzel şekilde oynadı.

Siyaset ve bilgelik arasında kurulan platonik ilişki, felsefeyi pratikte meslek olarak benimsemiş olanlara asla bir avantaj sağlamıyor. Platonik felsefenin aradığı erdemi siyasette temsil etmek ve bu erdem idealini gerçekleştirmek sahada farklı bir pratik bilgelik türü de gerektiriyor. Bu siyaset bazen erdemleri kaybetmemek için dünyayı kaybetmeyi de göze almayı gerektirebilen bir çizgiye de çekilebilir. Muaviye ve kardeşi Ziyad, Amr bin As ve Mugire bin Şûbe gibi muhalif kişilerden “Arabın dâhisi”, becerikli diye olarak bahsedildiğinde, Hz. Ali’nin “Eğer ki Allah’tan korkmasaydım, Arab’ın dâhisi ben olurdum” dediği rivayet edilir.

Siyasette başarılı olmak ile bilgelik arasında bu yüzden elbette zorunlu bir ilişki olamıyor. Ama erdemlilerin ortak akılları ve pratikleriyle başarılı bir siyasetin planlarını, stratejilerini yapmaları da şart. Platon Syracusse’tan hayal kırıklığıyla döndü diye siyaset insana sürekli dünyaya karamsarlık ve kötümserlik telkin eden lanetliymiş gibi kötülere terk edilecek bir alan değildir.

Ramazan’ı geride bıraktık, orucumuzu tuttuk, zamanı ve tarihi yeniden idrak ettik. Zaman ve tarih içinde değişmeyen şeyi tekrar yakaladık, kendimizi Hz. Adem’e kadar giden tek bir hikayeye raptettik. Onunla, Nuh’la, İbrahim’le, İsmail’le, İshak ve Yakup’la, Musa, Yusuf ve İsa ile aynı zaman aralığında buluştuk. Çünkü Ramazan Kur’an’ın indiği ay ve bunu da idrak etmek için bolca Kur’an okuduk, dinledik.

Siyaset ve bilgelik, liderlik ve peygamberlik arasındaki ilişkiye dair bu zaman aralığında yeniden yaşadığımız Talut ve Calut’a dair kıssa bize çok şey söylüyor. Bakara süresinde geçen bu olayda dikkat çeken çok nokta var, ama bu bağlam içindeİsrailoğullarının önde gelenlerinin kendi peygamberlerinden birine “bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım”demeleri sözkonusu.

Bu teklifi İsrailoğullarının önde gelenleri bir peygambere iletiyor. İlk dikkat çeken şey, peygamber olduğunu bildikleri kişiye kendilerine lider olmasını istemiyor olmaları. Yani başvurdukları kişi bir peygamber ama siyasi lider olacak vasıflara sahip görülmeyebiliyor. Her bilgeliğin siyasi bir liderlik doğuramayabileceği gibi her peygamberlik de, üstelik peygamberliği tanınsa da bir siyasi otorite doğurması sosyolojik bir zorunluluk değil.

Ancak peygamber belli ki Hz. Musa’dan sonraki dönemlerde ulaştıkları gücü kaybeden ve tekrar dönemin siyasi güçleri karşısında türlü zulümlere maruz kalmaya başlamış olan İsrailoğulları artık buna dur demek için savaşa hazır olduklarını ve tek eksiklerinin etrafında toplanacakları, kendilerini yönetecek bir kral, bir siyasi lider olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Ancak başvurdukları peygamber onları çok iyi tanıyor ve çok arzuladıkları savaşa, o savaşın gerektirdiği fedakarlıklara hazır olmayabileceklerini görüyor ve bu endişesini açıkça söylüyor: “Ya üzerinize savaş farz kılındığında, savaşmayacak olursanız?”

Kitle bilinci, hamasilik ucuz kahramanlığı da çok kışkırtır. Mangalda kül bırakmayan kitleler, elle gelen düğün bayram, ucuz kahramanlıklarla bazen yöneticilerini gereğinden daha radikal davranmaya da tahrik eder, yöneticileri üzerine hamasiliği, bazen faşizan duyguları bir baskıya dönüştürerek yöneticilerine yüklerler.

Yöneticilerin bu beklentilerin tuzağına popülizm yoluyla düşmeleri çok sıradan bir siyaset biçimidir. Savaş isteyen İsrailoğullarının savaş emri gerçekten vaki olduğunda ne yapacakları bilinmez, henüz sınanmamışlar. Daha inandırıcı olmak ve yöneticileri üzerinde bir baskı oluşturmak için “Yurdumuzdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz hâlde Allah yolunda niye savaşmayalım?” diye durumlarını iyice dramatize eder, savaşı iyice kışkırtırlar.

“Ama onlara savaş farz kılınınca içlerinden pek azı hariç, yüz çevirdiler. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.” (Bakara Suresi, 246).

Vaki olmuş savaşı en çok eleştirenlerin çoğu kez savaşa en çok tahrik edenler arasından çıkması tipik bir durumdur. Bazı rivayetlerde sayıları seksen bini bulan o günün İsrailoğullarının savaşa ilk anda razı olan, savaş emri geldiğinde hemen geri dönmeyen “pek azı”nın beşte bire tekabül ettiğini söylerler. Peygamberleri kendilerine Allah’ın Talut’u lider olarak tayin ettiğini söylediğinde ilk tepkileri “Talut da kim oluyormuş?”şeklinde oluyor. Beğenmiyorlar onu. Çünkü kendi mensup oldukları ve bundan dolayı kendilerini seçkin saydıkları 12 kabilenin hiçbirine mensubiyeti yok. Asil değil, hatta aşağılanan bir kasta, bir sosyal tabakaya ait biri. Kendilerini ondan üstün görüyorlar. Oysa kendileri istemiş Allah da yollamış, buna rağmen kendi kabilelerinden birine mensup değil diye reddediyorlar.

İşte liderliğin en büyük sosyolojik imtihan alanlarından biri de bu. Kurtarıcı liyakatin nesep engeline takılması.

Şimdi biz de bu köşenin sınırına takılıyoruz. Demek ki, bilahare devam edeceğiz.

*

GELMEKTE OLANI KARŞILAMAYA HAZIR MISIN? (TALUT VE CALUT KISSASINDAN DERSLER II) (5 HAZİRAN 2019)

Etrafında toplanacakları bir lider isteyenlerin, o lider geldiğinde onu beğenmemelerinin tipik örneği ve psikolojisine dair bütün ipuçları Bakara Suresi’nde Talut ve Calut hikayesinde anlatılır.

Mesih veya Peygamber bekleyen İsrailoğulları kendilerine geleni, Hz. İsa’yı, kabul etmedikleri gibi ona çektirmediklerini bırakmadılar. Bazen kendi içlerinden kendilerine gönderilen peygamberleri, “fazla kendilerinden” diye, o kadar ki, sıradan insanlar gibi halkın arasında çarşıda pazarda geziniyor ve hiçbir mucize göstermiyor, yanında onu destekleyen melekler yok diye reddettiler hatta öldürdüler.

Bazen de tam da bu eleştirilerine cevap olmak üzere aralarına bir mucize olarak gelen, doğuşuyla mucize olan, ölüleri dirilten, dokunduğunu iyileştiren, gözü görmeyenleri gördüren eylemleriyle ve son derece etkili ve hikmetli konuşmalarıyla mucize olan Hz. İsa’yı da kabullenmemek için bin dereden su getirmekle kalmadılar, onu çarmıha gererek öldürmeye kalkıştılar.

Buna rağmen İsrailoğullarında da, sonradan Hıristiyanlarda da Mesih beklentisi, günün birinde dünyayı kurtaracak ve iyi insanları etrafında toplayacak bir lider beklentisi sona ermedi. Peygamber Efendimiz bu dünyaya şeref verdiğinde ona dair her iki din arasında ve bu iki dinin tebliğlerine aşina Mekke ahalisinde de bir peygamber beklentisi vardı. Nitekim O geldiğinde aslında “O’nu çocuklarını tanır gibi tanıdılar”, ama bu, çoğunun ona tabi olmalarına yetmedi. Onu kabul etmekten onları alıkoyan şey kendilerini bu göreve daha layık görmeleriydi. Nasıl olur da İsrail soyundan olmayan, yani ümmi (gentile) biri bu şerefe layık görülebilirdi?

Oysa Allah ilmi ve mülkü istediğine veriyordu ve Allah’ı hakkıyla tanıyanlara onun bu seçimindeki hikmeti üzerine düşünüp teslim olmaktan başka bir şey düşmezdi. Onlar kendilerine yüklenen sorumluluklara bakmaksızın kendilerine ilelebet bir imtiyazın verilmiş olduğu vehmine ve kibrine kapılmışlardı.

Peygamberlerinden bir lider talep eden İsrailoğulları da Allah tarafından kendilerine tayin edilen Talut’u kendi soylarından değil diye kabullenmeye yanaşmadılar. Oysa istedikleri şey bir liderdi, savaş sanatını, yönetmeyi iyi bilen, gücü ve yetenekleri yerinde biriydi ve bu özellikler Talut’ta vardı, o göreve ehil ve layık biriydi. Bu ise belli ki onları hiç ilgilendirmiyordu. Oysa Peygamberlerine bu talebi sunduklarında ondan gelecek olan tavsiyeye son derece açık olmaları gerekmez miydi?

Yahudi teolojisinde ve sonradan çağdaş Yahudi felsefesinde çok önemli bir sorunsal haline gelmiş olacak bu tavır. Öteki’nden gelecek olana açıklık, ona teslimiyetin sınırları…

Öteki’ni yok etmeden, Öteki’nin ötekiliğini gidermeden onu kendi beklentilerimizin ve tanımlamalarımızın içinde yok etmeden bir ilişki kurabiliyor muyuz?

Ötekilik kavramını, düşman gibi algılayan, dolayısıyla ötekileştirmeyi düşmanlaştırma olarak algılayan bir bağlamdan bahsedilmiyor olduğunu fark etmemiz lazım. Burada Ötekilik aslında ilişkinin etkisinden bile münezzeh bir özgürlük halidir. Ötekini tanımlamaya başladığımız anda, ondan beklentilerimizi yansıtıp onu bu beklentilerimizin içinde davranmaya zorladığımız anda ötekiliğini de yok etmiş oluyoruz. Bırakınız Öteki öteki olarak kalsın.

Yahudi teolojisi aslında buna çok açık. Tanrı’nın Adı’nı zikretmemekle, O’nu dahi kendi tanımlamasından, kendi tasvir ve belirlemesinden münezzeh kılmaya çalışır. Burada işleyen Tevhid ilkesinin ta kendisidir.

Ünlü Fransız Postyapısalcı Yahudi (ama aynı zamanda ateist olduğu söylenen) filozof Jacques Derrida’nın dostluk üzerine bir konferansına “dostlarım, dost diye bir şey yoktur” diye başladığı bilinir. Burada kast ettiği şey dost olarak bilinenlerin, bizim beklentilerimizle önceden fazlasıyla belirlenerek yok edilmiş olmasıdır. Dost dediğimizi zaten istediğimiz kalıba sokmadan ona dost demeyerek dostu yok ediyoruz.

Bir ara bu konuya da girelim.

Ancak bu teolojik arkaplana, bu etik ölçülere sahip İsrailoğulları kendi peygamberlerinden bir lider istediklerinde zaten kendisine tabi olacakları değil, kendilerine tabi olacak birini beklemiş olduklarını gösteriyorlardı. “Heva ve hevesleri” peygamberi de kendilerine mülk haline getirmeye, “iktidar istençlerine” tabi kılmaya hazırdı. Kendisine bu lider sipariş edildiğinde o peygamberleri bunu görüyor ve istedikleri liderin daha kendilerine gelmeden gönüllerinde bertaraf edilmiş olduğunu da anlıyordu. “Savaşmayacaksınız, gerisin geri savaştan kaçarsınız bu halinizle” diyordu.

Çünkü biliyordu o, beklentilerine uygun olarak gelmeyecekti istedikleri lider. Beklentileri, gelmekte olanı çoktan kendilerine benzeterek öldürmüştü zaten. Oysa gelecek olan öncelikle kendilerini değiştirmeye, bulundukları halin ötesine geçmeye çağıracaktı.

Talut, bekledikçe kendilerine benzettikleri kişiden çok farklıydı tabii. O yüzden geldiğinde onu kabul etmemek için nedenler ileri sürmeleri kaçınılmaz oluyordu. “Peygamberleri onlara, “Allah, size Tâlût’u hükümdar olarak gönderdi” dedi. Onlarsa, “biz hükümdarlığı ondan daha fazla hakederken, üstelik kendisine hiç zenginlik de verilmemişken, o bizim üzerimize nasıl hükümdar olabilir?” dediler. (Peygamberleri) dedi ki: “Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize (hükümdar) seçti, ona bilgide de bedende de fazlasını verdi.” Allah, hükümdarlığı dilediğine verir. Allah, her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.”

Ya biz, bugün adamakıllı mücadele etmek için neyi bekliyoruz?

Bir şey mi bekliyoruz?

Beklediğimiz geldiğinde onu karşılamaya hazır mıyız?

Onu olduğu gibi kabul etmeye açık mıyız, yoksa gelmekte olanı tanımaktan bile hızla uzaklaşıyor muyuz?

Ya beklentimizin havasında ve ruh halinde bütün gelmekte olanın gelme ihtimalini önceden yok ediyorsak?

Ya bu beklentinin kendisi bizi içinde bulunduğumuz halin yeterli sorumluluğundan uzaklaştırıyorsa?

Sormaya ve sorgulamaya devam edeceğiz.

*

LİDERLİK, KARİZMA VE MEŞRUİYET (TALUT VE CALUT KISSASINDAN DERSLER III) (8 HAZİRAN 2019)

İnsanların beklediklerini kendi kalıplarına sokma, ona tabi olmaktan ziyade ona sahip olma, ondan bir şeyler duymak yerine ona istediklerini söyletme arzusu evrensel sayılabilecek bir durum. Bir insanlık durumu. Peygamberlerinden talep ettikleri lider geldiğinde onun beklediklerinden farklı olduğunu görüp reddetmenin örneğini Talut kıssasında tipik bir biçimde görüyoruz.

Doğrusu bu İsrailoğullarına özgü bir durum değildir. Bunun Müslümanlara anlatılmasındaki hikmet, Müslümanların da İsrailoğullarının düştüğü bu hataya pekala düşebileceklerini anlatmaktır. Zira Kur’an’da Yahudi veya Hıristiyanların yapmış oldukları hatalar, onların özde ne kadar kötü olduklarını telkin etmek için anlatılmaz. Müslümanların da aynı hataları yapmamaları için ibretlik olaylar olarak zikredilir.

Müslümanlar Yahudi veya Hıristiyanlardan daha fazla hatadan korunaklı değildirler ve tarih Müslümanların da Yahudi ve Hıristiyanların, hatta başka dinden kavimlerin hatalarını tekrarlamalarının örnekleriyle doludur. Peygamber efendimiz tam da bu bağlamda Müslümanların “Yahudi ve Hıristiyanların yaptıklarını, ne yazık ki, taklit edeceklerini, kertenkele deliğine girseler de girecek kadar onlarla aynı yolu izleyeceklerini” öngörmüştür.

Bu durum, Müslümanların salt “Müslüman oldum” demekle başka hiçbir kavme, dine veya topluma üstün olamayacağını,insanı inşa eden şeyin evrensel olarak tanımlanmış eylem ve tutumları olduğunu ifade etmenin mükemmel örneğidir. İslam özde kavimlere karşı değil, o kavimlerin irtikap ettikleri eylemlere, kula kulluğa, insanların birbirlerini rab edinmelerine, atalar dininin kutsanmasına, nankörlüğe, kibre, yalana, işine geldiğinde kitabı tahrife karşıdır. Genel olarak bütün bu suçları irtikap eden kim olursa kendisine emanet edilen liderlik de kendisinden alınır, israiloğullarında olduğu gibi.

“Peygamberleri onlara, “Onun hükümdarlığının alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda rabbinizden bir sekîne ve Musa ailesi ile Harun ailesinin terekesinden bir bakiye vardır, onu melekler taşır, kuşkusuz inanacak olursanız bunda size kesin bir ayet vardır” (Bakara, 247).

Talut’u, ister kendi soylarından olmadığı için, ister kendilerini daha layık gördükleri için kendi beklentilerine bir türlü uyduramayan, uyduramadığı için kendi talep ettikleri savaştan daha baştan cayan İsrailoğullarının çoğundan arta kalanlara peygamberleri kendilerine tayin edilmiş hükümdarın boş gelmeyeceğini, kendi otoritesini tesis emek üzere bir alametle geleceğini söyler. Bu alametin otoritenin sosyolojik meşruiyeti açısından apayrı bir önemi var.

Bütün ilahi inayetle ve mucizeyle birlikte sosyoloji tedbir dairesinde asla ihmal edilmemekte, topluma liderlik yapacak olanın toplumsal meşruiyeti de temin edilmektedir. Allah’ın bütün peygamberleri insanların kendi içlerinden, tanıdıkları arasından, onların dilini konuşanlardan kılmış olması da aslında insanlara bir lütfudur. İnsanlar kendilerine gelen mesajı öğrenmek için ta baştan bir çaba sarf etmek zorunda bırakılmıyorlar ki, zaten böyle olsa insanların çoğu kendi hayatlarını değiştirmek için bir de böyle bir çabaya girmezler. Baksanıza kendi içlerinden, kendi dilleriyle ve mucizelerle desteklenerek gelen peygamberi bile insanlar tanımazdan gelmeye daha fazla eğilimli oluyorlar.

Kuvvetle muhtemel, hasımları tarafından yenilgiye uğratılmış olan İsrailoğulları Hz. Musa’dan beri yanlarında taşımakta oldukları ve topluluğun simgesel varlığını ifade eden Hz. Musa ve Harun ve ailelerinden kalan mukaddes emanetlerin içinde bulunduğu sandığı (tabut) da düşmanlarının eline geçmiştir. Sadece yenilgi değil bir de bundan mütevellit yoğun bir manevi eziklik ve huzursuzluk yaşamaktadırlar.

Allah’ın Talut’u bir lider olarak yollaması Allah’u alem sadece peygamberin onu işaret etmesine bağlı kalmıyor. Talut’a, bu sandığı düşmanların elinden bir şekilde kurtarmak ve halkına geri getirmek suretiyle toplumun manevi ezikliğini ve kırıklığını ilk etapta giderecek, onlara büyük bir moral zafer kazandıracak bir başarıyla geliyor.

Sandığın getirilmesinin mucizevi bir yolla mı yoksa bu şekilde mi gerçekleştiği hususu çok açık değildir, ancak işin tabiatına uygun olanının bu olduğunu düşünebiliriz. Zaten bu yolla gerçekleşmesi bile o toplum için mucize kabilinden bir kahramanlıktır ve ezilmiş bir kavmi heyecanlandırmaya, onlarda savaşabileceklerine ve özgürleşebileceklerine dair bir umudun yeşermesine, üzerlerindeki ölü toprağının silkelenmesine yetecektir.

Tabut’un içerdiği sekîne tam da budur. Sekîne, zaten peygamber tarafından da teyit edilmiş olan Talut’un liderliğinin sosyolojik zeminini de, geleneksel meşruiyetini de yeterince temin eder. Sekîne biraz da karizmatik bir liderliğin sağladığı iklimdir. Bir Fetih sonrası ortaya çıkan iç huzuru ve birlik ve beraberlik duygusudur. O yüzden Fetih suresinde de geçer, Allah’ın müminlerin kalplerine indirdiği bir hal olarak sekîne, imanlarının üzerine iman katılsın, nimetini tamamlasın diye.

Ne var ki sekîne hali, lider etrafındaki birlik ve beraberlik, dava uğruna mücadele azmi, bağlılık, fedakarlık sonuna kadar aynı kıvamda devam etmez. Karizma veya asabiye tükenmez bir güç kaynağı değildir. Yol, tabiatı itibariyle değiştiriyor. Kimini yoruyor, kimini bozuyor, kimini kazandıklarını koruma telaşı sarıyor, kimini yolda gördüğü dünya nimetleri, ganimetler, şehvet ve iktidar hırsı daha fazla cezbetmeye başlıyor. Her şey İbn Haldun’un bedevilik-hadarilik modeline uygun olarak cereyan ediyor aslında.

Mazlum İsralioğullarının hasretle kavuşmayı bekledikleri, özgürlüklerinin sembolik ifadesi olan Sandığı getirdiği için karizmasına karizma katan Talut artık kavmini sürekli tehdit etmekte olan, onları ezmekte olan Calut’a karşı savaş için yola çıkmaya hazırdır. Ne var ki, liderliğine ancak bir mucizeden sonra inanabilmiş kavminin ne kadarının bu çetin yolculuğu göğüsleyebileceğine emin değildir. Zaferin kalabalıklarla ilgili olmadığını iyi biliyor. Az da olsa nitelikli, inançlı, liyakatli bir toplumun sayıca kalabalık ama inancı, ehliyeti ve liyakatı zayıf olanlara nasıl galip gelebileceğinin en derin marifetine sahiptir.

Yola çıkanları bekleyen daha nice imtihanlar vardır.

*

YOL EN İYİ OKULDUR (TALUT VE CALUT KISSASINDAN DERSLER IV) (10 HAZİRAN 2019)

Yol en iyi okuldur. Hiçbir müesses okulda alınmayacak dersler yolda alınır. Ama tabi bütün okullar gibi dersleri almasını bilene. Bir yoldan geçmek o yolun bütün derslerini almanın garantisi değildir. O çetin yollar türlü badirelerle, türlü zorluklarla doludur. Her badire, her zorluk bir imtihandır ve bundan geçmek için kimseye önceden bir garanti verilmemiştir.

Kimi bu yola öyle alışır ki, yolun içinde kendine bir konfor, bir iktidar alanı oluşturur. Yolun yolcusu olduğunu unutarak, yolu kendine mal etmeye kalkışır. Kimi yorulur, güç yetiremeyeceğini düşünür yolun ortasından kenara çekilir.

Kimi yolla, yoldaşlarıyla ilişkilerini birbirine karıştırır, karşı yoldan gelenlerin iğvasına kapılır gider. Kimi yolun bittiğini sanır, vasıl olduğunu düşünür, yolun bir yerine konak kurar. Oysa yol bitmez, yolun meşakkati de bitmez, vuslat da can bedende çıkmadan hasıl olmaz.

Talut’un bazı rivayetlere göre seksen bin neferden oluşan askerlerinin çoğuyla (en az beşte dördüyle) daha ilk durakta, kendisinin kimliğini, kökenini, soyunu bahane etmeleri dolayısıyla yolu ayrılır. Geri kalanlar,kendi zilletlerine sebep olan düşmanlarının elindeki sandığı kurtarıp getirmek suretiyle Talut’un ilk etapta sağladığı karizmatik otoritesine tabi olurlar.

Ancak bu tabi olanlar da henüz bu büyük mücadeleyi göğüsleyebilecek niteliğe sahip olduğuna emin değildir. İmtihan edilmeleri gerekiyor ama bu onun fikri değildir, Allah’ın emridir. İmtihanı kendisi değil, Allah yapacaktır, ama haberini verme imtiyazı kendisine verilmiştir. Karşılarına çıkacak bir nehirden ağızlarını dayayarak kana kana içenler bu imtihanı kaybetmiş olacak, ancak ondan elleriyle bir avuç alıp içmelerinde bir sakınca olmayacaktır.

“Talut, askerlerle hareket edince onlara: “Allah sizi bir nehirle sınayacak. Ondan içen benden değildir. Eliyle bir avuç alıp içenler dışında onu tatmayanlarsa bendendir” dedi. Fakat içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler.” (Bakara: 249).

Bu nehrin mahiyeti nedir, Allah bilir. Bu nehirden bütün toplumsal hareketlerin iktidar dönemlerinde ideallerini, dertlerini, davalarını unutup dünya hayatına, iktidar nimetlerine meyletmelerine, ganimet telaşına dalmalarına, hakkından fazlasına tamah etmelerine dair bir simgesellik olduğunu anlatanlar çok oluyordur.

Günümüzde bu kıssaya genellikle bu boyutuyla ve içerdiği bu çağrışım imkanlarından dolayı sıkça müracaat edilir. Böyle anlaşılmasına bir engel de yok, ancak olayın lafzi anlamından da kopmamak şartıyla. Bir kavmi zilletten çıkarmış, mucizeyle gelip onlara geleceğe dair zafer umutlarını kesine yakın bir imkan gibi sunan bu karizmadaki bir liderin etrafında toplanan kitlelerin sadakati uzun süreli olmayabiliyor.

Siyasete dair çok daha anlamlı dersler de vardır bunda. Hiçbir topluluğun lidere sadakati ilanihaye aynı seviyede olmuyor. Yola çıkarken büyük bir konsensüs sağlamış olan Talut kalitesindeki bir lider bile basit sayılabilecek bir ilk sınavda önemli kitleleri kaybedebiliyor.

Kaybediyor ama, bunun bir mağlubiyet olmadığını biliyor. Asıl büyük savaş için kalitesi sınanmış insanları tanımış, kiminle nereye kadar yol yürüyebileceğini bihakkın görmüş oluyor.

Ancak suya vardıklarında çoğu dökülünce, kalan daha da az kişi ile karşıya geçiyor. Ancak sınav burada da bitmiyor. Bu sefer kişilerin kendi nefisleriyle, korkularıyla, cesaretleriyle, duygularıyla yeni bir sınavı geliyor. Kalanların kendilerini nasıl gördükleri, düşmanı nasıl gördükleri ve Allah’a ne kadar güvendiklerine dair yeni bir durum ortaya çıkıyor. Her kavşakta dökülenler neticesinde çok az kalmışlar ve geriye kalanlarla düşmanın karşısına çıkma konusunda gözleri korkmuştur. Zaten normal zamanlarda kendilerini hep yenecek güçte olan düşman ordularını gözlerinde büyütürken, kendilerini ise çok zayıf görmüşlerdir.

Gerçekçi olmak gerekirse, bu karşılaştırmada onlar gerçekten çok zayıftır. Hiçbir nesnel-gerçekçi karşılaştırmada bu kadar az kişinin dönemin süper gücü gibi olan bir orduyla karşı karşıya kalıp onu yenmesi mümkün değildir. Oysa çıktıkları yolculuk inanmışlarsa zafere erişeceklerine dair bir iman taşımalarını gerekli kılıyor. Gözü korkanların da düşmesiyle birlikte geriye kalanların da beşte biri gibi bir sayı kalıyor. Bu son sayının Bedir Savaşında Kureyşlilere karşı savaşan müminlerin sayısına eşit olduğu rivayet edilir.

“Talut ve beraberindeki iman edenler nehri geçtiklerinde ise “Bizim bugün, Calut ve ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki, “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 249).

Talut ve Calut kıssasını içeren ayetler böylece zaten Müslümanları Bedir savaşına hazırlayan bir ortamda anlatılıyor. “Nice az topluluklar nice çok topluluklara, Allah’ın izniyle galip gelirler.” Ancak burada asıl şart inananların gerçekten inanması ve soya sopa, yanaşmacılığa, klientalizme, tarafgirliğe değil, takva, ehliyet ve liyakata önem vermeleri, yola çıkarken ganimetlerin parıltısına, dünya nimetlerinin ayartısına, iktidarın ifsadına kapılmamaları, yolun meşakkatine katlanmaları ve dünya hayatının hesabı ahirette görülecek bir yoldan başka bir şey olmadığını akıldan çıkarmamaktır.

Bir imanla Calut’un ordusunun karşısına dikiliyor geri kalanlar. Bir çok sınanmadan sonra sayıları iyice azaldığı halde dağılmıyorlar. Normalde böyle bir ayrılığı yaşayanlarda olması beklenen psikolojik huzursuzluktan, endişeden ve dağınıklıktan eser taşımıyorlar. Bütün sınavlardan başarıyla geçmiş olanlarla birlikte vekil olarak Allah’ı bilenler olarak imanları, moralleri daha da artmış olarak düşmanın karşısına dikiliyorlar.

Çok az sayıda bir topluluk, çok kalabalık gruplara karşı hesapsızca hiçbir tedbir almadan Allah’a dayanarak çıkması, tedbir planını tamamen terk etmeleri anlamına mı geliyor?

Bu da tam kıssanın bu noktasında sorulması ve irdelenmesi gereken bir sorudur.

HABERE YORUM KAT

2 Yorum