1. YAZARLAR

  2. Kürşat Bumin

  3. Susurluk, Ergenekon ve Ergene
Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

Susurluk, Ergenekon ve Ergene

26 Temmuz 2008 Cumartesi 06:20A+A-

Siyaset, sendikal hayat ve daha pek çok diğer alanlar gibi ülkemizdeki medya dünyasının da son derece “oligarşik” bir yapıda olduğunu inkâr edemeyiz herhalde.

Tamam, gençler içinden bu dünyaya girip-çıkan-kalanlar yok değil. Ama başta “köşe yazarlığı” olmak üzere medyadaki etkili postlar dikkate alındığında kendilerine söz-kalem-yetki verilen gençlerin oranı son derece düşük.

Sonuç olarak öyle bir medya dünyası ki, okurlar ve izleyiciler yıllardır hep aynı insanları okuyor ve dinliyorlar. Bu zevatın her konuya ilişkin fikri hazır olarak bir köşede bekliyor. İçlerinde 27 Mayıs'tan beri yazıp-konuşan da var, 12 Eylül gazeteciliği sınavından sınıfta çakmışlar da. Şaşırmamak imkansız: Bu ne ısrar, bu ne birikim, meselelere bu ne nüfuz kabiliyetidir böyle...

Birkaç yıl önce ben yine böyle konuşurken arkadaşlardan birisi soruvermişti:

“Bırak bu genellemeleri de medya dünyasının sözünü ettiğin 'oligarşik yapı'yı kırmak için neler yapması gerektiğine dair somut bir örnek ver.”

Hemen cevaplamıştım: “Bakın mesela 'dış haberler'deki muhabir eksikliğine. Şimdi bu 'kral gibi' yaşayan kuruluşlar uluslararası-siyaset bilimi-medya vs öğrenimi gören başarılı gençlerden yirmi otuzunu daha öğrenciliklerinden itibaren yarının Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar, Rusya, Çin vs gibi muhabir kıtlığı çekilen yerlerde görevlendirmek için harekete geçseler, onları burslarla destekleyip görev alacakları ülkelerle şimdiden tanıştırıp dillerini öğrenmeye teşvik etseler fena mı olur? Bu alana ayrılacak bütçe büyükler açısından para mıdır? Böylece bir de bakmışsınız ki, 3-5 yıl sonra konusuna ve alanına sahip onlarca genç gazeteci çıkıvermiş..”

Yok olmaz; bizimkilerin aklı fikri hâlâ “tren” peşinde...

Bu bahsi niçin açtığıma gelince:

Taraf'ın bir güzel tarafı da bizi sürekli genç gazetecilerle tanıştırması.

Bunlardan birinden geçen gün söz etmiştim. Benim yukarıda aktardığım hayali kendi imkanlarıyla gerçekleştirmeye çalışan genç bir gazeteciden.

Taraf'ta geçen gün yayımlanan “Günahı olmayan ilk taşı atsın” başlıklı yazının muharriri de okurların hasretini çektiği genç gazetecilerden birisi.

Markar Esayan bu güzel yazısına, duyan herkesi –artık- gülümseten “operasyon adları”ndan oluşturduğu bir seçkiyi hatırlatarak şöyle başlamış: “Bunlar 2007-2008 yıllarında emniyet güçlerinin düzenlediği ve tam 395 çetenin çökertildiği operasyonlardan sadece birkaçının ismi. Bu operasyonlarda beş binin üzerinde çete üyesi yakalanmış, dile kolay. Çetelerin Türkiye'deki yıllık ciroları ise 20 milyar doları buluyormuş...”

Esayan, daha sonra, çocukluğundan bir hatırayı naklediyor. Naklettiği hatıra bir “arazi çetesi” ile ilgili. Sonra da bu gözlemlerden çıkardığı şu sonuç:

“Hepimiz uzun yıllardır aslında bir çete düzeninde yaşıyorduk. Çoğumuz da bir şekilde bu çetelerle zihinsel ya da 'ahlaki' bir bağ taşıdığımızın farkında değildik. (...) Çete zihniyeti, yaşayan her adaletsizlik, yüzleşilmeyen her haksızlıkla birlikte içimize daha da işledi...”

Devamı da güzel ama uzatmayayım.

Esayan çok haklı bence. Ergenekon nasıl sonuçlanacak bilemeyiz ama bugüne kadar (bugün de dahil) “yıllardır aslında bir çete düzeninde yaşıyorduk.”

Sadece 2007-2008 yıllarında “395 çetenin çökertildiği” söylenen bir ülkeyi başka türlü betimlemek mümkün mü? Bu rakamları duyunca insan ister istemez şöyle düşünüyor: “Bir-iki yılda 395'i çökertildiğine göre, bunlardan daha kim bilir kaç tane var?”

Ama biz bu konuda da tuhaf bir ülke olduk. “Çeteler”in oluşumunu imkansız kılmakla övüneceğimiz yerde, her yıl yüzlerce çete çökerttiğimiz için aferin bekliyoruz.

Esayan şu yerinde notu da düşüyor yazısında:

“Bu operasyonlar (hani şu çökertilen 395 çete) –neden daha önce değil?- Başbakan Erdoğan'ın özel talimatıyla başlamış. Çetelerin bir kısmının, çetelerin şahı Ergenekon güdümünde olması, Ergenekon'un da Başbakan ve partisini hedef alması, darbe planları yapması önemli bir motivasyon olmalı.”

* * *

Nazlı Ilıcak: “Susurluk ile Ergenekon aynı şey değil.” (Sabah, 21 Temmuz 2008 Pazartesi)

Radikal'den tekzip: “Susurluk'tan Ergenekon'a / SMS: Saygılar komutanım”

(23 Temmuz 2008 Çarşamba)

* * *

Tekirdağ'daki Ergene ile Ergenekon sözcükleri arasında bir akrabalık ya da hiç değilse hısımlık var mı bilmiyorum.

Çerkezköy ve Çorlu'daki sanayi tesislerinin atıkları ve çevredeki yerleşim yerlerinin kanalizasyon ağlarının boşaltıldığı Ergene nehrinde artık su değil zehir akıyormuş. Bir TEMA gönüllüsü “Burada hiçbir canlı yaşamıyor ve nehrin ulaştığı yerlerde otlar bile kuruyor” diyor.

Uzunköprü'nün kıymetli ovaları bitmek üzereymiş. Kirlilik yakında İpsala ovasına da ulaşacakmış.

Ergene'den yükselen dayanılmaz koku yüzünden Lüleburgaz Ovacık Köyü ilköğretim okulu öğrencileri derslere maske ile giriyorlarmış.

Geçen akşam televizyon haberlerinde önümüze geldi: Ergene nehrinin rengi kıpkırmızıydı.

Bunun da adı doğanın katli olsa gerek...

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT